Buyrun, ben

Buyrun, ben

29 Eylül 2009

Asıl p.zevenk sensin

Bu akşam yasak yerden U dönüşü yaparak bizi yeşil ışıkta bekleten, bir dahaki kırmızıya kalmamızı sağlayan,
arkada gitgide sabırsızlanan biri aç biri uykusuz iki bebeğim olduğundan "hadi madem yasak yerde döndün bari acele et" diye kornaya bastığım (ne yani biz sinirlenemez miyiz),
arabasından inen,
caddenin karşı tarafından bana "p.zevenk" diye bağıran hayvan.
Asıl p.zevenk sensin.
Senden ne köy olur ne kasaba. Ne adam olur ne hayvan.
Hıyar bile olmaz senden.
Hadi trafik kurallarını, işaretlerini bilmiyorsun diyelim. Hadi ehliyeti torpille aldın okuma yazman yok vs..
Hiç kimse p.zevenk gibi bir küfrün bağırılmaması gerektiğini, en azından kadınlarla böyle konuşulmayacağını öğretmedi mi?
Senin annen sana hiç terbiye dersi vermedi mi? (Bir de takım elbise giymişsin..)
Ne senden ne de senin yetiştirdiğin çocuklardan (kesin en az 5 tane vardır) bu ülkeye hayır gelmez anca hıyar gelir.
Metrekare başına daha az nüfusun düştüğü bir şehirde yaşasam karşıma senden daha az çıkma ihtimali var mı ki?
Sana kızmıyorum bak... o an da kızmadım.. korktum ama. Arabandan inip bana doğru yürürken, "kesin bu hıyarın silahı vardır, niyazi olucam değmeyecek de gittiğime bu p.zevenk için" diye düşündüm.. O an biber gazımı da bulamadım (vallahi korktum ya şaka değil, biber gazı almalıyım en kısa zamanda, kaybolmuş çünkü)..
Yoldan geçenler de benim gibi, hatalı döndüğün ve herkesi bekletip trafiği kilitlediğin için özür dileyeceğini sanarken, sen bana p.zevenk dedin. Bunu içime sindiremedim. Şu anki hissim bu.
İlk anda anlamadım bile. "Bana mı diyosun" dedim. Sen ağzından tükürükler saçarak -kuduz bir köpek gibi- "evet sana" dedin. Yanındaki, arabayı asıl süren hıyar bile sakinleştiremedi seni.
Kuduz köpek.
Sadece şunu diyebildim o an: "Sen ne biçim adamsın be, Allah cezanı versin.."
Yine söylüyorum, kızmadım. Kızıp da napıcam seni mi değiştiricem... Allah ıslah etsin seni.
de...
ben o küfürü içime sindiremedim.. Bari o.ospu deseydin güzel kardeşim benim ne yanım p.zevenke benziyor

28 Eylül 2009

Yılın annesi: Caillou'nun annesi

Bugünlerde üçüncü bir çocuğum oldu: Caillou.. Önce onun sakin dünyasını keşfettik, akşamları izlemeye başladık.. Sonra sabahları da.. Sonra internetten.. Sonra DVD'sini aldık gece gündüz izliyoruz, oyunlarını oynuyoruz..

5 bölüm izleyip kapatılacağını bilsek de o DVD her takıldığında kıyamet kopuyor, bir tane daha diye (ben kesin kapatıyorum ama hanım ağlamakta ısrarlı)... Neden bizimkiler de Caillou gibi değil, hayır deyince ağlasa da sızlasa da onun olacağını anlamıyor?
Bu sorumun cevabını anlamak için Caillou'nun annesini izlemek yeterli. Kadının davranış paterni, benim sıklıkla Nazi disiplini dediğim ve övdüğüm, bazen uygulayabildiğim ama bazen de yapamadığım davranış biçimini yansıtıyor. (PARANTEZ İÇLERİ BENİM VE TÜRK ANNELERİNİN İÇ SESLERİ)
-Uyku meselesi en önemlisi bence.. Gece olur bebekler yatırılır, iyi geceler deyip odasından çıkılır.. Korkuları ve iç dünyasıyla yalnız kalsa da Caillou ve Rosie, olması gereken budur, kendileri de böyle eğitilmiştir ve hiç sorun olmamıştır. Fırtına çıkar, ışık yakılıp birşey olmaz Caillou bu sadece fırtına denip geri çıkılır. Çocuk kabus görür, bu sadece oyuncak yılan denip geri çıkılır ve saire. Hatta yıldırım düşer şimşek çakar korkan Rosie'yi abisi teselli eder (birşey olmaz Rosie bu sadece fırtına der ve çıkar odadan) (AMAN ALLAH'IM ÇOCUK KORKUYOR YA SORUNLU BİRİ OLURSA İÇ DÜNYASI BOZULURSA KABUS GÖRÜRSE DUR BEN ONU YATAĞIMA ALAYIM YANINDA YATAYIM YALNIZ BIRAKMAYAYIM)
-Nadir de olsa Caillou ağlar bağırır ben bu kadının ne çileden çıktığını gördüm ne sesini yükselttiğini, sakince hayır Caillou der ve o da tamam deyip susar (AH ZAVALLI YAVRUM AĞLIYOR NE İSTİYOR, AL YAVRUM AL YETERKİ SUS, TAMAM GİYİNME YETER Kİ SUS TAMAAAAAM YETER Kİ AĞLAMA). Caillou ve Rosie ne yaparlarsa yapsınlar annelerinin kararının değişmeyeceğini biliyor, anneleri de biraz ağlarlarsa dünyanın sonunun gelmediğini...
-(AH BEN İKİ ÇOCUKLA TEK BAŞIMA NE YAPARIM YA AYNI ANDA AĞLARLARSA AYNI ANDA ACIKIRLARSA BEN NAAAAPARRIIIIM).. Kadın çocukları oynarken eline bir kitap alıyor doğru kanepeye...
-Caillou ve Rosie hiçbir zaman arabada "öne oturucaaaam" ya da "araba koltuğuma oturmuycaammm" diye ağlamıyorlar. Hem de hiç. Çünkü B planları yok. Bir kez bile kucakta ya da önde gitmedikleri için böyle bir seçenekleri olduğunu bilmiyorlar bile.. Oysa biz, sırf emniyet kemerini bağlamaya üşendiğimiz için, araba koltuğu olduğu halde kucağımızda götürürüz (ben dahil) ya da araba koltuğu disiplini oluşmadan iki vıkvık ağladı diye kucağa alırız..
ALT BÖLÜM: Araba koltuğunda seyahat
Ben Damla'da bu hatayı çok yaptım. Araba koltuğunda ağlıyor diye kucağıma aldım, kucağımda emzirdim hatta. Taa ki, Nazi disiplini kavramımın en iyi uygulayıcısı olan en yakın arkadaşımı ziyarete Almanya'ya gidene kadar. Damla 11 aylıktı ve mümkünü yok arabada koltuğunda oturmazdı. Taschi, "burada mecbur oturacak. Zaten yasak ceza yeriz" dedi. Damla için bir araba koltuğu ödünç almıştı. Hatta 2 araba koltuğu sığmıyor diye 4 büyük 2 bebek heryere 2 araba gittik... Evleri köyde olup en yakın bakkala 30 km mesafedeydi ve bu nedenle Damla hergün en az 1 saat otura otura alıştı. Evet evet alıştı. Başlarda mızıklandı ama Almanya'dan döndüğümüzde tamamen alışmıştı. Şimdiki durum: Artık araba koltuğuna oturmadan hareket ettirmez, ben arabayı çalıştırdım diyelim, daha ben kemerimi bağlamadım diye uyarır. Yanında oturanlara da kemer taktırır. Araba koltuğu yoksa (taksi vs) normal kemerle bağlatır kendini. Tuna için de izlediğim yol şu, öncelikle arabayla gideceğim zamanları çocuğun uykusuna göre ayarlamaya çalışıyorum. Tracy'nin EASY sistemini uyguladığımızdan bunu kestirmek kolay oluyor. Uyanık olacağı saatlerde ya da acıkacağı zamanlarda, ya da trafiğin çok yoğunlaşıp yolun uzun süreceği anlarda yola çıkmamaya çalışıyorum. Mümkün mertebe kucakta götürmüyorum. Her zaman yanımıza emzik, müzikli oyuncak gibi oyalayacak şeyler alıyorum.
-Caillou bir bölümde okula gitmiycem evde oynuycam diye ağlıyordu (buraya kadar tanıdık). (AMAN ALLAH'IM NE YAPICAZ ŞİMDİ, AH CANIM YAVRUM DEMEK Kİ KENDİNİ DIŞLANMIŞ HİSSETTİ OKULA ATILDIĞINI SANIYOR ŞİMDİ DUYGUSAL HAYATI ZEDELENİCEK HAYAT BOYU OKULDAN VE BİZDEN NEFRET EDİCEK).. Caillou'nun annesi ne yaptı: o günlük babasına bırakıp işe gitti. Babası aldı Caillou'yu üşenmeden sokağa çıkarıp sabah sabah çalışmak zorunda olan kişilerle tanıştırdı (postacı, çöpçü, polis). Sonunda, anne ve baba da işe gitmek zorunda deyip çocuğu okula naşladı. Ne azar ne bağırma ne gözyaşı ne ağıt.
-(İKİMİZİN DE İŞİ VAR ÇOCUĞU KİME BIRAKICAZ ŞİMDİ, İKİ ÇOCUĞA BİRDEN KİMSE BAKAMAZ, BAKICIYI SEVMEZSE YA, BİZİ ÖZLERSE)..Caillou'nun annesi eve ilk kez gelen bakıcı-ablaya (öğrenci sanırım Julie) işte Julie bu Caillou ve bu da Rosie, hadi bize eyvallah, yıldönümümüz de yemeğe gidicez deyip çıktılar.. Gece boyunca çocuklar ah vah diye ağlamadan keyiflerine bakıp geç saatte döndüler. Yabancı biri nasıl uyutur bebekleri diye de endişelenmediler zira çocuklar zaten kendikendilerine uyumayı biliyordu.. Julie sadece masal okudu onlara... Aaaaah ah biz biryerde yanlış yapıyoruz ya nerde..
Sonuçta adamlar tabii üç dört çocuk yapıp hepsini de yanlarına alıp tatile yabancı ülkeye gelirler biz de tatil köyünde elimizde bir lokma çocuk peşinden koşarken onlara imrenerek bakarız.
Aslında disiplinden nefret eden biziz çocuklarımız değil.. Çocuklar disiplini sever. Öyleyse bir niye onlara disiplin uygulayıp mutlu olmuyoruz kuzum?
Yazacak çok şey var ama analiz etmekten sıkıldım. Yazdıkça kendime sinirlendim. Doğrusunun ne olduğunu bilip de uygulayamamak bana çok tanıdık geldi ve beni üzdü.
Evet Caillou ve Rosie son derece mutlu ve sağlıklı çocuklar çünkü anne ve babaları istikrarlı, kararlı ve sevgi dolu.. Çocuklarıyla kurdukları ilişki de sağlıklı, saygı dolu ve düzgün.
Bu yazıdan alınacak ders:
Yazının tamamı.

26 Eylül 2009

25 Eylül 2009

İlk ev ödevimiz...

Lütfen kayıtlara geçsin.




Benim değil annemin ve Aycoşun parmağının olduğu kayıtlara geçmeyebilir.
Not: Yapıştırma ve bağlamalar: Damla hanım tarafından.

24 Eylül 2009

Anaokulunun kapısında yere yatan benim çocuğum mu

Aman Allah'ım, bu anaokulunun kapısında yere yatan (gerçek anlamda, paspasa yatıyor) ve girmeyeceğim içeri diye ağlayan benim kızım mı? Hani minicikken okula başladığı günden beri güle oynaya giden, öğretmenlerinin bile nasıl bu kadar uyumlu diye şaşırdığı ve yaklaşık altı ay boyunca bir kez bile gitmem diye ağlamayan benim kızım mı?
Evet evet işte o
Yine yere yatıcak diye beni strese sokuyor, ne yapıcam ben şimdi? NOT: Ben yapım gereği çocuğumun şartları kontrolü altına almasına, olayların akışını -özellikle ağlayarak- yönlendirmesine ve accidental parenting'e (bkz Tracy) müsaade edemiyorum, böyle şeyler olduğunda basıyorlar beni, cinnet geçiriyorum. Bu nedenle, bu durum birkaç kez üstüste tekrarlanınca, Tracy'nin ruhunu çağırmak ve çözüm bulmak şart oldu. Hemen anaokulumuzun sahibesi ve Damla'nın ingilizce öğretmeni Deniz hanımla oturup konuştuk ve bir yol planı çizdik.

Tracy'nin ABC'si tüm dertlere deva. Bakın adım adım anlatıyorum..

A. Antecedent. Bu olaya ne sebep oldu?Önce Deniz hanım birkaç gün Damla'yı okulda yakın takibe aldı ve izledi. Geliş gidiş saatlerinde orada bulundu ve Damla'nın ağlama paternini gözledi. Derslerdeki durumuna ve arkadaşları ile ilişkilerine dikkat etti (Acaba okuldaki birşeyden, birinden mi korktu ya da sıkıldı? Öğretmenleriye ya da arkadaşlarıyla ya da başka bir çalışanla kötü birşey mi oldu?)
Ben evdeki durumları inceledim, düşündüm (Tuna'nın varlığıyla bu olayın ilgisi ne kadar? Biz başka bir hata mı yaptık? Okuldan soğuduğu için mi gitmek istemiyor? Evde kalmak istemesinin başka bir nedeni olabilir mi? Okula gitmek istiyor ama bir sebepten dikkat çekmek istediği için mi böyle yapıyor? Aslında bu ağlamalar yansıma mı?
Ağlayarak istediğini elde edemeyeceğini bildiği halde neden böyle yapıyor?)

Damla'nın sınıf öğretmeniyle de konuştuk. Sonunda tüm bilgileri mini bir toplantıyla (anne, anneanne, öğretmen) ortaya döktük.
B: Behaviour: Sorun teşkil eden temel davranış "okula gitmeyeceğim" diye ağlama ve yere yatma.. Ama okuldaki varlığı ve davranışları sorunsuz. Derslere katılımı çok iyi. Arkadaşlarıyla arası iyi.. Olumsuz birşey yok.
Sadece ben onu götürdüğümde çok ağlıyor, babası götürünce (ki rutinde araba onda olduğu için sıklıkla o götürüyor) biraz mızıldanıyor ama çok ağlamıyor.. Bebekler rutini sever, değişikliğe tepki veriyor olabilir.

Tuna ile çok fazla ilgili görünmüyor, o okula giderken genelde uyuyor oluyor.. Kıskanıyor ama yapısı gereği çok da belli etmiyor, bilinçaltında bu da neden olabilir ama o kadar derin görünmüyor olayın nedeni.
Deniz hanımın bana çekinerek söylediği ama benim de farkettiğim gerçek neden: Benim, kardeşi olunca kırılmasın, üzülmesin, çok da etkilenmesin, ah canım kızım şeklinde Damla'yı fazla ŞIMARTTIĞIM.. Çok yumuşak davrandığım (çocuklar bunu farketmekte ve kullanmakta bir numara) ve Damla'nın otorite ve disiplin boşluğunu hemen farkedip şansını denediği (anneye kapris yapmak, anneye şımarmak, bunlar genel sorunlar sanırım özellikle çalışan annelerde)

C: Conclusion: Önce bizden mümkünse her zaman okula aynı kişinin bırakması istendi. Bu mümkün değildi. O zaman benim şöyle bir kendime bakmam, kızım okula girmeyeceğim diye ağladığında onu kucağıma alıp konuşmaya çalışıp, ikna etmeyi denemem yerine, okula kesin olarak öyle veya böyle gidileceğini belirtmem ve Damla ağladığında hemen ağlamaklı olmak yerine kararlı olup onu öğretmenlerine teslim edip gerekirse ağlayarak bırakıp eve dönmem istendi.
Sonuç.
Hala bazen ağlıyor. Hatta evden çıkmadan başladığı oluyor ben bugün gitmiycem diye. Babası bırakınca da kapıya yatabiliyor girmiycem diye. Kelimeleri uzata uzata şımarık şımarık ağlıyor, en gıcık olduğum da şu: Birden elimden kayıp bacaklarını iki yana açıp kollarını havaya kaldırıp cırrt diye kayıp yere atıyor kendini. Bunda çok başarılı. Sokakta da yaptığı oluyor.
Ama tersine, bazen de okuldan eve gitmiycem diye ağlıyor. Öğretmenleri onu sınıftan çıkarıp getiremiyorlar bana.
Bununla beraber okulda mutlu görünüyor, keyfi yerinde. Biz de okulumuzdan memnunuz, çocuklarımızı kendi çocukları gibi benimsiyorlar.. Hatta ev ödevi bile veriyorlar okuldan :) (yünden bez bebek tarifi vermişler, bunu Damla'yla yapın diye :))
En azından artık biliyorum ki, Damla mutsuz olduğu için ağlamıyor. Büyüyor ve şansını deniyor. Biz de büyüyoruz, biz de deniyoruz.. Deneme yanılmayla, bebeklerimizle beraber olgunlaşıyor, kendimizce doğru yolu bulmaya çalışıyoruz. Ben de o ağlayınca hırpalanmıyorum, ah zavallı yavrum istemiyor onu zorla mı gönderiyorum diye vicdan yapmıyorum. Şimdilik, haftada üç yarım günden dört yarım güne geçmeyi ekim başı ya da ortasına erteledik. Ben işe başlayınca Aralık'ta 5 güne geçecek..

Yanlış yok bu yolda.. Herkesin kendi doğrusu var.
Bu da bizim doğrumuz.

RESİM: Netten Caillou'yu izleyen Damla.. (Beş dakika sonrası Chucky olabilir, dikkatli olun)


RESİM: Boyuna bakmadan bu olaylara neden olan (en azından önemli bir katkısı olan) küçük adam.

23 Eylül 2009

Blogspota ne oldu

Beni bloğumdan soğuttu

15 Eylül 2009

Süpermen

Süperim ama yine de ağlarım.

Meditasyon ne işe yarar

Üniversitenin 5. senesinde büyük bir boşluğa düşmüştüm. Yapmak istediğim şeyleri yapamıyor, güç bulamıyor, hiçbirşeyden zevk almıyor, hayatı yaşıyor olmak için yaşıyordum. Bir türlü silkinip kalkamıyordum. İtici gücüm yoktu, enerji kaynaklarım tükenmişti, zevk almaktan geçmiş, mana arıyordum sadece ama onu da bulamıyordum.
Anlamsız geliyordu herşey, yemek yemek, spor yapmak bile beni teselli etmiyordu. Okumuyor, çalışmıyor, gülmüyor, kendim için hiçbirşey yapmıyordum.
Depresyonda mıydım? Bunu öğrenmek için bir psikiyatrist abime gittim. Sen şimdi benim hastam olursan kendini hasta sanırsın ve hiç kurtulamazsın bu hastayım ben fikrinden bu nedenle seni kabul edemem dedi.
Oysa hayatının baharında :) 22 yaşında bir çıtırın bu kadar mutsuz ve memnuniyetsiz olması ne acıydı!
Psikiyatrist abim de oğlak burcuydu. Beni anlamış ama yardım etmeyi -kendince haklı nedenlerle- kabul etmemişti. Buna karşın beni desteklemişti, sen sıyrılıp çıkabilirsin bundan, diye.
Evet sıyrılıp çıkabilirdim. Hayata geri dönebilirdim, bunu yapacak güç benim içimde biryerlerde vardı ama sıkışıp kalmıştı.. O gücü ele alıp kullanamıyor, kendime bir çıkış noktası bulamıyordum güneşe ışığa ulaşmak için.
Sürekli kafamda, o güç bende var var biliyorum ama ne yapmalıyım? Toparlanıp kalkacak enerji kendi içimde saklı bunu nasıl ortaya çıkarabilirim diye sorup duruyordum..
Bir gün üniversite medikososyalinde dişçim olan Yusuf Bey'e (kulakları çınlasın) siz nasıl bu kadr pozitifsiniz sürekli, şu hayatın neresinden bu kadar zevk alıyorsunuz bla bla bla.... konuşması yaptım.
Meditasyon yapıyorum dedi.
Doiiiiinnnnkkkkkkkkk
sesi duydum içimden...... Aradığım şey bu muydu?
Nasıl dedim, transandantal meditasyon dedi. Çok tuhaf geldi, gözümün önünde hemen beyaz kumaşlara bürünmüş Hindu tipler, Budist eylemler, oturmuş ohhhhmmm diye bağıran ve parmaklarını birleştirip ellerini yukarı kaldıran garip kişiler geldi. Yok aman kalsın dedim kendi kendime.
Sonra bu meditasyon fikri kafamda oturdu, internet o zaman olmadığından, araştırmak için gittim transandantal meditasyon (kısaca TM) diye bir kitap aldım. Okudum, anladım. Bu olabilir diye düşünmeye başladım. Sonra TM'nin Adana'daki kursunun tanıtım seminerine gittim. Aklıma yattı, ama katılım ücreti biraz fazla geldi (sanırım hala pahalı bir eğitim). Ama kararımı vermiştim, para biriktirip bir hafta süren kursa katıldım.
Kapıyı Hindular değil, üroloji uzmanı olan bir tıp doktoru olan eğitmen açtı. Bambaşka bir dünyanın da kapılarını açtı bana.... Aslında TM bir yaşam biçimi değişikliği.. Başladıktan sonra bana neler oldu, toparlandım, ayağa kalktım. Düzeldim, normale döndüm.
İçimdeki karamsarlık aktı gitti zamanla...
Altı ayda bambaşka biri olacaksın demişti öğretmenim, oldum. Sararmış bir mendil yıkandıkça arınıp beyazlar, her yıkamada biraz daha beyazlar demişti.. Her TM sonrası biraz daha beyazladım... biraz daha sadeleştim. Fazla kilolarımı verdim (sigarayı da bırakıyormuşsun öyle diyorlar, artık istemiyormuşsun).. Yeme obsesyonum vardı o dönemde, ondan kurtuldum. Derslerim yoluna girdi. Mutsuzluğum yerini berrak bir zihne bıraktı, düşünebilme kabiliyetime tekrar kavuştum.
O dönemde düşünebilmek bile uzak bir ihtimaldi benim için TM öncesi.
Bu TM nedir nasıl yapılır bilgisi internette iki tık mesafesinde. Özetle:
"... rahatça oturup, gözler kapali, sabah ve aksam 15-20 dakika uygulanan, basit ve dogal bir zihinsel işlemdir. ... Transandantal Meditasyon'un ögrenilmesi kolay, uygulanmasi çabasizdir. ... hiçbir çaba veya konsantrasyon gerektirmedigi gibi herhangi bir özel inanç, davranış veya hayat tarzı değişikliğine de ihtiyaç duyulmamaktadır. Her yaştan, kültürden, dinden ve eğitim düzeyinden insanlar uygulamaktadır. Transandantal Meditasyon tekniğinin uygulanması sırasında kişinin zihin faaliyeti durulmakta ve kendine özgü sakin bir uyanıklık durumu olan Transandantal Bilinç deneyimlenmektedir... Zihin duruldukça beden, birikmiş streslerin atıldığı tüm sinir sisteminin yeniden canlandığı özel bir derin dinlenme durumu kazanmaktadır"
Bu bir felsefe ve yaşam biçimi.. Tüm birimlerine katıldığımı ve uyguladığımı ve bu yıllar boyunca devam edebildiğimi söyleyemem ama, geçmişte faydasını gördüm.
Yine başladım (? devam edebilecek miyim?). Umarım yine faydasını göreceğim.
Ha en önemli not, her tür meditasyon ya da yoga için geçerli olduğuna eminim: 20 dk.lık bir seans sonrası insan 2 saat gündüz uyumuş gibi fiziksel olarak dinlenmiş hissediyor. Bu cümlenin de altına imzasını atmayan gelsin karşıma.

13 Eylül 2009

Amerikalı?

Bugün Richard aradı.. Dedi ki, Amerika'ya taşınmayı düşünüyormuşsunuz eşinizle siz..
Pardon önce "do you understand me?" dedi. E tabi ÜDS'den 93 almış olabilirim ama konuşmam sanırım anca Cin Ali düzeyinde geldi adamcağıza...
Dedi ki, siz şimdi bu green card çekilişine katılmak için form doldurmuşsunuz ama tamamlamamışsınız, niye dedi.
Diyemedim ki, ben zaten yahoo'da ilan görüp laf olsun diye doldurmuştum o formu (ha, laf olsun diye ne diye tüm bilgilerimi ve ev telefonumu doğru olarak verdiysem! :)) kocacım boşver ne işimiz var Amerika'da dedi diye, para ödeme kısmına gelince kapattım sayfayı, hem ne bileyim yarım da kalsa tüm formların kayda alınıp bu Richard'a gittiğini, ben de "bebeğimiz var 3 aylık" dedim. "E olsun, çıkarsa 2 yıl içinde gelebilirsiniz" dedi. Ben de kocam izin vermiyor dedim. E Türküz ya, kocamın sözü kanun sanır Richard ısrarından vazgeçer sandım.
Mail atmış.
İllaki gel çekilişe katıl Amerikalı ol diyor.
En komiği de, hakkaten o formu laf olsun diye, öylesine bişey sanıp doldurmuştum. Telefon çalıp da bir adam İngilizce konuşunca nasıl duruma intibak edip hemen sanki bu telefonu bekliyormuşum gibi davrandım o da ayrı bişey.

11 Eylül 2009

Dışı seni yakar içi beni

Ah gözümün nuru cancağızım...
Bi anlayabilsem seni... Bir çözebilsem ne demek istediğini!
Bazen yatağına yatırıyorum on dakikada uyuyorsun, annecim iyi geceler deyip.. Bazen iki saatte uyumuyorsun, hem babana hem bana sinir krizi geçirtip.. Sebebi olmayan ağlamalar.. bağırmalar.. Çığlık çığlığa hepimize sabır imtihanı yaptırmalar.
Ah be güzel kızım, insanın sabır eşiğinin yüksek olması için dinlenmiş olması ve saatin gecenin birbuçuğu olmaması daha uygun annecim.
Gel anlaşalım. Bir gece önce iyi uyuduğum gecelerde yap sen şunu, hem de daha erken gir sinir krizine de.. sonra bize de biraz vakit kalsın. Yoksa böyle sinirleri bozulmuş, senin çıkardığın gürültüden harap bitap olmuş şekilde -ve yine hiç dinlenemeden - biten günler birbiri ardına eklendikçe fena oluyoruz biz.
Ne ders çalışabiliyoruz ne iki kelime edebiliyoruz. Ben düşünüp duruyorum kukumav kuşu gibi biryerde hata mı yapıyorum diye. Hata da yok ki.. Sebebi de yok.. Eh biraz iki yaş sendromu biraz kardeşim geldi hoşgeldi sendromu. Olan bize oluyor.. Sen sabah güvercini gibi şen şakrak uyanıyorsun yine :)
Bir dahaki sefere farklı davranıcam, daha sabırlı olucam, kızmadan geçmesini bekliycem diyorum, ama öyle yorgun uykusuz ve hazırlıksız yakalıyorsun ve o kadar uzun sürüyor ki ağlaman...
Aaah ah gel üç yaşımız diye gün sayıyorum...
Ah be canım yavrum seni ne çok seviyorum bilsen....

7 Eylül 2009

Biz bebekken at vardı da binmedik mi

Kızım hayvanları çok seviyor, at binmeyi de seviyor (şimdi yazarken düşündüm de, yoksa bana mı öyle geliyor? Aslında seven o değil de ben miyim?)
Bugüne dek farklı yerlerde, farklı midilliler bulduk onun için, binebileceği (Maslak Atlı Spor Kulübü, Carrefour bahçesi, Konya'da bir yer gibi).. Bunların tümü turistik ortamlar olup, atları tutan yönlendiren kişiler de sadece çocuğun düşmemesini sağlıyor başka da birşey yapmıyordu. Hele Carrefour'un bahçesindekiler Kızılderili atıymış zaten, direkt sirk gibi bir ortamdı, hiç beğenmedim.
Sonra anaokulunun yaz döneminde at binmeye başladılar. Bir "Apaçi"dir tutturdu benimki.. Okulda yaptıklarını hiç anlatmayan kızım Apaçi'den bahsediyor, anlatırken gözlerinin içi gülüyor..
E artık mecburen gittik bulduk Apaçi'yi. Tanıştık. Bu resimdeki fıstık olur kendisi:

Çalıştıran binicilik öğretmenimiz :) Yasin bey (kendisine bugün Serkan bey dedim, ayıp oldu galiba :))

Binicilik sporu için uygun yaş 6 imiş ama binicilik öğretmeni ve atla terapi uzmanı olan Yasin bey denge hareketleri, binicilik terimleri gibi minimini dersler veriyor aynı zamanda kızıma.

Henüz haftada birkaç tur, ama sevdik biz Apaçi'yi. Sanırım doğru yeri de bulduk (en azından bu kış düzenli gidebiliriz diye umuyorum) hem eve yakın hem de çok pahalı değil.

3 Eylül 2009

Şıpıdık terlikler

Ben malesef yetenekli bir insan değilim. Gördüğüm şeyleri bile taklit edemem, hele annem gibi kafamdan uydurup bazı şeyler yapmayı,mesela el işi, yemek, sanatsal şeyler -resim, dikiş, hiç beceremem (bir anaokulu öğretmeni gibi titizlikle ve müthiş bir hayalgücüyle annemin Damla hanımla yaptığı aktiviteleri gören inanamaz)...
Ben anca bazı faaliyet kitapları alır kızımla onları yaparım (ama yine de benzemez aslına o ayrı)..
Damla hanım evvelki gece tek başına uyuduğu için ödülü haketti.. Ne alalım annecim sana dedim, "kipat" cevabı hiç gecikmedi.. Nasıl kitap? "faaliyetli kipat"
Başak'ın doğumgününe de gideceğiz ona da bir hediye alalım mı?
"Ona da kipat alalım, bir kipat ona bir kipat bana, iki kipat alalım"
Bu kipat'ı aldık.. Faaliyetleri basit, ben bile yapabiliyorum (hem de sabah altıda uykumun derinliklerindeyken)
Şıpıdık terlikler minik ayaklara çok yakıştı:))))) Not: Kızım ayak parmaklarına dokundurtmaz ve hemen hemen hiç parmakarası giymez.. Bunları kendi yaptığından herhalde çok sevdi :)
Bu arada, not almak adına:
Kipat
İyi cedeler
Mami
Çoğu k'lere de t diyor, çok sevimli oluyor (babacıt mesela, ya da bardat..)

1 Eylül 2009

Saçlarım


29 Ağustos 2009

Ey Tracy’nin ruhu, geldiysen üç kere masaya vur…

Resim: Yazıyla ilgisiz, biri ağlar biri onun yatağında tepişir resmi :)
Tracy’nin adını (Tracy Hogg) ilk kez, bebek nedir bu bebek kimin ben ne ara anne oldum kıvamında ve henüz toy bir blogger iken, ben Damla’nın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ve blog aleminde acemi acemi gezinirken, pratik annem’in şahane sayfalarında duydum. Yıllar önceydi.. Bütün yazılarını defalarca okuduktan sonra, bu Tracy’de iş var deyip Pratik Anne’nin dediklerini uyguladım. Damla’nın da kitap bebek olmasının yardımıyla, tanıyanları ve duyanları gıpta ettirecek bir bebeklik yaşadık çok şükür. Dört aylıkken çatır çatır tatil yaptık, o kadar yani. Hatta 8 ve 11 ve 15 aylıkken de… Sonra Amazon’dan getirttim kitaplarını. Gerçi kitaplar bana ulaştığında bebeğim büyümüştü, şöyle bir yalandan okudum ya, sonra Tuna doğunca ilk kitabına üç ikincisine iki tekrar attım. Toddler’ı ikinci kez okuyordum ne yalan söyliyim yarım kaldı. Derken sevgili Yapo kitabı nefis bir Türkçe’yle çevirdi –ki ben de çevirmenlik yaptığımdan ve dilbilgisine takık olduğumdan pek de tercüme kitap okumayı sevmem, hata düzeltmekten konsantrasyonum bozulur, o kadar yani- gidip bir de Türkçe versiyonunu edindim.
Sonuç: Öneririm.

Aslında bu yazı Tracy’nin anlattıkları ile ilgili olacaktı ama uzun sürer, vaktim yok. Bir şunu söyleyebilirim, bebekli bir annenin sürekli merak ettiği ve kendi kendine sorduğu, “So, what’s next?” sorusuna, EASY sistemi sayesinde yanıt vermek çok kolay ve bu sizi delirmekten kurtaran önemli bir şeydir, bilen bilir.

Bakın örnek olarak şu delirme eşiği sorularını kendine sormayan anne var mı?:
-Niye ağlıyor bu şimdi?
-Karnı mı aç acaba?
-Ne zaman uyutacağım?
-E daha yeni emdi, şimdi ne istiyor?
Ve en önemli soru: - E şimdi sırada ne var?

Anlayacağınız, bu muhterem kadından öğrendiğim en önemli şeyler, rutinin önemi, tek ihtiyacı dünyayı algılamaya ve tanımaya çalışan miniğin ve aynı zamanda onu tanımaya çalışan sizin ihtiyacını gideren yapılandırılmış bir programın önemi ve ritüellerin önemi… Kısacası, sırada ne olduğunu bilebilmenin yolunu öğrendim.

Sonuç olarak ben bu yazıyı neden yazdım: Nur içinde yat Tracy demek ve rahmet okumak için…

Bu posttan eve götürülecek dersler (Bu lafı da çok seviyorum belli olmuştur, take home hehe:) ) – Tracy’den mutlak işime yarayan çok iyi fikirler (Sadece isimlerini yazıyorum, anlatmak istesem kitabı buraya yazmam gerek)
1. Bebelerinizi kundaklayın
2. Emzik emdirin – bunun için ne gerekiyorsa yapın, 3-4 aylıkken de bıraktırın
3. EASY yani eat – activity – sleep – you time döngüsü hayırlı bir döngü, buna uyun
4. Bebenizin ağlamasının ne anlama geldiğini anlayabilirsiniz, onu çook iyi dinleyin ve çook iyi gözlemleyin
5. (Bu 2 yaş için) Krizler ortaya çıkmadan önce hissedin –ki bu da bebenizi tanımak ve dinlemekle ilgili- ve önleyin.
6. Bir de bu bebek kişileri tür tür, bebeğiniz "nazlı" grupta ise, neden ilk bebeğim gibi bebek arabasında uyumuyor, en ufak seste uyanıyor, neden onun gibi yemek yemiyor diye debeleneceğinize bebeğinizi tanıyıp kabullenin ve onun için hayatı kolaylaştırın.
Diyeceklerim budur.

26 Ağustos 2009

Oyun grubu - ve bize kattıkları

başlıklı yazımı hala bir türlü yazamadım biliyorum.. Zaman zaman paragraflar zihnimde itişip kakışıyorlar, ama gündemde kendilerine bir türlü yer bulamıyorlar malesef.
Ama bakın onlar yazdı benden önce:




Daha fazlası için bir zahmet Mother & Baby dergisinin Eylül sayısını alıverin :)

Not: Yıllarca uğraşıp kurtulamadığım kadın doğum asistanlığından bir kalem darbesiyle kurtulduğuma mı sevineyim, kızlık soyadıma geri döndüğüme mi üzüleyim bilemedim.. Allah'tan ünlü değilim, hakkımdaki haberlerdeki yanlışları düzeltmeye çalışmaktan anam ağlardı sanırım.

25 Ağustos 2009

Ruhum gezgin bedenim miskin

Benim ruhum gezgin. Nerden mi biliyorum, gezenleri - gidenleri - gezginleri görünce acı çekmemden.
Bilgisayarımda bile gezemiyorum.
Kısıtlı dakikalarımda bilgisayarımda yazıyorum anca.
Azar azar.
Kaçak güreşiyorum.
Bebelerimden kaçıp
ne ders çalışabiliyorum ne makalelerimle ilgilenebiliyorum ne tezimi yazabiliyorum ne gezginlerin peşine takılabiliyorum.
Nereden besleniyorum?

Buzdolabı dışında hiçbiryerden :(

23 Ağustos 2009

Benim başıma gelmez demeyin - Part II

Bölüm I'i yazdıktan sonra (http://hayalalani.blogspot.com/2008/10/ev-kazalar-hep-bakalarnn-bana-m-gelir.html) akıllandım değil mi? İlaçları yüksek bir yere yerleştirdim, Damla'nın ilaç içmeyi sevdiğini bildiğimden dikkat eder oldum.
Sonra, grip olduğu için kullandığımız güncel ilaçları bir kutuda toplayıp büfenin üzerine yerleştirdim.
Yalnız biraz salak olduğumdan, büfenin Damla hanımın kapsama alanına -ARTIK- girdiğinin yani boyunun ne kadar uzadığının farkına varmadım.
Sonra..
Bir an için...
Hatta andan da kısa bir an için onu yalnız bıraktığımızda..
Hiçbir fırsatı kaçırmayan kızım...
Bulabildiği bütün şurupları alıp...
Ben bulduğumda kanepede şişeleri koynuna almış, Atarax ve Ventolin'i açmaya çalışıyordu. Hah, dedim, neyse ki açamamış. Açsa da bunlardan bişey olmazdı..
Derken..
Babası bunlardan hangisi pembe dedi. Dudağında pembe iz vardı zira.
Hiçbirisi dedim.
Hani gerçeklerin kafanıza DAAANNNNNN diye çarptığı anlar vardır ya... Büfeye koştum, PEMBE ve KAPAĞI AÇIK duran ve yarıdan fazlası boş olan, evde bir bebeğin kafaya dikmesi için en tehlikeli ilaç olan ve malesef tadı da güzel olan Sudafed'i buldum.
Psödoefedrin.
Merak edenler internetten baksın, şu kadarını söyliyeyim, minik bir kalp için oldukça tehlikeli.
Gerisi, bu hafta ikinci geceyarısı-hastanedeyiz-maceramız...
Minik kalbimin minik midesinin yıkanması, minik eline kocaman bir serum takılması, minik göğsüne kocaman EKG problarının yapıştırılması. Saatlerce müşahade.
Minik kalbimin kocaman annesinden daha cesur olması.
(Zehir danışma denen salak kuruma tam yarım saat ulaşamadılar, bu da benim notum olsun.)
Bu yazıdan eve götürülecek dersler:
1. Salak olmayın. Herkesin basbas bağırdığı, ilaçları çocukların ulaşabileceği yerlere koymayın uyarısına kulak asın. Vallahi cin gibiler bunlar herşeyi heryerden buluyorlar.
2. Çocuk milleti kolay kolay kusmuyor. Uğraşıp çocuğu yormadan doğru hastaneye koşun
3. Çamaşır suyu tuz ruhu gibi yakıcı madde içerlerse sakın ha kusturmayın
4. Bu maddeleri de uzak tutun onlardan buldukları herşeyi içerler zira.
Bu yazıyı şöyle bitirmek isterim:
Kanlım olsun kardeşim olsun. İnsanın zor anlarında yanında kardeşleri olmasa kim olur. Çocuklarınıza da kardeş yapın. İleride şu yalan dünyada birbaşlarına kalmasınlar.

20 Ağustos 2009

Hayatın bana vaadettiklerinden korkuyor muyum

Hafiften bir hüzün, bir depresyon.. Hafif bir ne istediğini bilememe hali...
Kızımı uyutmak için yanına uzandığımda, uykuyla uyanıklık arasında, çocukluğumun geçtiği sokaklarda dolaştım şöyle bir... 20 yıl önce, 20 yıl sonra çocuklarımla geri gelip tekrar yürümeyi hayal ettiğim sokaklara, (sadece hayalimde) gittim. 20 yıl ne çabuk geçmiş.. Ne çabuk büyüyüp adam olmuşuz (olabilmiş miyiz)..
Hayat bana neler vaadediyorsun? 20 yıl önce olmak istediğim yer midir burası? Seneye bu günlerde tam da bu aylarda nerede olacağımı bilememeyi mi yoksa sonra neler yapacağımı hayal edememeyi mi sunuyorsun bana...
Hey gidi koskoca 33 yılım, neler verdiniz bana, nerelere getirdiniz beni?
Hocam hep söyler -neden, beni üzmek için mi?- ben 34 yaşındayken doçenttim diye.. (onun çocuklarını karısı doğurmuş ama bu da benim tesellim- Bugün, yeni basılmış bir ders kitabını incelerken, yazarların biyografilerini okudum. Üniversiteyi bilmemnerde okumuş, ihtisası bilmemnerde, 24 yaşında bilmemhangi ülkede bilmemne eğitimi almışlar... Ben üniversite eğitimi için bile aileşehrimden ayrılamayacağımı bildiğimden mi nedir, hayalini bile kurmadım (sanıyordum) bu büyüüük büyüüük eğitimlerin, büyüük kariyerlerin.. Ne yaptımsa hep kendi çabalarımla oturduğum yerlerden yaptım.
Sandım ki, bu benim tercihim, ailemin yanında okumak, sandım ki hep oralarda kalırım, büyüyemem de açılamam da..
Bugün ne acı farkediyorum ki, içime gömdüğüm hayallerim ihtiraslarım hırslarım birer birer - acıtarak dışarı çıkmaya çalışıyorlar. 34 yaşımın bitmesine çok az kala, sancı vere vere üze üze farkettiriyorlar kendilerini. Gelebileceğim ama bu konuda çaba bile sarfetmediğim yerleri düşündükçe içime dönüyorum, neden diye sorarak.
Bugüne kadar hep kolayına kaçtım ya, devlet memurluğu en basiti mesela, nereye gönderirlerse git çalış, ne verirlerse al yaşa, ne derlerse yap ama karşılığında.
Çok az hayal kurdum kendime (ve yapmak istediklerime) dair, ne tuhaftır hepsi de destek buldu sevgilimden. Ama nedendir bilmem, hep en önce kendim köstekledim kendimi. Cesur olmamak mı işlendi benim kanıma?
Almak istediğim bir eğitim var, işime yarayacak mı, kariyer yapmayı düşünmediğim -hatta küçük bir yerde yaşamayı istediğim için belki yaramayacak... Sevgilim yanımda ve arkamda, bana parasını biriktirip çocuklarımı da alıp (şartları yaratmama da yardım edecek) 6 ay yurtdışına gitmek kalıyor (Hocam: Ah canım, bunun için yurtdışına gitmene ne gerek var, Türkiye'de de var. Hatta bu eğitime ne gerek var, ne yapacaksın hoca mı olacaksın? Önce bir iş bulmaya bak sen, iki çocuklu kadınsın)
Öğrenmek istediğim bir yabancı dil var, kaç defa başladığım ama yarım bıraktığım (Herkes: Ne yapacaksın dil öğrenip, İngilizce yetmiyor mu, nasıl olsa kullanmadığın için unutursun)
Yerleşmek istediğim bir şehir var (... Teyze: Ah canım orası artık İstanbul'dan da pahalı, hem iş bulamazsın, bulsan da kışın kimse kalmıyor para kazanamazsın.. Başka bir yere gidin siz)
Yapmak istediğim işler var (Hep birilerinin desteği, hocaların yardımı, girmem gereken -ama çoktan geç kaldığım çevrelerin varlığı gerekli ve bende hiçbiri yok)..
Çok mu geç kaldım? Hayat, bana neler vaadediyorsun bu yaştan sonra?
Yapmam gereken şeylerin ağırlığı altında ezilirken nasıl hayal kurabilirim ki? Sorumluluklarımdan nefret etmesem de, varlıklarından nasıl kaçabilirim?
Vazgeçmeyeceğim.. İhtiraslarım, çıkın ortaya.. Planlarım-hayallerim, yaptırın bana kendinizi.. Vazgeçmeyeceğim hiçbirinizden. Ne 35 yaşında öleceğimi biliyorum ne de 70 yaşında hala ölmeyeceğimi... Geç diye birşey yok bu yüzden.
Geri gel yaşama sevincim, kimsenin seni öldürmesine izin verme.
Haklısın Dilara, her yerin güzelliği ne yapmak istediğimizle ilgili aslında, beklentilerimizle. Paraysa para, bunu da nasıl harcamak istediğimiz önemli gerçekten.
Bence de güzel olacak... Vazgeçmeyeceğim.. Herkes bana gülse de, zor da olsa, sarı yaz günlerinde, çok değil birkaç yıl sonra (Allah izin verirse) Damla Tuna Can Defne... ve adını bilmediğimiz başka minikler beraber elele gidecekler okula.. Biz de almak istediklerimizi alacağız hayattan, çocuklarımız da.....

19 Ağustos 2009

Süperanneanne sen hasta olma


Sen hasta olursan biz ne yaparız?

Grip nezle bile olma.
Hele sakın mide kanaması geçireyim deme bir daha.
Bak Damla'ya söz verdim okuldan almaya gidicez senle.
Bi daha da sigara içme.

Bizi korkutma.
Sen hasta olursan biz ne yaparız?
Kırılırız dağılırız
Ağlarız, üzülürüz.
Süperanneanne
Sen süpersin
Süperkahramanlar hasta olur mu?

18 Ağustos 2009

İyi ki


Elimizdekilerin kıymetini hep kaybedince (mi) anlarız?

Ben de zaman zaman mutsuz oluyorum, zaman zaman yorgun, zaman zaman bezgin.. Zaman zaman küfrediyorum, hay Allah diyorum, ulan bu da olacak şey midir diyorum..

Kıymet verdiklerim tarafından kıymet verilmediğimi farkedip - öğrenip yıkılıyorum zaman zaman (neyse ki nadiren)...

Ama birşeyim var ki, kıymetini iyi biliyorum, 8 yıldır her an şükrediyorum var diye. O olmasaydı ben böyle olur muydum diye.

Bazen az mutlu, bazen çok mutlu ama var diye hep mutlu oluyorum. Hep maşallah diyorum.


Sekiz yıl dile kolay di mi?

Evet hem de çok kolay.

İki çocuk da dile çok kolay.

Bak aşkım, bu hayatta başıma gelenlere ya da bir türlü gelemeyenlere direniyorsam sayendedir. Biri son günlerde Chucky gibi dolaşan biri iki gündür kaka yapamayan şu an içeride ıkınmaktan uyuyamayan ama baktığımda dünyanın 8. ve 9. harikasını gördüğüm iki meleği yaptıysam sayende.

Ben bu yaşımda hala bu enerjide okuyorsam, büyüyorsam sayende.

Şu kooooskoca şehirde bu minicik hayatın içinde boğulmadan direniyorsam sayende.

Bak aşkım, seni bu kadar seviyorsam sayendedir.

İyi ki evlenmişiz, iyi ki varsın ve de iyi ki sensin. Bunu da herkes bilsin.

Ayrıca beni nasıl nasıl şaşırttın iki kere sevindim bunu da bilsin.

15 Ağustos 2009

Hoşçakalın gece uykularım

Biri tekrar gece altına yapmaya
biri de gece uyumamaya başladı..
Elveda gece uykularım....

Not: Nazar mı? Alttaki posttaki Dubrovnik paramparça oldu...
dubrovnik'e gideceklere duyurulur :)

13 Ağustos 2009

Yok ağlamıyorum..


Bugün ne doğum günün ne de ölüm yıldönümün...

Geçen gece rüyamda gördüm yine seni, aklımın kıyılarında geziniyorsun iki gündür. Bana bakan gözlerin aynen gözümün önünde ve yüzümde. Bu çatık kaşları senden almışım babam...
Fikrimde sürekli sen, erken giden bir sevgili gibi, bebeklerime her bakışımda sen.. İki bebeğim oldu, bir görseydin, birini bildin birini de oralarda haber aldın mı babam? Torunuyla parkta oynayan her dede gördüğümde bunu merak edip duruyorum - göremedi bari bilmiş midir torunları olduğunu?
Kardeşimin buzdolabında annemin salonunda seni her gördüğümde fena oluyorum babam, resmini hiçbiryere asmayışım bundan.. Hep aklımdasın ya, bir de gözümün önünde olunca o anlar o saatler o günler o hasta aylar, o hastaneye son gidişimiz, Begümün babam artık nefes almıyor deyişi, benim algılayamayışım, ne yani öldü mü diye soruşum, birbirini kovalıyor zihnimde, anlar uçuşuyor, her seferinde özenle katlayıp kenara koyduğum ve açıp açıp tekrar bakmaktan yorulduğum anılar kovalıyor birbirini... Bu yüzden bakamıyorum resimlerine... Bu yüzden koymadım bebeğime ismini...
Bak bu posta koymak için bir resim ararken Belgrad ormanında pikniğe gittiğimiz günün resimlerini buldum, saçların kaşların dökülmüş, onlardan birini koyamadım, yukarıdakini de o gün çekmişiz, yanlışlıkla muhtemelen, senin o hasta halinin resmindense benim kafamın karışıklığını gösteren bu resmi koydum...
Yok yok ağlamıyorum, ağlamıyorum, sadece seni düşündükçe kötü oluyorum..
Seni çok özledim be babam.

12 Ağustos 2009

Buzdolabımın kapağı


Bu sadece üst kapak... En kıymetli parçalarımın yer aldığı kısım. Seviyorum ne yapayım.. Oraya yeni bir magnet yapıştırdığımda, en az (abartmıyorum en az) bankadaki kasaya bir altın bilezik koymuş kadar ya da derin dondurucuya bir poşet daha anne sütü koyabilmiş kadar seviniyorum.
Sürekli buzdolabımın kapağını seyrediyorum.
Bu yerlerin çoğuna ben gitmedim, bizim ikizanası Neslihan gitti. O kendine değil bana alıyor gittiği yerlerden magnetleri (hatta bu yaz tatilinden getirdiklerini verirken -benim koleksiyonum sizin evde- dedi :))
Bu yerlerin tümüne gittiğimi hayal ediyorum.
Aklıma gelenlerin doğum yerlerini yazayım:
Amsterdam Berlin Stuttgart Paris Londra Güney Afrika Rodos Santorini Prag Danimarka Motreal Washington Tayland Mısır Roma Pisa Venedik Münih Hırvatistan Floransa Algarve Stockholm St Petersburg Moskova Safranbolu Giresun Bodrum Kapadokya Antalya Kdz Ereğli Alaçatı Alanya İstanbul Fethiye Şarköy Ölüdeniz Amasra Kümbet Altınoluk Akçay...
Aa... o kadar da çok değilmiş... :(
Yani kısacası beni mutlu etmek ve çıktığınız seyahate olan kıskançlığımı azaltmak çok basit: Alırsınız gittiğiniz yerden bir magnet, o kadar....

11 Ağustos 2009

Böyle güne böyle final

Bu yazıya birkaç başlık buldum hiçbirinde karar veremedim.
Buyrun bakın:
"Şaka mı bu"
"Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır"
"Her şerde bir hayır vardır"
"Beş dakkada değişir bütün işler"

Başlıklar çeşitlendirilebilir...

Ben şöyle bir bugünü özetleyeyim ve uykuya gideyim..
Sabah bir iş için güle oynaya hastaneye gidiyorum (kendi çalıştığım). Hani doğum iznindeyim ya, stres yok, hastaneyi görünce sinirlerim oynamıyor, herşey şahane.. Ayrıca öğlen saatine denk getirdim ki, özlediğim ve sevdiğim birkaç arkadaşımla yemek falan yiyeceğiz...

Bir şey sormak için birini arıyor ve İHTİSAS BİTİRME TEZİM İÇİN YAKLAŞIK BİR YILDA TOPLADIĞIM VE BU HAFTA ANALİZİNİ YAPTIRMAYI PLANLADIĞIM 80 KADAR HASTANIN KANLARININ YANLIŞLIKLA ÇÖPE ATILDIĞINI ve atan kişinin bile bunun farkında olmadığını öğreniyorum (Büyük harfle yazdım ki bakalım hissettiğim hissiyatı verebilecek mi diye ama vermedi). Önce uzun süre inanmıyorum, bunun şaka olduğunu sanıyorum. Ne zaman gerçek olduğu dank ediyor, şokun ardından ağlıyor ağlıyorum.... Ağlamanın giden kanları geri getirmeyeceğini farkettiğimde susuyor ve üstüne bir bardak soğuk su içiyorum (hakkaten içtim).

Bu ne demek: Artık bir bitirme tezim yok... Doğum izni bitince kalan 2 aylık süremde yeniden yapma şansım da yok - yetişmez - 2 ayım kaldı çünkü. Benim ve büyük bir ekibin gerçekten çok çok emeği boşa gitti -en üzücüsü emeklerin çöpe gitmesi-- Hocam yetiştiremezsin asistanlığını uzatalım dedi -onun için hava hoş nasılsa elemana ihtiyaçları var -

Ben de kendime acıyıp durdum bütün gün. 2 çocukla tez mi yazacağım işe gittiğim dönemde sınava mı hazırlanacağım çocuklarımla mı ilgileneceğim.
Burada bir oooof çekiyorum karşıki dağlar duydunuz mu?

Of çekmenin de işe yaramadığını anlayıp susuyorum. Önümüze bakalım. Bütün koskoca çalışmayı baştan yapacağız. Bu noktada beni ancak klinik araştırma şeklinde bir tez yazanlar anlar diyor ve konuyu değiştiriyorum.

Bu güzel gün, Damla hanımın uyku saatinde zıvanadan çıkıp, yanıma yat anne diye ağlamaya başlaması, yaklaşık bir saat sebepsiz -koluna yatıcam anne ühüüü ühüüü gibi- bağırması, benim yorgunluktan onun yanında uyuyakalmam ve onu çişe götürememem, böylece altına kaçırması ve benim de gece 12de çiş gölü içinde kızımın yatağında uyanmamla sona eriyor.

Buyrun burdan yakın.

7 Ağustos 2009

YORUM

Yiyorum: Ne bulursam
Alıyorum: Kilo
Kaçıyorum: Aynalardan
Korkuyorum: Sütümü kaybetmekten
İçiyorum: Günde en az 6 litre sıvı, su-hoşaf - vita malt- still tee - rezene+ıhlamur çayı - süt ve daha sıvı ne bulursam
Okuyorum: Habire çocuk bakımı kitapları bir de Lance Armstrong'un kitabı
Yazıyorum: Aklıma esen herşeyi bloğuma
Kıskanıyorum: Seyahat edebilenleri
Özlüyorum: Görmediğim her an bebeklerimi
Seviyorum: Onları sanırım kendimden daha çok
İstiyorum: Bir an evvel kendi evimi
Bekliyorum: Bodruma taşınacağımız günü
Üzülüyorum: Hiç bir hobim olmadığı için
Planlıyorum: Vitray yapmayı
Bilmiyorum: Malzemeleri nerden alacağımı
Hayal ediyorum: İstediğimiz gibi bir ev yapabilecek ve seyahat edebilecek kadar para kazanmayı
Bitiriyorum: YORUMlarımı yazmayı zira bunun sonu yok :)

5 Ağustos 2009

Bernoşum

Arkadaş, bence, aylarca -bazen yıllarca- konuşamasan da, sesini duyduğun an sanki dün konuşmuşsun gibi hissetmendir.
Aylar sonra, iki yabancı gibi değil, dün ayrılmış gibi günlük konulardan, zaten bildiğiniz hayatlarından, onun bildiğini bildiğin kendi hayatından bahsedebilmendir.
Seni ilk kez buluşumun üzerinden 12 yıl mı geçti ne (hatırlatmak istemem aslında o günü hiç), ne kadar da çok zaman olmuş. En çok da Fatoş'un evindeki kudurukluklarımızı hatırlayıp gülümsüyorum seni düşününce. Bir de, göl kıyısında, Fatoş'un arabasında, senin bir konserinden çıkışta, ellerimizde sıcak çukulatalarla senin o büyülü sesinden (şimdi adını hatırlayamadığım ama dinlemeyi çok sevdiğim) o şahane şarkıyı dinleyip ağladığımız, senin kostümüne kakao döktüğümüz, sonra da dakikalarca güldüğümüz o geceyi hatırlıyor musun?

Sesini duyunca dün, öyle benden bir sesti ki, sanki hergün telefonumda, her saat yanımda. 1000 kilometre uzağımda değil de, aynı şehirde iş güç kaygısından görüşemiyoruz gibi...

Benzer hayatlar değil mi zaten bizimkisi, benimki Aksaray seninki Elazığ'da saçma başlayan ama güzel devam eden hikayeler, benzer kaygılar sonrası evlilik, benzer sahip oluşlar, kucaklayışlar minik kalplerimizi...

Sen evet "bir arkadaşım"sın Bernoşum, ama biliyor musun, artık başka arkadaşlar edinmeye çekinir korkar oldum ben, benim buralarda en büyük derdim de, uzakta olmak arkadaşlarıma, yıllar içinde süzgeçten geçerek elenen, güçlükle biriktirdiğim... Geçmişteki kadar güven taşımadığımdan mı içimde yeni insanlara karşı, yoksa onlar bana güvenmediğinden mi? Kimseye anlatamam sanki artık sana anlattıklarımı, kimseden dinleyemem senden dinlediklerimi. Artık kimseyle biriktiremem 12 yılı, istesem de onlar benimle biriktirir mi bunca yaştan sonra, ya da zaman yeter mi?

Ah Bernoşum, ben seni bu ay buraya beklerken, İstanbul'a, meğer bloğumda bulacakmışım.
Meğer bunları yazarken geçmişe flashback'lerle gidip farkedecekmişim de, ah be Bernoşum ne kadar özlemişim seni.. dostluğunu... Güzel sesini dinlemeyi.. güzel güzel gülmeni..
Ben de duygusalım bu aralar.. Düşündüm de, özlemişim.

Kızıma mektup

Minik kalbim, kınalı kuzum...
Nasıl da büyüdün.. Abla oldun, kocaman bir birey oldun.. Daha dün "anne" dedin diye sevinmiyor muydum ben, bugün bak beni telefonla arayıp konuşuyorsun.. Ne zaman bir iki gün ayrı kalsak daha bir büyümüş geliyorsun bana. Sanki daha düzgün cümleler kurup, daha anlaşılır konuşuyorsun. Her yeni kelimeni, cümleni kaydedeyim, kasete kameraya alayım diyorum, ihmal ediyorum.. İleride bebek kelimelerini bebek cümlelerini hatırlamak istediğimde ne yapacağım?
Ah güzel kızım, beni arayıp, "anneciğim çok özledim ben sizi", "ben bugün otobüsle eve geliyorum" diyorsun ya, beni ağlatıyorsun annecim. Biz de seni çok özledik, çok çok, bak burnumun direği sızlıyor, gözlerim doluyor seni düşündükçe.
Şu an yoldasın, ilk uzun otobüs yolculuğunu yapıyorsun anneannenle. İnşallah uyuyorsundur. Anneannen aradığında "kulaklıkla müzik dinliyordun".. Nasıl da büyüyorsun benim minicik kalbim...
Neden bu kadar çok özledim seni? Gerçekten bilmiyorum. Bugün bir arkadaşım aradı, googledan tesadüf benim bloğumu bulmuş ve eski sayfaları okumuş, okudukça ağlamış.. Ben de şöyle bir göz gezdirdim de, senin haberini ilk aldığımız günü hatırladım. Önce boş gebelik demişlerdi, ertesi günkü kontrol usg.de minik kalbinin pıt pıt pıt attığını duyunca nasıl da hıçkıra hıçkıra ağlamıştım sevinçten.. İnsan hüzünlenince nedense, eski hüzünlerini sevinçlerini hatırlayıp tekrar yaşamak istiyor galiba.
Miniğim benim, şimdi büyüdün de abla mı oldun sen?
Bugün telefonda konuşurken, eniştem seni kızdırmak için "gitme sen bizle kal, biz seni çok özleriz sonra" dediğinde, ona "ama dedee Tuna beni çok özlemiş, eve gitmem lazım" deyişin yok muydu, sanki koccamaan bir kız gibiydi. Oysa sen kendin iki buçuk olmadın daha. Sen daha benim minik bebeğim minik kalbimsin.
Şu anda yoldasınız, sağlıcakla gelin emi benim canlarım, bak her gece 10 olmadan uyuyan beni uyku tutmadı heyecandan, yarın oldu ben hala bekliyorum. Galiba sabaha kadar uyuyamayacağım. Allah'ım nasıl bir duygu bu, boğazım yanıyor özlemden. Şunun şurasında 10 gün oldu görüşmeyeli.
Çok mu abartıyorum acaba? Acaba bu yüzden mi sütüm azaldı? Bilmiyorum.....
Allah'ım sağ salim kavuştur bizi.

4 Ağustos 2009

Panik...

...halindeyim...
Süt üretemiyorum..
...çok korkuyorum...

2 Ağustos 2009

Tatilde kolik ağlamaları ile nasıl başetmeli?

Bizim gibi gazlı ve kolikli bebeği olan birçok arkadaşımın aylarca evinden dışarı çıkmadığını biliyorum. Ama ben buna da karşıyım.. Çünkü koliği var diye evde yaşamaya alıştırılan bir bebeği büyüdükçe yaşama adapte etmek, dışarı çıkmaya alıştırmak, restorana, alışveriş merkezine götürmek daha da zorlaşıyor. Böylece siz de otomatik olarak hayatın kıyısında kalıyorsunuz.
Biz tatilde kolik için, evde ne yapıyorsak onu yapıyoruz. Evdeki düzenimizi tatilde de kurmaya çalışıyorum… Fön sesimiz, pışş pışş cdmiz, kundaklarımız, emziklerimiz yanımızda olacak. Bunlar işe yaramazsa, Tuna’yı slinge koyup, ağzına da emziği verip yürüyüşe çıkıyorum. Slingde anne sıcaklığı, benim kalp seslerim, yürüyüş ritmi, emzik – emme refleksi, formülünün işe yaramadığı olmadı… Tek endişem buna alışması çünkü sırt ağrılarım uzun süre Tuna’yı taşımama izin vermiyor. Kolik dönemi geçinceye kadar idare edeceğiz artık.

Bu arada gaz sancısı için bitkisel şurupları ya da damlaları içirmeye devam ediyorum. Şimdiye kadar kullandıklarım: Nurse Harvey's, Babuline, Neo Baby, Zinco damla.. Şu an Nurse ile Zincoyu aynı anda veriyorum. İşe yarıyor mu: Bilmem ama denemekten vazgeçemeyeceğim. Bunların tümü bitki şurubu, tarım bakanlığı ruhsatlı. Bir de Şebnem'in gönderdiği, sütü sindirmeye yarayan enzim olan laktaz içeren damlamız var. Bu sanırım Türkiye'de yok.. bitince bir şekilde İngiltere'den getirteceğim sanırım, çünkü en çok işe yaradığını hissettiğim bu oldu. Gerekirse atlar giderim Londra'ya alıp gelirim, yeter ki bebeğim sancı çekmesin. :)

31 Temmuz 2009

Ah be kızım

Ne vardı anneanneye gecenin bir vakti beni aratıp "ben sizi çok özledim.. ben de sizin yanınıza gelebilir miyim?" diyecek..
Ah be kızım..
Bende bütün hatlar karıştı şimdi. Şöyle bir iki saatlik yerde değilsin ki uçup gelip alayım seni..
Sen iki yaşında değil misin annecim, farketmezdin hani anneannenin yanında bizim yokluğumuzu?
Ah be kızım.. Dağıttın beni akşam akşam. Ne yapacağım ben şimdi?

Allah cezanı versin- her kimsen

Kişiliği gelişmemiş, sosyal fobili, hayattan istediği şeyleri elde edememiş, elde ettiklerini de elinde tutamamış biri olduğunu zannediyorum.
Burada yıllardan beri yazarak, emek vererek, sayfalarca yazı okuyarak birbirimizin dünyasına girdik.. Bir sürü arkadaş edindik, bir sürüsünü tanıdık... 30lu yaşlarda arkadaş edinmek artık imkansız, bu yaştan sonra zor.. derken... bu bloglar sayesinde birbirimizi tanıdık... Zor günlerimizde birlikte ağladık.. Kış demedik yağmur demedik görüştük tanıştık.. Sevinçli günlerimizde birlikte sevindik.. Kimimizin bebeği oldu, hediyeler geldi kargolardan açarken ağladık... (Şebnem, ne kadar teşekkür ederim bilemezsin.... Eğer dün geceyi koliksiz geçirmemizin nedeni yolladığın damla ise daha ne kadar teşekkür edeceğimi ben bile bilemiyorum :)) Birbirimizi okurken sevinç - hüzün gözyaşlarımıza hakim olamadığımız çok oldu..
Bir sürü insan biriktirdik, yazan, yazmayı seven ve okuyan bu bloglar sayesinde.
Ama sen ne yaptın? Sugibi'nin yeniyetme bir genç olduğunu tahmin ettiği kişiliksiz arkadaşım, oturup bilgisayarının başına bütün gün, insanların hayatlarını ortaya döktüğü bu sayfaları kirletmeye uğraşıyorsun.. Bu bana 2 yaşındaki minik kızımın ilgi çekmek için yaptığı tabağını dökmek bardağını kırmak gibi manasız çocuklukları hatırlatıyor.
Kalk çık evden dolaş.. Taksim'e git, hayatın içine gir, yaşıtlarınla uğraş.
Ben yorgunum.
Seninle kaybedecek vaktim yok.
Bana oturup yaptığın saçma yorumları silmekle vakit kaybettirme.
Ben inatçıyım. Oğlak burcuyum. Direnirim. Hatta abim avukat olduğundan üşenmem mahkemeye de veririm seni. Bu yorumları yazdığın bilgisayarların IP numaraları onda mevcut.
Bak bu oyun değil. Çık git bloğumdan.
Seninle harcadığım vakitte kızımı ne kadar özlediğimi yazacaktım oysa.
git kimsen istenmediğin yerde durma.

30 Temmuz 2009

Çalışan makine tamir edilir mi

Bkz. Uyuyan bebeğin ağzından emzik alınır mı
Bkz. Daha önce yaptın uyanacağını biliyorsun, aynı boku neden tekrar yiyorsun
Bkz. Sinir krizi geçiren bebek
Bkz. Tracy der ki "Nazlı bebekler uykuya çok hassastır kolayca meltdown yaşarlar"
Sonuç: Özür dilerim oğlum eşeklik ettim şimdi de seni sakinleştiremiyorum ağlıycam yahu

29 Temmuz 2009

2 bebekle tatil günlüğü Bölüm 2: Bebekle tatil için ipuçları

İki bebekle tatile gitmek için işinize yarayabilecek bilgiler:
1. Nereye gitmeli: Tatil köyü otel motel pansiyon 40 günlük bebek için zor. En iyisi varsa kendinizin ya da anne – teyze – halanızın yazlığına gitmek. Nedeni, evinizin sağladığı güven ortamını bebeklere sunabilmek. Çevrenizde size destek olacak büyüklerinizin olması, istediğiniz yemekleri pişirebilmeniz ve ihtiyaç malzemelerini temin edebilmeniz önemli.

2. Neler götürmeli: Her iki bebeğin yaşına göre değişir. Benimkilerin ikisi de üç yaşın alında olduğundan ilaçlar, havlu, termometre, şampuan sabun gibi bebek malzemeleri ortaktı. Ateş düşürücü, burun damlası ve Tuna’nın halen kullandığımız ilaçları dışında ilaç almadım, burada Damla’nın geçen yıldan kalan alerji ilaçları var ve yakında şehir merkezi ve birçok eczane de var. Bebek telsizimi aldım ve oldukça da sık kullandım. Biz terasta otururken bebeği içeride uyutunca mesela… Kıyafet konusunda abartmamakta yarar var, ne de olsa mecburen sıkça çamaşır yıkanıyor (bu sefer yıkamayayım diyordum ama battaniye, kundak bezi gibi hayati şeyler kirlenince mecbur yıkanıyor.. bu da evi otele tercih etmemizde etken). Mama sandalyemizden asla ayrılamazdık…Bu sefer her iki bebeğe de yatak götürmedim, Damla hanım artık park yatak yerine normal yatakta yatabiliyor, Tuna’yı da bebek arabasının yatak şekline dönüşebilen üst kısmında uyuttum. Damla hanıma bol bol mayo ve sudan çıkınca giymesi için plaj bornozu aldım. Ayakkabı götürmedim, kendime terlik, Damla’ya da Crocs ve suda giymesi için aldığım çakma crocsları getirdim. Sinek ilacı, güneş kremi, diş fırçası vs kişisel ihtiyaç listesini herkes kendilerine göre hazırlayabilir.

3. Ne kadar süreyle: Bunu ben de bilmeyerek gittik. Damla hanımın ihtiyacına ve benim dayanma kapasiteme göre bir ya da iki hafta olarak değişecekti… Sonuç: Biz bir hafta dayanabildik, Damla hanım hala orda.

4. Yöre olarak nereye: Akdeniz bu mevsimde bebekler için oldukça sıcak. Kumsalı olan, denizi temiz olan ve Türkiye’nin en temiz havasına sahip olan Altınoluk Edremit Ayvalık tarafları bence çok uygun.

5. Bebekle tatilden ne beklemeliyiz: Bence – ki oldukça cesur bir anneyimdir ve bebeklerimi heryere götürme, çocuğum var diye hayattan geri kalmama taraftarıyımdır- bebekle tatilden çok şey beklememek gerek. Önce beklentimizi netleştirelim: Bol güneş, deniz, sınırsızca yüzme, geceleri disko bar arayan biriyseniz başka zamana bırakın derim. Açıkçası benim beklentim kızımın deniz ve kumdan maksimum faydalanması, benimse temiz hava ve bahçeli bir evde İstanbul’un stresinden uzaklaşıp kafa dinlememdi. Bu anlamda gayet iyi gitti diyebilirim. Hatta fırsat buldukça, bebeği uyutup evdekilere emanet ederek bir iki kez denize bile gidebildim. Ama henüz kırk günlük bir bebekle tüm günü plajda güneşin altında geçirmek ya da gece geç saatlere kadar keyif yapmak hayalcilik olurdu. Hele de bir melek bebek ya da kitap bebek yerine Tuna gibi nazlı bebeğiniz varsa (bkz Tracy Hogg). Bu nedenle annem ve teyzem Damla ile plaja giderken ben de evde, sessiz ve huzurlu bir ortamda bebeğimin keyfini çıkardım. Onun keyfi yerindeyse arabasına koyup plaja ya da yürüyüşe gittim. Uyurken oturup sessiz terasta kitap okudum. Tatilin her anını yaşadım ve dinlendim kısacası … Akşam da bebekler uyuyunca ben de yattım.. Yeni günün neler getireceği belli olmaz ne de olsa :)
Taa ki Tuna’nın koliği abartıp beni de çileden çıkartıncaya kadar.. Bu da 7. günümüze denk geldi. İki gün boyunca onu sakinleştiremeyince, evdekileri daha fazla rahatsız etmemek ve kocacığımın desteğini alabilmek adına Tuna ile birlikte döndük.

Devamı: Tatilde kolik ağlamaları ile nasıl başetmeli? (Gerçi çok da fazla başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim ya)

28 Temmuz 2009

Uyumayı unutan bebek


Gece 4’te uyanıp sabah 6’da hala uyanık olan Tuna ne yapılır?
A) Kaynar kazana atılır, altına da odun atılır
B) Kapıcıya verilir o da kapıcı pazarında satar
C) Altınoluk’ta nasıl olup da gece emmek için bile uyanmadığına şaşılıp kalınır
D) 6’da güç bela uyuyakalınca o kadar masum görünür ki, koklayıp öperken geri uyandırılır
E) Hepsi.

Doğru cevap: E

27 Temmuz 2009

2 bebekle tatil günlüğü, Bölüm 1: Hazırlık

Tatil için yola çıktığımız günün sabahında dahi emin olmayarak gitmeye, ağırdan alarak yapıyorum hazırlıklarımı. 2 bebekle, tatile? Nasıl olacak, kocamsız, henüz 40 günlük olmuş ve henüz hiçbir düzeni olmayan oğlum ve 2 buçuk yaşına gelmemiş kızımla.. Annem de olmasa hiç cesaret edemem ve kızım denizi kumu çok sevmese… Ondan ayrılmayı göze alsam annemle ikisi gidecek ama evde oturduğum günlerde ona o kadar bağlandım ki iki günlük ayrılığı bile göze alamıyorum… Gidelim de hele bir, ilk gece denedik baktık olmuyor, ertesi gün babamızla döneriz biz de diyorum. Kısacası, giderken bile bilmiyorum kalıp kalmayacağımı.


Tatil benim için dinlenmek, huzur, sessizlik ve güzel bir deniz demek. Tatil köyünün amaçsız kalabalığı ya da gürültüsü, gece hayatı, havuz ve havuz başının çılgın (!) eğlencelerinden nefret edişim bundan.. Bu nedenle teyzemlerin Altınoluk’taki yazlığı benim için biçilmiş kaftan.
Türkiye’nin en güzel denizlerinden biri, sessiz sahil, uzun yürüyüşler, ev rahatı, bebeklerim için sığınmaya hazır ev huzuru, tatil planımın ihtiyaç listesini oluşturan bir adet anne ve teyze de eklenince, bu benim tek şansım galiba bu yıl tatil için. Eşim izin kullanamayacak zira…

Altınoluk'ta deniz bu renk, su şeffaf, dibi bu kadar net görünüyor...


Teyzeme defalarca soruyorum, bebek ağlamasına tolerans sınırınız ne, emin misiniz diye… Bize yıllardır kapılarını nasıl açtılarsa, bebeklerimize de sımsıcak açıyorlar, Damla hanım 4 aylıkken nasıl içten buyur ettilerse yine ediyorlar… (Bence onlar da emin değiller neler yaşayabileceğimizden, birlikte göreceğiz)..

Hazırlık aşaması zor ve uzun sürüyor.. Tek bebekle tatile giderken arabanın üzerine bagaj takmıştık, iki bebekle bize bir konteyner gerek… Ama ben daha deneyimliyim, pratik de bir insanım, hallederim. Nitekim, arabaya sığıyoruz.. (Kendim için sık sık Tefal gibi kadınım diyorum, ben her şeyi düşünürüm :) )… Hem evde kullandığımız her şeyden bir miktar alacağız, konforumuz eksilmeyecek, böylece üç valiz giysi – bebek bezi – malzemesi, hem iki bebek arabası, mama sandalyesi, kendimizinkiler ve teyzemlere aldığımız 4 plaj sandalyesi ve şemsiye, Damla hanımın scooter’ı (bisikletini alacaktım sığmadı), plaj oyuncaklarının durduğu çanta, kaç gün kalacağımızı bilemediğimden 10 şişe Vita Malt’ı koyduğum çanta, iki bebek araba koltuğu, iki bebek sırt çantası (klasik bebek çantalarını sevmediğimden sırt çantası kullanıyorum), bebek bezi paketleri, Damla hanımın kitapları, kendime bir iki kitap, bir de Tuna Bey’e pışş pışş ve fön cd’lerimizi dinletmek için portable cd çalarımız olmadığından cd-man ve iki kocaman hoparlörden oluşan sistemi koyduğumuz koca torbayı ekleyince, eeee… İnanılmaz ama arabaya sığdık! İki kadın bir adam iki bebek ve tüm bu eşyalar… Ha bir de market alışverişi yaptık, aldıklarımızı koyduğumuz koca koli vardı….. Bu bağlamda kızımın bisikleti sığmadı diye sızlanamadım bile, ama buraya varınca scooter’ı görünce nasıl sevindim, zira bir oyuncak bebek bile alacak yer kalmayan bagajda kocam beni sevindirmek için koca scooter’ı sığdırmış :)

Yola çıkmadan bir önceki gün, iki bebeğimi uyuttuktan sonra çantaları hazırlamak ve hiçbirşey unutmamak için gece bire kadar uğraştım, ikide de uyanıp yola çıktık. Bebekler yolda uyusun ve rahat edelim’di düşüncemiz.. Ama sabah altıda ikisi de dikildi ve yolun bir kısmı zor geçti… Ama yine de umduğumdan kolaydı diyebilirim… Yolda iki saatten fazla uyuyamadığımdan buraya vardığımızda epey yorgundum… Buna nazlı bir bebek (bkz: Tracy) olan oğlumun gün boyunca ağlaması tuz biber ekti.. Neyse ki ilk gün kocam yanımdaydı ve bu ağlamaların dindirilmesinde büyük rol oynadı. Gece Tuna’nın koliği tuttu, oldukça geç bir saate kadar uyuyamadı ve ağlamasını sakinleştiremedik bir türlü. Sanırım yol yorgunluğu ve ortam değişikliğinden nazlı bir bebek olarak oldukça fazla etkilenmişti.
Resimde: Ağlayan Tuna.... buna çıldırmış ve ağlamaktan kendini kaybetmiş Tuna da diyebiliriz (Kolikli bebeği olanların yabancı olmadığı bir resim)

Damla hanım anneannesiyle oldukça iyi idare etti, hiç sorun çıkarmadı. Ben, akşam, bu kadar çok ağlayan bir Tuna ile tek başıma babası olmadan başedemeyeceğime karar verdim ve ertesi gün kocamla eve dönmeye, annemi kızımla burada bırakmaya karar vererek yattık….


Bu arada merak eden olursa, biz de 1 hafta kaldık, ertesi gün dönmedik... Devamını da anlatacağım...
Hatta oldukça da iyi vakit geçirdik... Uzun güzel sabah yürüyüşleri ile

Kızımla bol bol okuduğumuz kitaplarla...


Yarın: İlk günden eve götürülecek önemli notlar ve iki bebekle tatile gitmek için işinize yarayabilecek bilgiler
Aha da bu evi de satın almak istiyorum sponsor arıyorum:


(Ama henüz satılık değil)

17 Temmuz 2009

Oğluma ilk mektup


Canım, güzel yüzlü, melek kokulu oğlum...
40 günlük oldun.. Her gün ne kadar şükredeceğimi şaşırtıyorsunuz bana.. Bilsen bu nasıl bir duygu..
Bak şu an sabahın 7'si ve ben gece 3'ten beri uyanığım, ağlıyorsun ve uyumuyorsun.. Ben yine de şükrediyorum hayatımıza geldiğin için, bizi varlığınla mutlandırdığın için..
Geleceğini öğrendiğimizde ilk tepki olarak gülmüştük babanla.. Biliyor musun, şaşırmadık galiba hiç, sanki zaten gelmeliydin, erken de değildi, tam zamanıydı, bir melekle dünyamız ne kadar şenlenmişti, iki tanesi hediyelerin en güzeli olurdu, evet evet şaşırmamıştık.. Oysa bu sayfalara önceden yazdıklarımı okursan, ablanın geliş hikayesini, senin varlığın mucizenin ta kendisiydi bizim için....
Tıpkı ablana benziyorsun, sana baktıkça iki sene evvel onu kucağıma aldığım günler gözümün önüne geliyor, ne çabuk geçiyor zaman. Hele seni kokladıkça, galiba gerçekten cennet kokusu bu, biliyor musun, seni kokladıkça zaman duruyor, bazen sen çığlık çığlığa ağlarken kendimi seni öpüp koklarken buluyorum, deli miyim diyorum sonra, sonra da bu ağlamalar kolik dönemi geçince bitecek ama o zaman bu koku da gitmiş olacak, kokla öp doya doya diyorum. Hatta geçen gün babana bakıp, Tuna büyüyünce bir tane daha yapalım mı dedim, güldü (hayır demedi) çıldırmış olmalıyız sanırım.
Bu zor günleri de atlatacağız, uykusuz geceleri, düzene gireceğiz, inşallah herşey yoluna girecek.. ama biliyorum ki hayat inişli çıkışlı.. Hastalıklarımız olacak, sağlıklı günlerimiz, daha iyi ve daha kötü günlerimiz. Tek değişmeyen sana olan sevgim(iz) olacak. Oğlum, biliyor musun, bu sevgi gerçekten paylaştıkça çoğalan tuhaf bir duyguymuş. İkinci çocuğumuzun olması Damla kuşuma haksızlık gibi gelirdi, o daha bebekti, sevgimizi paylaşmak zorunda kalacakmış gibi gelirdi, ama inan bana sen olduktan sonra onu da daha çok daha da çok seviyorum sanki.. Sizlerin varlığınızla ödüllendirildik sanki. Çok şükür. Çok şükür.
Allah'ım isteyen herkese güzel evlatlar versin, bu duyguyu yaşatsın.
Kafam karışık biraz, uykum da var çok, ama yine de yazmak istedim sana, 40 günlük olduk artık, sen artık yeni doğmuş minik bebeklikten çocukluğa geçtin, ben de loğusalıktan çıkıp anneliğe... İnşallah çok güzel günler yaşarız birlikte, hep beraber, ağzımızın tadıyla, huzurumuzla.. Dünkü gibi, sevenlerimiz yanımızda olur hep, herkesin iyi dilekleri üzerimizde olur... İnşallah dün mevlüdümüzü okuyan ve adını koyan hocanın duasındaki gibi, hayırlı bir evlat olursun, adınla yaşarsın, inşallah iki cihanda aziz olursun oğlum. İnşallah bunları yazarken döktüğüm gözyaşları gibi, sen de hep sadece sevinç gözyaşları dökersin hayatın boyu.
İyi ki doğdun oğlum. Hoşgeldin hayatımıza.

16 Temmuz 2009

Tuna kuşu


Nihan teyzeye özel :) (İstek üzerine)

12 Temmuz 2009

10 Temmuz 2009

Meme başı çatlağını önlemenin yolları

Meme başı çatlağı olmayan nasıl bir acı olduğunu bilemez.. Emzirmek işkenceye dönüşür ve bebek uyanıp acıkıp ağlamasın diye dua edersiniz. Ayağınızı duvara dayayıp (ya da bu eziyete tanıklık edecek kadar sizi seven birinin ayağına;) ) var gücünüzle itip, elinizle koltuğu ya da birinin elini sıkıp bir yandan da ağlayarak ya da acıdan bağırarak emzirirsiniz. Emzirmeyi bırakmayı defalarca düşünürsünüz. Meme başının bebeğin emdiği kısmı soyulmuş, alttan yeni bir deri tabakası çıkmıştır ve her emmede kanamakta ve yara yeniden açılmaktadır: Günde 8 defa!
Ne yaparsanız yapın iyileşmez. Sürekli aynı travmaya maruz kalan bir yara nasıl iyileşsin.. Sizi temin ederim ki, piyasada bulunan, bizim hastalara reçete ettiğimiz hiçbir ilaç bu yaraları iyileştiremiyor ve en az 2-3 ay sürüyor bu işkence.
Çektiğim acılara birebir tanıklık eden sevgilim bile, geçen Tuna Bey kendi kolunu cop diye kapıp emip morarttiğinda, "şimdi anca anlıyorum seni, bir kez emince bu kadar morardı, her an emse kimbilir nasıl olurdu" dedi..
İşte ben burada insanlık namına, bu yaraların oluşmasını önlemek için neler yapılabileceğini yazacağım. :))
Herşeyden önce, ben tüm hamileliğim boyunca Lanolinli krem kullandım (piyasa isimlerinden de bildiklerimi yazayım: Lansinoh, Lanoise (bende bu ikincisi vardı onu kullandım).
Bunun amacı meme başını sertleştirmek ve travmaya hazırlamak. Bunun yerine E vitamini kapsülünü de açıp günde 1 kez meme başına uygulayabilirsiniz, yalnız en az doğumdan 3 ay önce başlamak gerek...
Doğum günü ilk emzirmenin doğru pozisyonda olması çok önemli. Pozisyonu vs anlatmayacağım ama doğru tutuş sağlamada bebek hemşireleri yardım ediyor. Buradan sonra kritik olan meme başının kuru tutulması. Göğüs pedlerini kullanmak için bu aşama erken. İlk birkaç gün meme kalkanı denen, oldukça komik görünen, emzirme sütyeninin içinde füzeye benzeyen şeyler var, %100 kuru tutuyor (Avent ve Chicco'da var bildiğim). Daha da güzeli, meme başını açıkta bırakıp havayla kurutmak (bunun için, hastanede pek mümkün değil ya, amazon gibi gezmek gerek, bir tülbent göğüslerin üstüne örtülebilir)..
Benim hastanedeki hemşireler önermediler ama benim ilk seferinde hayatımı kurtaran bu sefer de bence yara olmasını önleyen, herkese mutlaka önerdiğim, karbonatlı su ile temizlemek. Ben ilkinde çok çektiğim ve karbonatla yaşama geri döndüğüm için bu sefer yara olmasın diye çook uğraştım. Her emzirmeden önce ve sonra ılık karbonatlı su ile silip biraz anne sütü ile ıslatıp füze kalkanları (!) taktım. Mümkün olduğu seferlerde açık kurumaya bıraktım. Dediğim gibi ilk birkaç gün çok önemli, yara hemen oluyor çünkü.
Yara olmasa bile acıma hissi çooook belirgin ve bir süre (en az 2 hafta) devam ediyor.. Korkmayın, geçecek, karbonatla silmeye devam. Bu aşamada her emzirmeden sonra lanolinli krem ya da alternetif olarak Du'it, Mustela, Mothercare nipple cream gibi piyasada bulunan meme başı kremlerini sürebilirsiniz rahatlatsın diye (ben hepsini denedim, hiçbiri işe yaramadı. Ama bünyeden bünyeye farkedebilir)..
Bu sefer kazasız atlattım çok şükür.
Sizde hiç yara olmamış olabilir, şanslısınız..
Ya da "bana olmaz" dediniz ve yukarıdaki önlemleri almadınız, yara oldu.
Ben geçen sefer üç ay acı çektikten sonra şöyle iyileştirebilmiştim yaralarımı: Önce yoğun bir karbonatlı su kürü (başta çok yakıyor, pişiriyor çünkü), her seferinde epitelizan skatrizan bir krem sürülüp kurutulmalı (Bepanthene plus, Garmastan ve benzerleri var.. Ama bende işe yaramadılar. Almanya'dan bitkisel bir krem gönderdi arkadaşım, güllü, Rosatum Heilsalbe, ancak bununla iyileşti).. Yara olmadan da acıdığı dönemde bepanten vs. yumuşatıp acısını azaltabilir. Unutmayın bu son gruptakileri emzirmeden önce iyice temizlemek gerek..
Umarım deneyimlerim birilerinin işine yarar :)
bir de unutmayın: %100 anne sütü :))

EDIT: Tuna Bey'den tam üç gün büyük olan Mete Beyi'in annesi olan halamızdan meme başı çatlağı ilacı için mucize formül (biz ayva bulamadığımızdan yapamadık ama bu formül bana mantıklı geldi, benim Wala Rosatum kremimde de gül var): ayva çekirdeğini gül suyunda üç gün beklet, jel haline geliyormuş, meme başına sür.

3 Temmuz 2009

5 Sevgi Dili - ALINTI

...
"Aşık olma deneyimini olduğu gibi, yani geçici bir duygusal yükselme olarak kabul edebilir ve artık eşimizle birlikte gerçek sevgiyi kovalayabiliriz. Bu tür sevgi, doğası itibarıyla duygusaldır fakat tutkulu değildir. Aklı ve duyguyu birleştiren bir sevgidir. İradeye bağlı bir eylemdir ve disiplin gerektirir. Kişisel gelişim ihtiyacını kabul eder. En temel duygusal gereksinmemiz aşık olmak değil, birbirimiz tarafından gerçekten sevilmek; sevginin içgüdüyle değil, akıl ve seçimle büyüdüğünü bilmektir." "Benim, beni sevmeyi seçen, bende sevilmeye değer birşey gören biri tarafından sevilmeye ihtiyacım var."
"Bu tür sevgi çaba ve disiplin ister. Bu, enerjinizi çaba göstererek ve karşınızdaki kişinin de yararlanacağı şekilde sarf etme seçimidir. Sizin çabanız sayesinde karşınızdaki kişinin yaşamının zenginleştiğini bilmek, sizde de bir tatmin duygusu oluşturacaktır. Bu, aşık olma deneyiminin sevinçten uçma duygusunu gerektirmez. Gerçekte, aşık olma deneyimi vadesini tamamlamadan gerçek sevgi başlayamaz."
"Akılcı ve iradeli sevgi... Bilgelerin bizi hep davet ettiği sevgidir."
Gary Chapman, 5 Sevgi Dili

1. Onay sözleri
2. Nitelikli beraberlik
3. Armağan alma
4. Hizmet davranışları
5. Fiziksel temas

Benden not: Bu kitabı 2. kez okuyorum; üzerinde çalışacağım..

1 Temmuz 2009

Anne - kız saati


Zaman buldukça, "iyi fikirler"imi burada, beni okuduğunu tahmin ettiğim (ama kim olduklarını bilemediğim :) ) kişilerle paylaşacağım.. Belki birilerinin daha işine yarar..

"İşine yaramak" bence iki yaşında çocuğu olan her anne-babanın bildiği bir terim. Zira herhangi bir şey, bir yol, bir yöntem, krizleri atlatmada, iki yaş dönemini daha kolay geçirmede en fazla "işe yarar" ve o da muhtemelen geçici bir süre ile...

Neyse.. Gelelim "anne-kız saati"ne.

Damla hanımın uyku saatleri, son zamanlarda iyice çığrından çıkmıştı. Gündüz ve gece, uyumamak için direniyor, yatağa yatmamak için ağlıyor, bağırıyor, kaçıyordu. Ben de hamileliğimin son dönemlerinde olmam nedeniyle rahat hareket edemiyor, onu zaptedemiyor ve çok zorlanıyordum. Gündüz uyutma işini hepten anneme devretmiştim, geceleri ise bir saatlik bir mücadelenin ardından uyumaya ikna olup, beş dakika içinde kendi kendine uyuyordu (Damla'nın uykuya dalmada bir sorunu yoktu, kendi kendine uyumayı da biliyor. Tek sorun uyumaya ikna olmasındaydı.)

Oysa uyku saatleri benim için çok özeldi, kızımla başbaşa kalabildiğim, banyodan sonra onu öpüp koklayabildiğim, doya doya gördüğüm - ikimize özel- tek saatler bunlardı. Bunu onun da bilmesinin nasıl olacağını düşündüm bir gün. Özellikle bebek doğduktan sonra kızımla başbaşa kaldığımız saatler iyice azaldığından, uyku saatlerimizin bize özel olduğunu ve çok kıymetli olduğunu ona da anlatmaya karar verdim.

Tabii lansman her zaman önemlidir (derim ben hep:) ). Önce bunun için güzel bir reklam kampanyası düşündüm. Adını "anne-kız saati" koyduğum yeni bir uyku ritüeli yarattım Damla için. Önce gece uykusundan başladık. Birgün ona, bundan sonra onu sadece benim uyutacağımı ve uykudan önceki bir saati başbaşa geçireceğimizi, bunun adının "anne - kız saati" olduğunu ve kimsenin bu saatte odamıza giremeyeceğini, bizden birşey isteyemeyeceğini, ne istersek yapabileceğimizi anlattım. Saatimiz sütümüzü içtikten ve beraber seçtiğimiz bir Ayşegül kitabını (kitabın Ayşegül olması başta önemliydi çünkü ritüeller net ve sınırları belirli olmalı.. Artık başka kitaplar da okuyoruz) yatağında okuduktan sonra uyku ile sona erecekti. Önemli bir kural ise ağlamanın yasak olduğu ve ağlayarak saatimizi bozmaması gerektiğiydi.

Başlangıçta, Damla hanım algılayıncaya kadar bir iki gün bocaladık. Ama örneğin babası geldiğinde odamıza almayarak, Tuna ağladığında ona şu anda babasının bakacağını çünkü bu saat boyunca benim Damla'ya ait olduğumu söyleyerek vs. ritüelimizin önemini pekiştirdik.

Bir kaç gün sonra Damla olayı tamamen kavradı. Saatimizin tadını çıkarmaya başladı. Ona vermek istediğim mesajı almıştı. Gün boyunca ne olursa olsun, ne kadar az görüşürsek ya da ben bebekle ne kadar ilgilenirsem ilgileneyim, yatma saati geldiğinde annesi en az bir saat boyunca sadece ona ait olacaktı.

Dün gece uyku saatine 15 dk kala üç kez "anne - kız saati daha gelmedi mi" diye sordu. Bu da bana doğru yolda olduğumuzu gösterdi.

Artık kitabımız bitince kendi kendine yatıyor, Pony'sini eline alıp beş ya da en geç on dakika içinde uyuyor. Bu sırada ben de o uyuyana kadar odasında bekliyorum. Bu arada da bir kez çiş ya da su bahanesi ile şansını denemeye devam ediyor.

Ama çok şükür (belki de şimdilik?) bu fikir işe yaradı, hem kızımın uyku öncesi sendromları azaldı hem de bana onunla başbaşa ve çook keyifli bir saat geçirme fırsatı verdi.

28 Haziran 2009

Buyrun bakalım: Süper anneanne


Buyrun bakalım: Süper anneanne... Beni yetiştiren ve benim doğurduğumu yetiştiren...,
Bundan sonra (söz verdi) hepimizi yetiştirecek.. Yazacak yani...
EDIT: Süper anneanne ilk yazısını (nihayet) yazdı.. Dünden bu yana ziyaret eden 57 kişiyi yeniden bekler :))