Buyrun, ben

Buyrun, ben
ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2016

Yeniden blog yazmak mı? Pek sanmam.

Yeniden mi? Pek sanmam vaktim yok..
Ama bilgisayarım hatırladı bak, girerken şifre sormadı, hayalin blogları diye açıverdi sayfayı!
Yaş günüm yaklaştıkça bir blog yazma gelir bana.. Bu her yıl böyle oluyor. Bir iki yazıyorum sonra bırakıyorum. Bugünlerde tekrardan bir blog yazma modası oldu sanki (ya da bana öyle geldi) ve çevremde neden blog yazmadığımı soranlar arttı.
Yazmışlığım var benim. Yıllarca. Sayfalarca, sözlerce, anılarca. Ama sonra sıkıldım.
Ama bir yandan da, hep "çok güzel şeyler yazan biri olmak istemişliğim" var. Gerçi sıradanlığın bir tık üzerine geçebilmiş değil yazdıklarım, ama bende bir yazdıkça rahatlama, hafifleme hali olmuyor değil.
Sonra dedim ki bugün, madem içinden geliyor, yaz kızım. Üşenme. Dök içindekileri kurtul. Hazır bloğun artık eskisi kadar takip edilmiyorken, kendine anlatıyormuş gibi olacak.
Kendime notlar gibi, günlük gibi, çocuklarım büyüdükçe beni tanısınlar diye gibi, hadi bismillah madem.
Konusuz başladım konuya gireyim. Bakalım 40 yaklaştıkça (günler kala) neleri farketmişim, bir toparlayayım..
Mesela, tam şu an, klavyenin otomatik düzelticisine ne kadar alıştığımı farkettim. Bir zamanlar kağıt kalemle yazmayı özleyenler gibi, bilgisayarda yazmayı ne kadar özlediğimi farkettim – ki son zamanlarda herşeyi cep telefonuna yazıyor ve baş ucu çekmecemde duran günlüğüme ne kadaaar uzun zamandır yazmıyorum evet.
Artık en azından yap(a)mayacağım şeylere karar verip, bir kenara maddeleyip sonra da ah gene yapamadım demek yerine, kendime yapabileceğim kadar söz verir oldum. Yani kararlılık düzeyimi artır(a)madım ama en azından farkındalığımı artırdım. Nasıl oluyorsa, koşu bandına (hemen hemen) her gün çıkıyorum örneğin. Her gün çıkacağım deyip tüh çıkamadım diye üzülmek yerine, çıkabildiğim kadar sık çıkacağım diyorum kendime. Böylelikle yapamadığım yürüyüşlere üzülmüyor, yapabildiğim yürüyüşlere seviniyorum. Diyet yapacağım deyip (hiç bitmiyor ki), her bozduğumda üzülmek yerine, daha sağlıklı besleneceğim deyip, her yediğim sağlıklı öğünden sonra seviniyorum.
Yine yeni yaşımda kendimi yine yeniden sevmeye başladım gibi. İnsanın farkındalığı her yaşla biraz daha artar mı, ne enteresan. Bir yaş sonra bir önceki yaşta meğer ne kadar cahil olduğunu farkeder mi insan.. Tekamül ne acayip bir şey..
Bir de çok enteresan bir şey daha var ki, bundan bir iki sayfa değil bir blog dolusu bahsedesim var.. Şu doğum işi ne acayip bir mucize..
Her doğum bir mucize.
Ben kaç yıllık kadın doğumcu oldum, hala her doğumdan sonra ağlar mı insan yahu.. Benim aklım ermiyor, nokta kadar bir bebek ama kalbi atıyor, sonra büyüyor, eller ayaklar parmaklar çıkıyor, ama hep birelde beş parmak, nasıl oluyor da oluyor?! Sonra bu büyüyüp insan oluyor, sonra annesinden o minik kafasını ittire ittire doğuyor, ondan sonra nedenini bilmese de refleks olarak meme emiyor, büyüyor. Sonra yürüyerek gelip beni öpüyor falan.
Çok şaşırıyorum. Neden her seferinde şaşırıyorum biliyor musun sevgili okuyucu? Her seferinde nasıl da aynı sırayla aynı detaylarla olabildiğini anlamaya benim küçük beynim yetmiyor da ondan. Sınırlı algılama ve anlama kapasitem bu mucizeyi içine alamıyor, tekrarlanabilirliği çok ürkütücü geliyor. Allah’ın büyüklüğünün izlerini günlük yaşantıda görmek beni değişik hissettiriyor.
İşte hayatın anlamı, tesadüf diye bir şey yok, benim bu işi seçmem tesadüf olamaz, bu da benim tekamül sürecimle ilgili sanırım, böyle böyle eğitiliyorum galiba.
Biraz ordan biraz burdan içimden geldiği gibi oldu bugün.

Mucizeler dünyasına, hayal alanıma yeniden hoşgeldiniz öyleyse.

11 Ocak 2013

37 yaşım, yeni yaşamım. Tarihe not düşmek için yazıyorum.

37 yaşındayım.
Kadın Doğum Uzmanıyım.
Evli, iki çocuk annesiyim.
An itibariyle 59 buçuktan 60 kiloyum. Son on yıldakinden daha ince görünüyorum.
Saçlarımın çoğu beyaz, genelde kızıl ya da kahve rengin arkasına saklanıyorlar.
18 tane dolgulu dişim var. Onlara hayatım boyunca baktığımdan daha iyi bakıyorum (diş ipi, ara yüz fırçası, antibakteriyel solüsyon, falan.)
Bodrum’da yaşıyor, Acıbadem Hastanesi’nde çalışıyorum.
Yıllardır yazdığım bir bloğum (burası), yeni açtığım bir kişisel web sitem var (www.aybalaakil.com).
Bi sürü kitabım var, kişisel gelişim kitapları okumayı en çok seviyorum.
Kişisel gelişiyorum.
Almanca öğrenmeye bininci kez başladım. Bu kez kararlıyım.
Reiki yapıyorum, çok güvendiğim bir Reiki hocam var.
Yogaya tekrar başladım, çok sevdiğim bir yoga hocam var.
Piyano çalmayı öğrenmek istediğime karar verdim, kızımın piyano hocasıyla konuştum, baharda başlıyoruz.
Artık genelde topuklu ayakkabı giyiyorum.
Ben istemediğim sürece bana ve aileme nazar değemez, farkındayım.
Sevgilim de yanımda, birlikteyiz artık.
Kızım ilkokula başladı bu yıl, okumayı öğrendi sayılır, ama farkettim ki epeyce büyüdü son aylarda. Dün beni odasından gönderip ödevini tek başına yaptı.
Küçük oğlum yuvaya gidiyor, gittikçe daha sevimli oluyor. Ona hiç kızamıyorum, kızıma haksızlık oluyor sanırım.
Annem de Bodrum’a taşınıyor. Küçük bir kaza geçirdiği için bugünlerde yatıyor ama çok heyecanlı, o da yeni hayatına adım atıyor.
Kardeşlerimi hayatım boyunca olduğundan daha çok seviyorum. Çok özlüyorum. Bu hafta geliyorlar neyse ki…
Kardeşim gibi gördüğüm Gamzem çok uzakta, farkettim ki onu da çok özlüyorum.
Bugün itibariyle 37 yaşım bitti.
Bu yazdıklarımdan ibaretim.
Mutluyum.
Olmak istediğim yerdeyim.
Farkındayım, şükrediyorum hepsi için.
İyi ki varım, iyi ki doğdum.

16 Nisan 2012

Yoğun bakımın kapısındaki koltuk

Bordoydu. Kocamandı. Ayak uzatma yeri vardı, arkaya yaslanınca kocaman rahat bir baba koltuğu gibi oluyordu.. Gerçi çoğunun ayak uzatma yeri kırılmıştı, ama olsun. Gene de yumuşacıktı. İçine gömülüyordun, uzun oturunca.
Gerçi kokuyorlardı hepsi. Üzerlerine ter, kan, uyku, gözyaşı kokuları sinmişti. Ama temiz pikelerine dolanırsan pek ala sabaha kadar mışıl mışıl uyuyabiliyordun.
Mesela, Aliksanla ben, sabaha kadar uyurduk aralıksız üzerlerinde, yeter ki yakın olalım yoğun bakıma. Bizim enerjimiz ulaşsın içeriye de, eksilmeden..
Aslında Aliksan büyük bordo koltuklarda değil, yanyana duran küçük yeşil koltuklarda uyumayı tercih ederdi. Bordo koltuklarda nasıl olup da uyuyabildiğime şaşardı. Oysa çok rahatlardı bence.
Tam 40 gün kahrımı çekmediler mi ne de olsa?
Ama bir gece, tek başımayken, Aliksan da yokken, Bilal de yokken, onyedinci gece miydi desem, yirminci gece miydi, bastı beni o bordo koltuklar.
Belki de motor kazası yapıp ölmek üzere olan çocuğun yakınlarıydı basan. Ya da asansör boşluğuna düşüp beyin ölümü olan gencin yakınları mıydı.. tam hatırlamıyorum. Onların sürekli çalan telefonu ve her telefona, "çok ağır durumu, umut yok" demeleri, beynimin kıvrımları arasında bazı nöronları ateşleyip durmuştu. Yahu, biz hiç umut yok demiş miydik? Bu ne demekti "umut yok"? Umut Allah'tan değil mi, sınırsız değil mi?
Ama gece ilerledikçe ve ben yoğun bakımın önündeki bekleme odasındaki bordo koltukta uyumaya çalışırken, onlar sürekli umut yok dedikçe, ben de umudumu kaçırdım elimden... Bastı geldi içime korku. Gece sabaha dönmeye yüz tuttu ama benim yüzüm gittikçe karardı. Umut olmaz mı, ya yoksa hakkaten, ya bişey olursa, ya... Ya kardeşim kurtulamazsa.. Ya hakkaten umut yoksa...
Öbür yarımı aradım, bacımı, beşyüz metre uzağımda olması yetmedi, gel dedim, yakınımda ol. Umut var de bana, elimden tut, ya umut yoksa dedim. Hastane bahçesi hatırlar mı acaba, ama her söz evrene yazılmıyor muydu, durmuyor muydu bir yerlerde, o zaman bahçede bağıra bağıra ağlayışım da duruyordur gökyüzünde bir yerde, ya umut yoksa diye....
Sonra geri geldi. Çok şükür umudum geri geldi.
Kardeşim de geldi.
Çok şükür.

27 Mart 2012

İstanbul'da kaç gün yeter?

Bir hafta yetmedi, orası kesin... Anneme mi doyayım, bahçede güneşli bahar günlerinin tadını mı çıkarayım, kardeşlerimle vakit mi geçireyim, arkadaşlarımı mı göreyim, İstanbul'u mu, özlediğim yerlere mi gideyim, şaşırdım kaldım. Maymun iştahlı bir çocuk gibi oradan oraya savruldum. İstanbul kazan ben kepçe dolandım durdum, ne doydum ne de bişey anladım. Kısacık geçti bir hafta..
Kapalıçarşı'ya, Eminönü'ne gidemedim mesela.. Beşiktaş sokaklarında, Bebek'te deniz kıyısında yürüyemedim. Üsküdar'dan motorla Beşiktaş'a geçemedim. Kızımı Deniz Anaokulu'na götüremedim, köşelerde saklanmış dükkanlarımdan, Ali'den Suat'tan alışverişe gidemedim. Emirgan'da kahvaltı edemedim. İstiklal'e çıkamadım.
Yahu ne yaptım ben o zaman? Haftalar öncesinden söz verdiğim gibi bebeklerimi Dinozor Parkı'na götürdüm (ne cesaret, arabasız iki bebek dört büyükle Koşuyolu'ndan Bayrampaşa'ya gitmek)... Sonra Forum'a gitmişken İkea & HM klasiği. Ertesi günüm de küçük gelen kıyafetleri değiştirmek için aynı yolu tepmekle geçti.. Bu kez taksiye binmedim ama, güya toplu taşımayı kullandım, topa dizecektim az daha. Aynı hattaki metro - tramvay - metrobüsü kullanmak için 5 aktarma yapıp beş kez bilet atıp rezil oldum kısacası..
İstanbul'dan soğumadım ama trafiğine epeyce iyi söylendim.
Arkadaşlarımı görmeye çalıştım elimden geldiğince, kısa kısa da olsa... Söylene söylene onları arkamda bırakıp İstanbul'dan ayrılmak zorunda kaldığım için.
Sonra prensesimin beş yaş doğumgünü partisini yaptık, güzel bir partiydi, şahane geçti. Güneş de bizimleydi annemlerin nefis bahçesinde, sevdiklerimiz de...
Ne ara büyüdüğünü anlayamadığımız miniklerimiz.... Siz ne ara doğdunuz da ne ara bu kadar oldunuz?
Canım arkadaşlarım ne iyi ettiniz de geldiniz, nasıl özlemişim tek tek hepinizi..
Canım annem, gene neler döktürdün, yedirdin içirdin bizi... Nefis bir partiydi, sayende.
Nasıl da mutluyum, yüzümden belli değil mi? Çok şükür, bu güzelliklere, bebeklere, bu aileye arkadaşlara sahip olduğum için.

5 Mart 2012

Çocukların çerçeveleri

Blogcu Anne Elif'in bu yazısını okurken, bunu ne zamandır yazmak istediğimi farkettim.
Çocuklar kendi sınırlarını çizemediklerinden, ama daima sınırlara ihtiyaç duyduklarından, onlar için en doğru çerçeveleri anne babaları çizmeli ve hazırlamalıdır.
Bunu hep sağımdaki solumdakilere anlatıyorum - da anlıyorlar mı, ayrı. Herkes istediği kadarını anlıyor, istemediğini es geçiyor. Sonrası malum.

Aslında Elif gayet bilimsel ve doyurucu açıklamış. Mesela Dr Ferber'in kitabı benim yıllarca başucu kitabım olmuştur, o vakitler Türkiye'de yoktu, taa Amerika'dan getirmiştim.

Demem o ki, çocuklar kendi çerçevelerini çizecek olgunlukta olmadıklarından - ve daima çerçeveler içinde daha rahat, mutlu ve huzurlu olduklarından, onlar için doğru çerçeveleri hazırlamak gerek.. Dünya onların minicik bedenlerine çook büyük; eğer sınırları olmazsa, kendi sınırlarını yaratmayı bilemeyeceklerinden şaşırıp kalıyorlar. Bununla sadece fiziksel sınırları kastetmiyorum... Davranış, düşünüş ne bileyim her anlamda çerçevelere ihtiyaç duyuyorlar.
İki çocuğumda da deneyimlediğim herşey de bunu doğrular.
Basit örnekler:
Televizyonu sadece iki çizgi filmle sınırlamazsanız sonsuza dek izlemek için ağlarlar, inanın bana hep onlar kazanır ve o TV hiç kapanmaz. Sonunda, ne kadar çok izlerlerse o kadar hırçın, o kadar huysuz ve kavgacı olurlar ve o gün aldıkları zararlı ışınların fazlalığı da cabası (benim kızım fazla TV izleyince yüzü kıpkırmızı oluyor ve daha huzursuz oluyor, uyuyamıyor, sürekli ağlıyor o gün.)
Örneğin yatma saati için bir çerçeve çizmezseniz, her gece kendi istediği saatte yatmak için diretir, ne kadar geç yatarsa o kadar aksi ve yorgun kalkar, ertesi gün daha huysuz olur. Çocuk uykunun ne kadar önemli ve gerekli olduğunu bilemez, ona rehberlik etmeli ve önemli belli başlı doğruları biz öğretmeliyiz.
Benim çocuklarım mükemmel demiyorum. Ama onlarla tek ilgilenen ben olabildiğim sürece (bu iş yoğunluğunda çok sık olamasa da), uykuları yemekleri TV saatleri nispeten düzenli, daha az huysuzluk yapıyorlar ve sıklıkla benimle işbirliği içinde oluyorlar. En azından, sınırlamadığım konularda takıldıklarında, kafamı duvarlara vurmuyorum, onlara hak veriyorum. Bilemezler ki, öğrenme aşamasındalar diyorum.
Aslında bu konuda söyleyeceklerim bitmedi.

2 Mart 2012

Bir kapı kapanır, başka bir kapı açılır

Bir gün bir şey olmadı diye çok fazla üzülürken.. ve üzülmekten alternatifleri net olarak düşünemezken.. acele karar verme bir üstüne uyu derken..
Sabah uyanınca, daha iyi bir B planının daha iyi olduğunu farkedince.. hele de hayata geçirme yolunda attığın adım yere sağlam basınca.. Olmasına ramak kalınca istediğin bir şeyin..
Bir bakarsın.. Leuven olmaz da.. Strasbourg oluverir. Bu yüzden,
Çok sevinince....
Şükrederken Allah'a...
Demeli ki...
Bir kapı kapanır.. başka bir kapı açılır.
Bunu hep hatırlamalı, üzülürken bile. Çünkü her zaman kapanan kapılar üzüntüyle kapanıyor ya.. Üzüntüden bunu düşünemeyip ağlamak yerine vardır bi hayır demeyi bilmeli.
Değil mi?

26 Şubat 2012

Sana neden...?

Aslında başka bir yazı hazırlamıştım. Polikliniğimde, gelen hastaların çocukları oynasın diye koyduğum oyuncağın resmini çekmiştim, onunla ilgili, işimle ilgili, işime bir şeyler katarak çalışmayı çok sevdiğimle ilgili iki çift laf edecektim. Ama o fotoğrafı yükleyemedim.
Derken, şu oldu:
Dün bir kursa gittik efendim biz. Orada, çok eski bir arkadaşım vardır, 15 yıllık falan, okuldan, kendisi doçentlik sınavına girecek, şu anda da yardımcı doçent. Bilmeyenler için söyleyeyim, yardımcı doçent olmak için şu an Türkiye'de daha ziyade, dekan, rektör, hoca, klinik şefi, vs tanıdığın olmalı. Yani öyle ben çok çalıştım, hadi bana bir kadro en çok %40-50 (iyimser bir oran!). Bunu da bilen bilir. Gerisi, eş durumundan anlayacağınız...
Neyse, bu arkadaşın asistanları ona abla diyorlar diye, espri olsun diye dedim ki, "ya hepsi sana abla diyor, ben de senle aynı yaştayım bana abla diyen yok..."
Şöyle dedi:
"Bana konumumdan dolayı abla diyorlar, sana niye desinler ki?"
Tabii bana kal geldi, bişey diyemedim. Sustum.
Sonra cümlenin devamını okudum içimden (sen nesin ki? perifer devlet hastanesinde düz uzmansın.. Hiç bir sıfatın yok. Asla doçent olamayacaksın. Oysa ben, ulu bir doçent adayıyım. Koskoca hocayım. Benim altımda bisürü asistan, uzman, vs var. Üstüm ben üst.)

Aslında kızmaya hakkım yok, zira herkes tercihleriyle yaşar. Ben ihtisas sınavında hiç ünv. kadrosu yazmadım, düşünmedim. Makale yazmayı seviyorum, biliyorum hatta "düz devlet hastanesi"nden yayınlanmış yayınım da var. Ama kocam ünv.de profesör olmadığından, akademik kariyer düşünmedim. Gerek de görmedim. Şu an gel deseler de gitmem. Hatta, "düz devlet hastanesi"nde aldığım maaşın yarısına razı da olmam, emeğimi yedirtmem. Hoca olunca daha çok kazanılıyorsa, ben o parayı böyle de kazanırım. Bu muhabbet uzar gider...

Ama birşeyi dünden beri içime sindiremedim, ben ne yaptıysam emeğimle, alın terimle yaptım. Yayınlanmış 8 tane yazımın bir tekini başkaları yazıp da benim adımı eklemedi, her satırını kendim yazdım. Babam, kocam, akrabam vs arkamdan iteklemedi. Ne olduysam kendim oldum, kocamın da benimle birlikte yürümeye başlayıp elimden tutmasıyla aldım diplomamı. Hala kendimi eğitiyorum, kimselerin yapmadığı ameliyatları yapmayı öğrenmeye çalışıyorum, o kurs senin bu eğitim benim geziyorum. Hem de "düz devlet hastanesi"nde. Çok şükür her imkanım var.
Ama bu üniversite ile perifer arasındaki kopukluk, kendini bişey zannetme gerçek ötesi geliyor bana.
Herkes tercihleriyle yaşar, ama başkalarını tercihlerinden dolayı aşağılamamak gerek. Ben kimseye sen kendinden 10 yaş büyük bir doçentle evlenip üniversiteye girdin demiyorsam, kimse de bana sen basit bir uzmansın, ne anlarsın, ne saygınlığın var ki senin, sen kimsin demeyecek.
Canımı acıtmak için bile dememiş olabilir, hakkaten öyle hissettiğinden, ya da salak olduğundan da demiş olabilir.
Ama işte bak, iki gündür düşünüp duruyorum. Zaten doçent olasım var, bak benim sinirimi bozmasınlar, gider olurum.

EKLEME: Bi de şunu gördüm bugün facebook'ta:
Mey biter saki kalır
Her renk solar haki kalır
Diploma insanın cehlini alsa da
Hamurunda varsa, eşeklik baki kalır
Fuzuli

12 Şubat 2012

Burası neresi?

Gözlerimi kapatıyorum. Bir yerdeyim, güneşli, yılın çoğusunda yaz. Bahçeli evimdeyim, çocuklarımın gidebilecekleri en iyi okullara gidebilecekleri bir yerde. Trafik gürültüsü, hava kirliliği patırtısı, hayat pahalılığı cayırtısı yok. Dostlarım var, rahat, konforlu bir yaşam. Keyifle çalıştığım bir hastane. Nerdeyim ben? Sanırım burası Adana. Toprağım mı çağırıyor beni?

9 Şubat 2012

Denemedik yeni şeyler

Maymun iştahlıyım da ondan mı herşeyi deniyorum? Yoksa öğrendikçe genişliyorum, açılıyorum, farkındalığım artıyor da ondan mı?
Sanırım kuantumun derin sularına dalan herkesin ortak sorunu bu. Ucundan öğrendikçe ne kadar az bildiğini farkedip okuyorsun. Okudukça kuantum olumlu düşünceyi, olumlu düşünce yogayı, reikiyi, nlp'yi peşinden getiriyor. Fayda gördükçe seviniyorsun. Okudukça anlıyorsun. Anladıkça şaşırıyorsun.
Aslında hepsinin temelinin aynı olduğuna. Hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğuna. Daha çok da bunların hepsinin sırrının Allah inancında, Kuran'da, duada, bilinçaltımızda zaten olduğunu farketmek. Bilinçaltımızı çözdüğümüzde, kontrol edebildiğimizde hepsi yoluna giriyor.
Su akar yoluna girer dememişler mi?
Aykut da diyordu bunu, bilinçaltı kodlarını çözmeye yöneltiyordu bizi zaten.

Lafı uzattım uzattım diyemedim. Geçen ay benim gidemediğim (aslında Antep'e ayağıma kadar gelen) NLP - hipnoterapi kursuna giden arkadaşım bana hipnoterapi yapıyor arada. Şimdilik deneme babında, içimdeki sonsuz oburluğu kontrol etmemi sağlamaya çalışıyoruz. İşe de yaradı gibi... Daha az yiyerek doyabilirim. Bir tabak salata beni gayet güzel doyurabilir. Sağlıklıyım. Tokum.
Ahahahah.. bilinçaltımı kandırabilecek miyim bakalım?
Beni izlemeye devam edin :)))

6 Şubat 2012

Hayal kırıklığı ve muz kabuğu.

Hayatım boyunca pek çok hayal kurdum diyebilirim. Ama bu hayallerden gerçek olanlarını, sonradan dönüp baktığımda, sanki hayal olarak değil de plan gibi gördüğümü farkediyorum. Olacağını zaten biliyormuşum gibi. Kuantum teorisinin sırrını keşfetmişim gibi :) Örneğin, doktor olmak. Bu lise yıllarımda bir hayal değildi, biliyordum er geç doktor olacağımı. Ya da uzmanlık sınavına girip kadın doğum uzmanı olacağımı. Sınava yıllarca girdim, çalışmadan girdiğimden, bişey olmadı. Sonra bir gün kazanacağımı bildim. Çalıştım, elimden geleni de yaptım evet. Ama artık biliyordum da kadın doğum uzmanı olacağımı. Sınavda başka hiçbiryeri yazmadım. İçimde en ufacık bir korku, endişe yoktu sınav için Ankara'ya giderken. Çünkü, inanmaktan öte, biliyordum.

Bu ne tuhaf birşey, ne tuhaf.

Çocuğum olmasını isterken ve olmuyorken, acı çekerken, ne zaman ki inandım, ikna oldum olacağına, bir büyüğümün "nasip olduğunda olacak, merak etme" lafını içime sindirdim, oldu. Hatta sonra bi daha oldu. İkincide, biliyordum istediğim an ikinci çocuğuma sahip olabileceğimi. O kelebek kanatlarının çırpınışını ikinci kez hissettiğimde, bu kez hiç şaşkınlık yoktu içimde.

Bunlar örneklerdi hayallerime. Ama asıl gerçek bir hayalim var ki, beni tanıyan herkes bilir. Bir bahçe. Küçük de olsa, bana ait, papatyalar ekebileceğim, yemyeşil, içinde bebeklerimin güle oynaya koşuşturduğunu izleyeceğim bir bahçe.

Bunu yeterince istemiyor muyum, inanmıyor muyum? Nedir? Haftalardır peşinde koşuyoruz, köy köy geziyoruz, yok, olmuyor. Birinin tapuda sıkıntısı var, biri yok hisseli, yok çok büyük, yok çok pahalı.

Oysa ben kendimi çoktan hamağımda uzanırken, haftasonları bahçemde kitap okurken, salataya doğramak için nane toplarken, çocuklarımla kum havuzunda oynarken görmeye başlamıştım.

Emin değil miydim alabileceğimize? Yoksa yeri ve zamanı mı değil?

Oysa Alaçatı sokaklarında dolaşırken çektiğim şu fotoğrafta bile özetlenmişti hayatın sırrı:




"Anything you want in this world will come."


Evet, doğru. Ama yoksa ben yeterince istemiyor muyum bahçe? Ya da inanmıyor muyum? Şüphelerim mi var? Bilmiyor muyum bu yaz misafirlerimi, Pınarları mesela, bahçemde ağırlayacağımı :)

18 Ocak 2012

Ruh hallerim

Vallahi kontrol edemiyorum kendimi. Farkettiğimde iş işten geçmiş, kristal vazolar kırılmış oluyor.
Premenstrüel sendromum gitti, ben gittiğine sevinemeden menstrüel sendrom geldi iki aydır. Ne bu kardeşim, bu ruh benim değil mi, peki bu ruh hali kimin?
Bu cadı gibi bağıran, tolerans sınırı eşiğin eksi iki altına düşen, her ayın iki günü "ben dünyada niye yapayalnızım" diye ağlayan bu kadın da kim? Normalde hafif bir sinirleneceği olaylar yüzünden dünyayı yıkan bu cadı kim?

Ya da başka bir soruşla: Tüm sinir bozucu olaylar HAKKATEN mi üstüste geliyor ben menstrüel sendrom yaşarken? Normalde hergün teker teker gelecek şeyler, benim enerjim düşük olduğunda gerçekten de aynı anda oluyor. Üstüste. Yan yana.
Biliyorum çevremdeki en sinir bozucu kişi ben olamam. Başka sinir bozucu kişileri de pek sallamam. Ama böyle günlerde hepsi bana sürtünerek geçiyor. Eteğime değiyor. Canımı acıtıyor.
Yaa öf. Vallahi öf. Duygu durum stabilizatörü alsam, her ayın her günü aynı şeyi hissetsem ne iyi olmaz mı?

17 Ocak 2012

Ne güzel günaydın.

Bazen sevinçli haberlerinle dolu bir post yazmak istersin de, günlerce oyalanırsın, bi türlü oturup yazamazsın.
Sonra bişey olur, biraz daha sevinirsin. Oturur yazarsın. Bugün bana olduğu gibi.
Uzaktan takip ettiğim, kendikendime sevdiğim bir blogcunun, bloğuma uğradığını farkettiğimdeki gibi :) Tanya hoşgeldin :)
O zaman madem, ben de bu haftasonunun bonuslarından bahsedeyim, belki sabah sabah benimle sevinmek isteyen vardır diye.
Yıllar önce çok ama çok sevdiğim, emek verdiğim, anlamaya çalıştığım, su gibi bir arkadaşım vardı. Gerçekten çok severdim ama. Adana'dan İstanbul'a taşımıştık arkadaşlığımızı, yıllara yollara direnmiştik. Sonra ne olduysa oldu kaybolmuştuk.
Günümüzde birini kaybetmek bulmaktan daha zor, hiç farkettiniz mi? Ama facebook hesabı yoksa aradığınız kişinin, hiç denediniz mi? Ben onu çok aradım, numarasını, eşinin numarasını, face'ten, ortak arkadaşlarımızdan, birtürlü ulaşamamıştım. İşler, numaralar, adresler değişti mi bitti işte. Biz Antep'te, onlar kimbilir nerede? En az 7 - 8 senedir görüşmüyorduk.
Sonra bir gün.. Bu haftasonu bizim bebelerin okul kahvaltısına gittim. Bir baktım karşımda oturuyor. Nasıl yani dedim. Onun da bebesi bizim okuldaymış. Nasıl yani dedim. Antep'e taşınmışlar. Nasıl yani dedim. Bu yaz onun da eşi 15 gün yoğunbakımda yatmış. Onun da iki bebesi olmuş. Yaa nasıl yani diye diye, gözlerimden yaş gele gele konuştuk durduk.
"Artık" dedi, "sanırım görüşmek zorundayız, kadere daha fazla direnemeyeceğiz.."
Sanırım dedim.
İçime sevinç doldu. Gözlerim sevinçten doldu. Hoşgeldin Pınar, geri, hayatıma.
Beni tanıyan herkes, bir parça toprak için yanıp tutuştuğumu bilir.
Hatta bu haftanın başında kocama, bana bir bahçeli ev al 10 sene Antep'te kalayım demişliğim vardır. Yukarıya mesajı doğru mu vermişim nedir, cumartesi kocam elimden tuttu, beni Antep'in bir köyünde, gördüğüm en sevimli minik toprak parçasına götürdü. İster misin diye sordu.
İster miyim? Nasıl yaniiiiiiiiii....
İstemez miyim yaa? Bahçe bu. Hayatta en çok istediğim şey. İsterim.
Minikmiş. Olsun. İki metrekare çim, iki sap maydanoz, bir domates yetiştirmeme yetsin, yeter. İçinde fıstıkağacı bile var, tam üç tane. Bi hamak, bir masa, (tabii bir de mangal ahahaha :))..
Damla koştu battı çıktı çamurlara, ayrılmak istemedi. Benim kalbim hala heyecandan pırpır. Bir iki küçük pürüzü halledince inşallah.. Toprak çime, tarla bahçemize dönüşecek. Biliyorum.

11 Ocak 2012

İyi ki doğdum, gördün mü bak 23 oldum :)

Artık gazetelerin manşetlerinde benim doğum günüm olduğu haberlerini görmeyi umarak uyanmadığıma göre, sanırım 35'i geçtim.
Sabah uyandığımda kafamın içinde bugün doğum günüüüüüm bağırtıları olmadığına, hatta ilk düşündüğüm şey bu olmadığına göre, 36 bile olmuş olabilirim!
Hayattan anladığım tek şey bebeklerim, onların sağlığı, keyfi, eğlencesi olduğuna göre anne olmuş olabilirim.
Kocam benim herşeyim olduğuna, onsuz hiçbirşeyi ifade edemediğime, her cümlemin parantezine onu da koyduğuma göre, eş olmuş olabilirim.
Kendimi en iyi ifade etme şeklim işim olduğuna, en çok ameliyat yaparken ve sonrasında iyileşmiş hastalarımı gördüğümde mutlu olduğuma, poliklinikten içeri giren gülen bir hastamı görünce içime sevinç dolduğuna göre doktor olmuş olabilirim.
Yok kendime vakit ayıramıyorum, yok spor yapamıyorum, yok bilmemne diye söylenmeyi bıraktıysam büyümüş bile olabilirim.
Gene de renkli kalemlere, güzel kağıtlara, bloknotlara, kocaman küpelere, renkli ayakkabılara, şahane çizgi filmlere, bebeklerimin oyuncaklarına bayıldığıma göre aslında hiiç büyümemiş de olabilirim.
E, öyleyse gördün mü bak 23 oldum..

26 Aralık 2011

Güzel bir haftasonu

Çok uzak olmasa da güzel bir otelde, tüm dertlerden uzak, güzel bir haftasonuydu. Nuni'nin bronşitini bile götürmemiştik yanımızda. (Gerçi nebül makinesini götürdük ama kutusundan çıkartmadık).. Bebeklerimizle başbaşa, uzun süredir yapmadığımız birşey yaptık... Güzeldi, tadı damağımda kaldı.
Sevgili arkadaşlarla olunca daha da güzel mi ne? Çocuğu olmadığı halde benim çocuklarımı sevdiğini hissettiğim çok arkadaşım olmamıştı da şimdiye dek :) Öpüp sevilme manyağı oldu bebeklerim..
Hiç fotoğraf çekmediğimiz için otelin web sayfasından çaldığım resimleri koyuyorum (gerçi yanılmayın, kapatmışlar resim çekerken, termal havuz hiç bu kadar boş olmuyordu)..
Fotoğraf makinesini arabadan almaya üşendiğimiz için cep telefonu ile çektiğimiz kötü resimler de burda:Güzel yanları da vardı, sıkıntılı yanları da.. Yağmuru seyrederek sıcak suya girmek nefisti.. Çay saatinde restorandaki çocuk oyun alanı o kadar iyiydi ki, tüm haftasonunu orada geçirebilirdim. Yemekler ve tatlılar şahaneydi (ki artık otellerin ihtişamından ve mutfağından etkilenmiyorum, hatta sıkılıyorum, ama Antakya yöresine ait yemek ve tatlılar hakkaten güzeldi). Yedim ben de. Hatta yıllardır o kadar yemiyordum diyebilirim :) Yalnız çok kalabalıktı. En sevmediğim şeydir, mıç mıç bisürü insan. Demek ki salı ya da çarşamba gidilmeli, kimsecikler yokken tadını çıkarmalı.

Gidip görmek isteyenler için otel burada.
Hayatımda ilk defa bir otelin lobisinde evimde oturma odamda gibi oturup sohbet ettim. Nuniş ilk defa havuza (ya da hatta suya) girdi. Damla melek kendi kendine battı çıktı, yüzdü, eğlendi. Çocuklarımızla aile olduk, yedik, içtik.
Sonra Antakya'ya uğradık, eski yurduma. Eski mahallemden geçtik, uzun süredir hastanede yatan bir dostu ziyaret ettik (o da ayrı bir hikaye, Van deprem bölgesine gönüllü gidip trafik kazasında belini kıran bir doktor arkadaşım :( ). Sonra Anadolu restoranda şahaaane bir yemek yedik. Ne yalan söyliyeyim, Antakya, özlemişim yemeklerini.
Oh işte anlattım rahatladım. Hep başkalarının yediklerini okuyodum :)))

Neyse, bu da böyle bir yazı olsun.
Bu arada not: Pınar, arabamı sizin evin oraya koymuşum polis ceza yazmış rüyamda, Ertuğrul da bize kızıyodu, hayırdır inşallah...

18 Aralık 2011

İki resim arasındaki büyük fark.

Bi ara....
Yoğun bakım kokan Ayça. Temas izolasyonu. Çok şükür Ayça. Canı kebap istedi diye sevinç gözyaşları. Üzüntülü günler sona erdi, hayata geri geldik, döndük, şükür be Ayça. Aliihsan da geldi, ne iyi etti. Sen de biraz bizimle kal, birlikte iyileşelim Ayça. Bebeklerim seni çok özlediler, ya biz Ayça? Bi daha uzaklara gitme e mi Ayça...

Şimdi.....
Mis kokan Ayça. Kendi evinde, özünde. Ayçayı sevenler Ayçayı güzelleştiriyor. Gülen Ayça, çişini kendi yapan Ayça, ayakta duran Ayça. Çok şükür Ayça. Her baktığımda sevinç gözyaşları Ayça. İşten gelince seni çok özledim abla diyen Ayça. Tekrar kahkaha atan Ayça. Ne sandın Ayça. Seni çok seviyorum Ayça, kalbim kardeşim. Canım kardeşim.
İyi ki varsın kardeşim.
Buyrun: Gerçek Ayça.

Tek başına seyahat

ANKARA'DA, evimden uzakta üç günlük bir kurstayken yazdım, kağıda kalemle. Şimdi huzurlarınızda...


Tek başına seyahate çıkmak ihtiyaç mı, mecburiyet mi? Fırsat mı, yük mü?
Kendi kalemden, evimden uzağım. Dayanacak omuzum, kokusunu içine çekerek başımı dayayabileceğim kimsem yok. Gül kokulu bebeklerim yanımda değiller. Annem, kardeşim yok. Kimse yok.
Ankara’yı da sevmem zaten. Kimsem yok burda. (Hep kışın mı geldim, nedir?) Hep gri bu kent, hep cazibesiz, hep kapalı hava, karanlık. Su da yok, doku da yok bana göre. Hep sınav için geldiğimden midir, hep mecburen geldiğimden midir? Yıllarca kazanamadığım / girmediğim Tıpta Uzmanlık Sınavı’nın burada olmasından mı sevmeyişim? En sonunda, hem de istediğim bölümü kazansam bile, hatta geçen kış çok da yolunda giden bir işimin Sağlık Bakanlığı’nda hallolmasına rağmen, sev-mi-yo-rum. Kanımda İstanbul dolaştığından da olabilir, İstanbul ve Ankara’nın aynı cümlede olabilmesi zor zaten.
Zorunlu seyahatten girdim, nerelerden çıktım. Aslında bugünlerde başka bir yerlerdeyim. Sanki Antep’te uzun süre yaşayasımız var gibi olduk biz. Alıştık mı, bulaştık mı Antep’e?
İstanbul, neden bıraktın çağırmayı beni?

8 Aralık 2011

Ah İstanbul...

Ah benim içinden ışık geçen, güneş kokan eski evim... Seni nasıl özledim bilsen...
Ah evimin salonunda, bahçenin içinde gibi duran kocaman masam... Sabahları herkes uyurken, ışığından gözüm kamaşa kamaşa oturup kahvemi içerdim sende.
Bahçeme baka baka karşılardım sabahı.. Yağmurunu da severdim, güneşini de. Kedilerini bile severdim çiçeklerimi ezseler de.. Yalandan kışt derdim camı açıp, mis gibi bahçe havasını da çaktırmadan içime çekip..
Şimdi tam üç tane kocaman masam var biliyor musun, ama hepsi de topraktan çook uzak.. Kocaman bir balkonum var, içinde kocamaan masası ve kanepesi bile olan, ama kediler girmiyor gizlice içine, bebeklerim bahçeye çıkamıyor balkondan zıplayıp, bahçeden geçen komşularla sohbet edemiyorum, çünkü topraktan çook uzak artık balkonum.
Kocaman şahane bir evim var, çoook metrekareli, ama İstanbul'daki küçücük ama sıcacık evim kadar ışıkla güneşle çiçekle toprakla dolu değil.
Ah be İstanbul, özlüyorum uzaktan seni. Özlüyorum sende olma fikrini (evden dışarı çıkamasam bile durmayı öylece).
Kocaman salonumun perdelerini kocaman açıp, bahçeye toprağa meyve ağaçlarına baka baka televizyon izlemeyi, yemek yemeyi, bebeklerimle oyun oynamayı özlüyorum. Mutfağımın kapısından çıkıp anneme gitmeyi, bahçede çay içmeyi, arka mahallede yürüyüşe çıkmayı ve hangi bahçeli evi satın alsak daha keyifli olacağı konusunda kocamla sohbet etmeyi özlüyorum.
Bunları hatırlamamın nedeni, iki yıl önceki video kayıtlarını izlememdi.


Resim: Eski, ışıklı evimin güzel bahçesi. Süper annemle melek kızım, en sevdiklerim. Mutfak kapısından çıkmış (nereye?) gidiyorlar...

Belki de herşeyi kayıt altına almak aslında o kadar da iyi değil.. Belki, herşeyi zamanında bırakıp günü yaşamak gerek, geçmişi çok da özlemeden. Bazen çünkü, eskiyi özlemekten yeninin tadını çıkaramıyoruz.
Ama bana öyle geliyor ki İstanbul, kocaman ışıklı salonu olan bahçeli bir evim olsa, bu Şehr-i Antep daha mı keyifli olurdu ne?


Notlar.
1. Ah meleğim, nasıl büyümüşsün öyle... Farkettim resme bakınca.
2. Merak edenler için, süper annemle canım kardeşim Ayçaada, bizdeler. Ne keyifliyim onlarla (kısa bir süre bile olsa) birlikte yaşadığımız için ve ben bu kadar yoğun çalışırken bebeklerim emin ellerde olduğu için.
3. Herşey yolunda çok şükür, merak edip mail atanlara teşekkür ederim. Sadece çok çalışıyorum, bu yüzden yazamıyorum.
4. Sevgi kelebeği gibiyim bu ara, herkesi - herşeyi seviyorum.
5. Şu an nöbetteyim ve birazdan yeni gün başlayınca biçok ameliyata giricem.
6. Herkese sevgiler.

3 Kasım 2011

Bugünlerde bana bi sürü kişi..

Yorgun görünüyorsun diyor. Napiyim, yorgunum ama şikayetçi değilim.
Napiyim, kış geliyor. Evin en sevdiğim köşesi olan kocaman mutfak masasında bilgisayarıma bakarken güneş gözüme girmiyor. Sabahları işe karanlıkta gidip akşam karanlıkta geliyorum. Hastane soğuk, donuyorum. Lahana giyinmeyi sevmiyorum, gene kısa kollu giyiniyorum, ama donuyorum. Akşam işten kaçtım üşüyüp. E soğuk da sevmiyorum. Karanlık da sevmiyorum.
Herkes, yorgun musun, mutsuz musun diyor.
Demeyin. Üzerime mutsuzluğu yorgunluğu çekmeyin.
Mutsuz değilim hayır.
Her aldığım nefesle şükrediyorum. Baktığım her güzel yüzle şükrediyorum. Eve geldiğimde çocuklarım var diye, bi de Aycuş var diye şükrediyorum.
Annem mutlu yıllar. Yeni bir yaşa daha girdin diye şükrediyorum.
Yorgunum evet, ama geçer. Yorgunluk göreceli. Antalya'da nasıl dinlendim yazın, 40 gün kıpırdamadan, ister miyim gene öyle dinlenmek?
Yogaya başladım tekrar, geçer yorgunluk, nedir ki.
Keyfim yerinde.
Bi gün bakıyorum piyangodan Şebnem çıkıyor, iki laf ediyoruz (latte beyaz çikolatanın yerini tutmasa da :)), seviniyorum. Bir gün Pınar mesaj atıp seni özledim diyor, seviniyorum. Bir gün bi mail alıyorum, arkadaşım nasılsın, keşke yakında olsan ama yakında olmasan da yakınımdasın diyor Nihan, seviniyorum.
Artık keşke yakınlarında olsam demiyorum, üzülmüyorum uzaktayım diye.
Bunun böyle yaşanması gerekiyordu diyorum.
Şu arabayı alamadık, şu tatile gidemedik, şu kaplıcada sıcak suya giremedik diye üzülmek saçma geliyor artık. Bazen kendi kendime diyorum ama en azından artık sesli demiyorum.
Hayat da nasıl hızla akıp gidiyor. Geçsin diyeceğim bişey yok.
Mutlulukla geçsin.
Onu yapamadım bunu yapamadım diye ağlamıyorum. Çok çalışıyorum evet ama benim seçimim. Yapım böyle. Napayım. İçimden başka türlü gelmiyor. Duramıyorum.
Sonra da yoruluyorum.
Önceki posta güncelleme: Kimse benim kadar heyecanlanmadıği için fikrimi bir başka bahara braktım. Bi de şu an Sezen Aksu, Ne ağlarsın benim zülf-ü siyahım'ı söylüyor. Çok güzel değil mi?

10 Ekim 2011

Komplikasyon yapmak suç mu?

Uzman olduktan sonra ilk komplikasyonumu yaptığımda, bir abim demişti ki: "Komplikasyon yapmıyorsan ameliyat da yapmıyorsun demektir."
Bu içimi rahatlatmıştı. Ben isteyerek komplikasyon yapmıyorum ki.. Pasta yaparken bile yanmayacağının garantisini verebilir misin? Basit bir örnek oldu belki ama, durum bu. İyi niyetle, insanlar şifa bulsun diye, endikasyonlu ameliyat yaptıktan sonra, komplikasyon olur. Kitaplarda da yazar bu.

Ama öte yandan.. Hasta doğum yaparken, diyelim ki, epizyotomi endikasyonu vermedin, multipardı ve yırtıldı. Hem de oldukça ileri bir yırtıktı. Hemen ameliyathaneye alıp diktin (ya da meslektaşın senden yardım istedi, onunla birlikte ameliyata girdin), onardın, çiçek gibi eve yolladın. Derken.. Hastanın yakınları kliniği bastı, seni tehdit ettiler, "sen bizim yakınımızın makatını nasıl yırtarsın bu devirde, hele bir de bıçak attıysan da yırtıldıysa yaktık çıranı" diye ortalığı birbirine kattılar.. Sen saatlerce komplikasyondur, olur, ama biz en güzel şekilde onardık diye dil döktün, insanlar üzülmesin, meslektaşını da üzüp şikayet etmesinler diye. Sen istediğin kadar anlat.. Olay içinde iz bırakır. Sanki kötü niyetle yırttın. Sanki yırtılsın istedin. Sanki yırtılmasın diye ya da dikmek için elinden geleni yapmadın..

Daha da kötü ne olabilir?
İki hafta sonra hastan, dikişlerin atması nedeniyle, fistül olup gelebilir. Bu sefer nasıl anlatacaksın? Bu da komplikasyondur olur mu diyeceksin? (Ki öyle) Temiz tutsaydın da mikrop kaptırmasaydın, ya da ıkınıp dikişini attırmasaydın mı diyeceksin? (Ki öyle)

Bi de hasta yakınları, legal ya da illegal tüm yollardan sizin ananızı ağlatacağız diye tehdit edip giderse...

Nasıl atacağız bu olayın tozunu üzerimizden? Bu olaylar böyle birikip durursa? En iyisi kimseyi ameliyat etmemek mi, doğurtmamak mı? En iyisi evde pasta pişirmek mi?

8 Ekim 2011

Grip, Reiki, pozitif enerji ve bakış açısı

Geçen kış hiç hasta (grip / nezle / soğuk algınlığı) olmadım. Bunu geçen kışımı renklendiren Yoga'ya borçlu olduğumu düşünüyorum.
Bu yaz Reiki ile tanıştım. Reiki öğrendim. Felsefesi ve evrensel şifa enerjisi ile ilgili vaktim olduğunda bol bol yazacağım. Ama bu kış da reiki sayesinde hasta olmayacağımı düşünüyordum. Ama nedense, ev halkı sırayla grip nehirlerinde yüzerken, içimi bir korku aldı. Ya bu kez atlatamazsam gripsiz, bedenim de ruhum da yorgun bu aralar, deyip durdum.

Herkes size de "sen gene iyi atlattın, iyi dayanıyorsun, nasıl dayanıyorsun, bu kadar strese rağmen fena görünmüyorsun" gibi şeyler söylese sürekli, siz de bir süre sonra "eh, stres altındayım, iyi dayanıyorum" diyorsunuz. Sonra da, "iyi dayanıyor muyum acaba, yıkılır mıyım acaba" diyor ve bir süre sonra "zavallı ben, nasıl dayanıyorum ben bunca şeye" aşamasına geçiyorsunuz.

Neye? Stres dediğin nedir ki? Bir bakış açısı sadece.

Bir de baktım ki, bakış açımı kaybetmek üzereyim. Geçen kış kriptik tonsillit olduğumda "ben bunu bu gece uykumda hallederim" diye düşünüp sabaha iyi olarak uyanmışken, dün gece boğazım karıncalanmaya ve burnum tıkanmaya başladığında bir de baktım "hah, tamam işte vücudum zayıf düştü bu defa grip oldum" diye düşünürken yakaladım kendimi.

Eyvah! Bakış açımı kaybediyor muyum? "Ben bu sefil nezle başlangıcını atlatırım ne var ki" demeliydim oysa ki.
Hemen kendime 10 dakika reiki yolladım. Bakış açımı geri çağırdım.
"Evet biraz yorulduğum doğru ama hepsi geçecek. Gribi yapan iki üç mesnetsiz virüs benden daha mı güçlü, yenerim ben onları.
İlaçsız hem de.
Evrensel şifa enerjisi benim yanımda...
Grip de neymiş?"

Bu yazının finali pek yakında.. Ben de sizin kadar merak ediyorum (ama ben finali biliyorum: Tabii ki ben kazanıcam hehe :))