Buyrun, ben

Buyrun, ben
çocuk eğitimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk eğitimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2009

Yılın annesi: Caillou'nun annesi

Bugünlerde üçüncü bir çocuğum oldu: Caillou.. Önce onun sakin dünyasını keşfettik, akşamları izlemeye başladık.. Sonra sabahları da.. Sonra internetten.. Sonra DVD'sini aldık gece gündüz izliyoruz, oyunlarını oynuyoruz..

5 bölüm izleyip kapatılacağını bilsek de o DVD her takıldığında kıyamet kopuyor, bir tane daha diye (ben kesin kapatıyorum ama hanım ağlamakta ısrarlı)... Neden bizimkiler de Caillou gibi değil, hayır deyince ağlasa da sızlasa da onun olacağını anlamıyor?
Bu sorumun cevabını anlamak için Caillou'nun annesini izlemek yeterli. Kadının davranış paterni, benim sıklıkla Nazi disiplini dediğim ve övdüğüm, bazen uygulayabildiğim ama bazen de yapamadığım davranış biçimini yansıtıyor. (PARANTEZ İÇLERİ BENİM VE TÜRK ANNELERİNİN İÇ SESLERİ)
-Uyku meselesi en önemlisi bence.. Gece olur bebekler yatırılır, iyi geceler deyip odasından çıkılır.. Korkuları ve iç dünyasıyla yalnız kalsa da Caillou ve Rosie, olması gereken budur, kendileri de böyle eğitilmiştir ve hiç sorun olmamıştır. Fırtına çıkar, ışık yakılıp birşey olmaz Caillou bu sadece fırtına denip geri çıkılır. Çocuk kabus görür, bu sadece oyuncak yılan denip geri çıkılır ve saire. Hatta yıldırım düşer şimşek çakar korkan Rosie'yi abisi teselli eder (birşey olmaz Rosie bu sadece fırtına der ve çıkar odadan) (AMAN ALLAH'IM ÇOCUK KORKUYOR YA SORUNLU BİRİ OLURSA İÇ DÜNYASI BOZULURSA KABUS GÖRÜRSE DUR BEN ONU YATAĞIMA ALAYIM YANINDA YATAYIM YALNIZ BIRAKMAYAYIM)
-Nadir de olsa Caillou ağlar bağırır ben bu kadının ne çileden çıktığını gördüm ne sesini yükselttiğini, sakince hayır Caillou der ve o da tamam deyip susar (AH ZAVALLI YAVRUM AĞLIYOR NE İSTİYOR, AL YAVRUM AL YETERKİ SUS, TAMAM GİYİNME YETER Kİ SUS TAMAAAAAM YETER Kİ AĞLAMA). Caillou ve Rosie ne yaparlarsa yapsınlar annelerinin kararının değişmeyeceğini biliyor, anneleri de biraz ağlarlarsa dünyanın sonunun gelmediğini...
-(AH BEN İKİ ÇOCUKLA TEK BAŞIMA NE YAPARIM YA AYNI ANDA AĞLARLARSA AYNI ANDA ACIKIRLARSA BEN NAAAAPARRIIIIM).. Kadın çocukları oynarken eline bir kitap alıyor doğru kanepeye...
-Caillou ve Rosie hiçbir zaman arabada "öne oturucaaaam" ya da "araba koltuğuma oturmuycaammm" diye ağlamıyorlar. Hem de hiç. Çünkü B planları yok. Bir kez bile kucakta ya da önde gitmedikleri için böyle bir seçenekleri olduğunu bilmiyorlar bile.. Oysa biz, sırf emniyet kemerini bağlamaya üşendiğimiz için, araba koltuğu olduğu halde kucağımızda götürürüz (ben dahil) ya da araba koltuğu disiplini oluşmadan iki vıkvık ağladı diye kucağa alırız..
ALT BÖLÜM: Araba koltuğunda seyahat
Ben Damla'da bu hatayı çok yaptım. Araba koltuğunda ağlıyor diye kucağıma aldım, kucağımda emzirdim hatta. Taa ki, Nazi disiplini kavramımın en iyi uygulayıcısı olan en yakın arkadaşımı ziyarete Almanya'ya gidene kadar. Damla 11 aylıktı ve mümkünü yok arabada koltuğunda oturmazdı. Taschi, "burada mecbur oturacak. Zaten yasak ceza yeriz" dedi. Damla için bir araba koltuğu ödünç almıştı. Hatta 2 araba koltuğu sığmıyor diye 4 büyük 2 bebek heryere 2 araba gittik... Evleri köyde olup en yakın bakkala 30 km mesafedeydi ve bu nedenle Damla hergün en az 1 saat otura otura alıştı. Evet evet alıştı. Başlarda mızıklandı ama Almanya'dan döndüğümüzde tamamen alışmıştı. Şimdiki durum: Artık araba koltuğuna oturmadan hareket ettirmez, ben arabayı çalıştırdım diyelim, daha ben kemerimi bağlamadım diye uyarır. Yanında oturanlara da kemer taktırır. Araba koltuğu yoksa (taksi vs) normal kemerle bağlatır kendini. Tuna için de izlediğim yol şu, öncelikle arabayla gideceğim zamanları çocuğun uykusuna göre ayarlamaya çalışıyorum. Tracy'nin EASY sistemini uyguladığımızdan bunu kestirmek kolay oluyor. Uyanık olacağı saatlerde ya da acıkacağı zamanlarda, ya da trafiğin çok yoğunlaşıp yolun uzun süreceği anlarda yola çıkmamaya çalışıyorum. Mümkün mertebe kucakta götürmüyorum. Her zaman yanımıza emzik, müzikli oyuncak gibi oyalayacak şeyler alıyorum.
-Caillou bir bölümde okula gitmiycem evde oynuycam diye ağlıyordu (buraya kadar tanıdık). (AMAN ALLAH'IM NE YAPICAZ ŞİMDİ, AH CANIM YAVRUM DEMEK Kİ KENDİNİ DIŞLANMIŞ HİSSETTİ OKULA ATILDIĞINI SANIYOR ŞİMDİ DUYGUSAL HAYATI ZEDELENİCEK HAYAT BOYU OKULDAN VE BİZDEN NEFRET EDİCEK).. Caillou'nun annesi ne yaptı: o günlük babasına bırakıp işe gitti. Babası aldı Caillou'yu üşenmeden sokağa çıkarıp sabah sabah çalışmak zorunda olan kişilerle tanıştırdı (postacı, çöpçü, polis). Sonunda, anne ve baba da işe gitmek zorunda deyip çocuğu okula naşladı. Ne azar ne bağırma ne gözyaşı ne ağıt.
-(İKİMİZİN DE İŞİ VAR ÇOCUĞU KİME BIRAKICAZ ŞİMDİ, İKİ ÇOCUĞA BİRDEN KİMSE BAKAMAZ, BAKICIYI SEVMEZSE YA, BİZİ ÖZLERSE)..Caillou'nun annesi eve ilk kez gelen bakıcı-ablaya (öğrenci sanırım Julie) işte Julie bu Caillou ve bu da Rosie, hadi bize eyvallah, yıldönümümüz de yemeğe gidicez deyip çıktılar.. Gece boyunca çocuklar ah vah diye ağlamadan keyiflerine bakıp geç saatte döndüler. Yabancı biri nasıl uyutur bebekleri diye de endişelenmediler zira çocuklar zaten kendikendilerine uyumayı biliyordu.. Julie sadece masal okudu onlara... Aaaaah ah biz biryerde yanlış yapıyoruz ya nerde..
Sonuçta adamlar tabii üç dört çocuk yapıp hepsini de yanlarına alıp tatile yabancı ülkeye gelirler biz de tatil köyünde elimizde bir lokma çocuk peşinden koşarken onlara imrenerek bakarız.
Aslında disiplinden nefret eden biziz çocuklarımız değil.. Çocuklar disiplini sever. Öyleyse bir niye onlara disiplin uygulayıp mutlu olmuyoruz kuzum?
Yazacak çok şey var ama analiz etmekten sıkıldım. Yazdıkça kendime sinirlendim. Doğrusunun ne olduğunu bilip de uygulayamamak bana çok tanıdık geldi ve beni üzdü.
Evet Caillou ve Rosie son derece mutlu ve sağlıklı çocuklar çünkü anne ve babaları istikrarlı, kararlı ve sevgi dolu.. Çocuklarıyla kurdukları ilişki de sağlıklı, saygı dolu ve düzgün.
Bu yazıdan alınacak ders:
Yazının tamamı.

11 Eylül 2009

Dışı seni yakar içi beni

Ah gözümün nuru cancağızım...
Bi anlayabilsem seni... Bir çözebilsem ne demek istediğini!
Bazen yatağına yatırıyorum on dakikada uyuyorsun, annecim iyi geceler deyip.. Bazen iki saatte uyumuyorsun, hem babana hem bana sinir krizi geçirtip.. Sebebi olmayan ağlamalar.. bağırmalar.. Çığlık çığlığa hepimize sabır imtihanı yaptırmalar.
Ah be güzel kızım, insanın sabır eşiğinin yüksek olması için dinlenmiş olması ve saatin gecenin birbuçuğu olmaması daha uygun annecim.
Gel anlaşalım. Bir gece önce iyi uyuduğum gecelerde yap sen şunu, hem de daha erken gir sinir krizine de.. sonra bize de biraz vakit kalsın. Yoksa böyle sinirleri bozulmuş, senin çıkardığın gürültüden harap bitap olmuş şekilde -ve yine hiç dinlenemeden - biten günler birbiri ardına eklendikçe fena oluyoruz biz.
Ne ders çalışabiliyoruz ne iki kelime edebiliyoruz. Ben düşünüp duruyorum kukumav kuşu gibi biryerde hata mı yapıyorum diye. Hata da yok ki.. Sebebi de yok.. Eh biraz iki yaş sendromu biraz kardeşim geldi hoşgeldi sendromu. Olan bize oluyor.. Sen sabah güvercini gibi şen şakrak uyanıyorsun yine :)
Bir dahaki sefere farklı davranıcam, daha sabırlı olucam, kızmadan geçmesini bekliycem diyorum, ama öyle yorgun uykusuz ve hazırlıksız yakalıyorsun ve o kadar uzun sürüyor ki ağlaman...
Aaah ah gel üç yaşımız diye gün sayıyorum...
Ah be canım yavrum seni ne çok seviyorum bilsen....

7 Eylül 2009

Biz bebekken at vardı da binmedik mi

Kızım hayvanları çok seviyor, at binmeyi de seviyor (şimdi yazarken düşündüm de, yoksa bana mı öyle geliyor? Aslında seven o değil de ben miyim?)
Bugüne dek farklı yerlerde, farklı midilliler bulduk onun için, binebileceği (Maslak Atlı Spor Kulübü, Carrefour bahçesi, Konya'da bir yer gibi).. Bunların tümü turistik ortamlar olup, atları tutan yönlendiren kişiler de sadece çocuğun düşmemesini sağlıyor başka da birşey yapmıyordu. Hele Carrefour'un bahçesindekiler Kızılderili atıymış zaten, direkt sirk gibi bir ortamdı, hiç beğenmedim.
Sonra anaokulunun yaz döneminde at binmeye başladılar. Bir "Apaçi"dir tutturdu benimki.. Okulda yaptıklarını hiç anlatmayan kızım Apaçi'den bahsediyor, anlatırken gözlerinin içi gülüyor..
E artık mecburen gittik bulduk Apaçi'yi. Tanıştık. Bu resimdeki fıstık olur kendisi:

Çalıştıran binicilik öğretmenimiz :) Yasin bey (kendisine bugün Serkan bey dedim, ayıp oldu galiba :))

Binicilik sporu için uygun yaş 6 imiş ama binicilik öğretmeni ve atla terapi uzmanı olan Yasin bey denge hareketleri, binicilik terimleri gibi minimini dersler veriyor aynı zamanda kızıma.

Henüz haftada birkaç tur, ama sevdik biz Apaçi'yi. Sanırım doğru yeri de bulduk (en azından bu kış düzenli gidebiliriz diye umuyorum) hem eve yakın hem de çok pahalı değil.

29 Ağustos 2009

Ey Tracy’nin ruhu, geldiysen üç kere masaya vur…

Resim: Yazıyla ilgisiz, biri ağlar biri onun yatağında tepişir resmi :)
Tracy’nin adını (Tracy Hogg) ilk kez, bebek nedir bu bebek kimin ben ne ara anne oldum kıvamında ve henüz toy bir blogger iken, ben Damla’nın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ve blog aleminde acemi acemi gezinirken, pratik annem’in şahane sayfalarında duydum. Yıllar önceydi.. Bütün yazılarını defalarca okuduktan sonra, bu Tracy’de iş var deyip Pratik Anne’nin dediklerini uyguladım. Damla’nın da kitap bebek olmasının yardımıyla, tanıyanları ve duyanları gıpta ettirecek bir bebeklik yaşadık çok şükür. Dört aylıkken çatır çatır tatil yaptık, o kadar yani. Hatta 8 ve 11 ve 15 aylıkken de… Sonra Amazon’dan getirttim kitaplarını. Gerçi kitaplar bana ulaştığında bebeğim büyümüştü, şöyle bir yalandan okudum ya, sonra Tuna doğunca ilk kitabına üç ikincisine iki tekrar attım. Toddler’ı ikinci kez okuyordum ne yalan söyliyim yarım kaldı. Derken sevgili Yapo kitabı nefis bir Türkçe’yle çevirdi –ki ben de çevirmenlik yaptığımdan ve dilbilgisine takık olduğumdan pek de tercüme kitap okumayı sevmem, hata düzeltmekten konsantrasyonum bozulur, o kadar yani- gidip bir de Türkçe versiyonunu edindim.
Sonuç: Öneririm.

Aslında bu yazı Tracy’nin anlattıkları ile ilgili olacaktı ama uzun sürer, vaktim yok. Bir şunu söyleyebilirim, bebekli bir annenin sürekli merak ettiği ve kendi kendine sorduğu, “So, what’s next?” sorusuna, EASY sistemi sayesinde yanıt vermek çok kolay ve bu sizi delirmekten kurtaran önemli bir şeydir, bilen bilir.

Bakın örnek olarak şu delirme eşiği sorularını kendine sormayan anne var mı?:
-Niye ağlıyor bu şimdi?
-Karnı mı aç acaba?
-Ne zaman uyutacağım?
-E daha yeni emdi, şimdi ne istiyor?
Ve en önemli soru: - E şimdi sırada ne var?

Anlayacağınız, bu muhterem kadından öğrendiğim en önemli şeyler, rutinin önemi, tek ihtiyacı dünyayı algılamaya ve tanımaya çalışan miniğin ve aynı zamanda onu tanımaya çalışan sizin ihtiyacını gideren yapılandırılmış bir programın önemi ve ritüellerin önemi… Kısacası, sırada ne olduğunu bilebilmenin yolunu öğrendim.

Sonuç olarak ben bu yazıyı neden yazdım: Nur içinde yat Tracy demek ve rahmet okumak için…

Bu posttan eve götürülecek dersler (Bu lafı da çok seviyorum belli olmuştur, take home hehe:) ) – Tracy’den mutlak işime yarayan çok iyi fikirler (Sadece isimlerini yazıyorum, anlatmak istesem kitabı buraya yazmam gerek)
1. Bebelerinizi kundaklayın
2. Emzik emdirin – bunun için ne gerekiyorsa yapın, 3-4 aylıkken de bıraktırın
3. EASY yani eat – activity – sleep – you time döngüsü hayırlı bir döngü, buna uyun
4. Bebenizin ağlamasının ne anlama geldiğini anlayabilirsiniz, onu çook iyi dinleyin ve çook iyi gözlemleyin
5. (Bu 2 yaş için) Krizler ortaya çıkmadan önce hissedin –ki bu da bebenizi tanımak ve dinlemekle ilgili- ve önleyin.
6. Bir de bu bebek kişileri tür tür, bebeğiniz "nazlı" grupta ise, neden ilk bebeğim gibi bebek arabasında uyumuyor, en ufak seste uyanıyor, neden onun gibi yemek yemiyor diye debeleneceğinize bebeğinizi tanıyıp kabullenin ve onun için hayatı kolaylaştırın.
Diyeceklerim budur.

23 Ağustos 2009

Benim başıma gelmez demeyin - Part II

Bölüm I'i yazdıktan sonra (http://hayalalani.blogspot.com/2008/10/ev-kazalar-hep-bakalarnn-bana-m-gelir.html) akıllandım değil mi? İlaçları yüksek bir yere yerleştirdim, Damla'nın ilaç içmeyi sevdiğini bildiğimden dikkat eder oldum.
Sonra, grip olduğu için kullandığımız güncel ilaçları bir kutuda toplayıp büfenin üzerine yerleştirdim.
Yalnız biraz salak olduğumdan, büfenin Damla hanımın kapsama alanına -ARTIK- girdiğinin yani boyunun ne kadar uzadığının farkına varmadım.
Sonra..
Bir an için...
Hatta andan da kısa bir an için onu yalnız bıraktığımızda..
Hiçbir fırsatı kaçırmayan kızım...
Bulabildiği bütün şurupları alıp...
Ben bulduğumda kanepede şişeleri koynuna almış, Atarax ve Ventolin'i açmaya çalışıyordu. Hah, dedim, neyse ki açamamış. Açsa da bunlardan bişey olmazdı..
Derken..
Babası bunlardan hangisi pembe dedi. Dudağında pembe iz vardı zira.
Hiçbirisi dedim.
Hani gerçeklerin kafanıza DAAANNNNNN diye çarptığı anlar vardır ya... Büfeye koştum, PEMBE ve KAPAĞI AÇIK duran ve yarıdan fazlası boş olan, evde bir bebeğin kafaya dikmesi için en tehlikeli ilaç olan ve malesef tadı da güzel olan Sudafed'i buldum.
Psödoefedrin.
Merak edenler internetten baksın, şu kadarını söyliyeyim, minik bir kalp için oldukça tehlikeli.
Gerisi, bu hafta ikinci geceyarısı-hastanedeyiz-maceramız...
Minik kalbimin minik midesinin yıkanması, minik eline kocaman bir serum takılması, minik göğsüne kocaman EKG problarının yapıştırılması. Saatlerce müşahade.
Minik kalbimin kocaman annesinden daha cesur olması.
(Zehir danışma denen salak kuruma tam yarım saat ulaşamadılar, bu da benim notum olsun.)
Bu yazıdan eve götürülecek dersler:
1. Salak olmayın. Herkesin basbas bağırdığı, ilaçları çocukların ulaşabileceği yerlere koymayın uyarısına kulak asın. Vallahi cin gibiler bunlar herşeyi heryerden buluyorlar.
2. Çocuk milleti kolay kolay kusmuyor. Uğraşıp çocuğu yormadan doğru hastaneye koşun
3. Çamaşır suyu tuz ruhu gibi yakıcı madde içerlerse sakın ha kusturmayın
4. Bu maddeleri de uzak tutun onlardan buldukları herşeyi içerler zira.
Bu yazıyı şöyle bitirmek isterim:
Kanlım olsun kardeşim olsun. İnsanın zor anlarında yanında kardeşleri olmasa kim olur. Çocuklarınıza da kardeş yapın. İleride şu yalan dünyada birbaşlarına kalmasınlar.

1 Temmuz 2009

Anne - kız saati


Zaman buldukça, "iyi fikirler"imi burada, beni okuduğunu tahmin ettiğim (ama kim olduklarını bilemediğim :) ) kişilerle paylaşacağım.. Belki birilerinin daha işine yarar..

"İşine yaramak" bence iki yaşında çocuğu olan her anne-babanın bildiği bir terim. Zira herhangi bir şey, bir yol, bir yöntem, krizleri atlatmada, iki yaş dönemini daha kolay geçirmede en fazla "işe yarar" ve o da muhtemelen geçici bir süre ile...

Neyse.. Gelelim "anne-kız saati"ne.

Damla hanımın uyku saatleri, son zamanlarda iyice çığrından çıkmıştı. Gündüz ve gece, uyumamak için direniyor, yatağa yatmamak için ağlıyor, bağırıyor, kaçıyordu. Ben de hamileliğimin son dönemlerinde olmam nedeniyle rahat hareket edemiyor, onu zaptedemiyor ve çok zorlanıyordum. Gündüz uyutma işini hepten anneme devretmiştim, geceleri ise bir saatlik bir mücadelenin ardından uyumaya ikna olup, beş dakika içinde kendi kendine uyuyordu (Damla'nın uykuya dalmada bir sorunu yoktu, kendi kendine uyumayı da biliyor. Tek sorun uyumaya ikna olmasındaydı.)

Oysa uyku saatleri benim için çok özeldi, kızımla başbaşa kalabildiğim, banyodan sonra onu öpüp koklayabildiğim, doya doya gördüğüm - ikimize özel- tek saatler bunlardı. Bunu onun da bilmesinin nasıl olacağını düşündüm bir gün. Özellikle bebek doğduktan sonra kızımla başbaşa kaldığımız saatler iyice azaldığından, uyku saatlerimizin bize özel olduğunu ve çok kıymetli olduğunu ona da anlatmaya karar verdim.

Tabii lansman her zaman önemlidir (derim ben hep:) ). Önce bunun için güzel bir reklam kampanyası düşündüm. Adını "anne-kız saati" koyduğum yeni bir uyku ritüeli yarattım Damla için. Önce gece uykusundan başladık. Birgün ona, bundan sonra onu sadece benim uyutacağımı ve uykudan önceki bir saati başbaşa geçireceğimizi, bunun adının "anne - kız saati" olduğunu ve kimsenin bu saatte odamıza giremeyeceğini, bizden birşey isteyemeyeceğini, ne istersek yapabileceğimizi anlattım. Saatimiz sütümüzü içtikten ve beraber seçtiğimiz bir Ayşegül kitabını (kitabın Ayşegül olması başta önemliydi çünkü ritüeller net ve sınırları belirli olmalı.. Artık başka kitaplar da okuyoruz) yatağında okuduktan sonra uyku ile sona erecekti. Önemli bir kural ise ağlamanın yasak olduğu ve ağlayarak saatimizi bozmaması gerektiğiydi.

Başlangıçta, Damla hanım algılayıncaya kadar bir iki gün bocaladık. Ama örneğin babası geldiğinde odamıza almayarak, Tuna ağladığında ona şu anda babasının bakacağını çünkü bu saat boyunca benim Damla'ya ait olduğumu söyleyerek vs. ritüelimizin önemini pekiştirdik.

Bir kaç gün sonra Damla olayı tamamen kavradı. Saatimizin tadını çıkarmaya başladı. Ona vermek istediğim mesajı almıştı. Gün boyunca ne olursa olsun, ne kadar az görüşürsek ya da ben bebekle ne kadar ilgilenirsem ilgileneyim, yatma saati geldiğinde annesi en az bir saat boyunca sadece ona ait olacaktı.

Dün gece uyku saatine 15 dk kala üç kez "anne - kız saati daha gelmedi mi" diye sordu. Bu da bana doğru yolda olduğumuzu gösterdi.

Artık kitabımız bitince kendi kendine yatıyor, Pony'sini eline alıp beş ya da en geç on dakika içinde uyuyor. Bu sırada ben de o uyuyana kadar odasında bekliyorum. Bu arada da bir kez çiş ya da su bahanesi ile şansını denemeye devam ediyor.

Ama çok şükür (belki de şimdilik?) bu fikir işe yaradı, hem kızımın uyku öncesi sendromları azaldı hem de bana onunla başbaşa ve çook keyifli bir saat geçirme fırsatı verdi.

21 Aralık 2008

Tuvalet eğitimi döneminde ev dışında ne yapmalı

Tuvalet eğitimi konusunda herkesin fikri, okudukları bildikleri şeyler vardı da, bu dönemde dışarı çıkarken ne yapacağımı bir türlü bilemiyodum. Evde altını aç, dışarıda bağla, çocuğun da benim de kafam karışıyordu açıkçası. Ama bebeğimi de alışveriş merkezi tuvaletlerine nasıl oturtabilirdim? Saatlerce nasıl tutardı çişini?

Aslında çooook da uzun uzun üstünde düşünmesem de, bu konu kafamı karıştırıyordu. Henüz çok erken biz çünkü sıklıkla bağlıyoruz zaten Damla hanımın altını da, düşünmeden edemiyordum. Tuvalete nasıl yetişicez, bulsak da nasıl oturucaz...

Bu konuda eğer var ise Amsterdam Büyükşehir Belediyesi'nin bana verdiği fikir için kime teşekkür etmeliyim? E ben de pratik kadınmışım canım hehehee :)

Geçen sene ilaç firmasının numune olarak dağıttığı, fısfıslı bir deodorant şişesi büyüklüğündeki sterilizasyon solüsyonunu bir yıldır atsam mı atmasam mı diye düşünüp dururken.... Amsterdam'da umumi tuvaletlerde gördüğüm, oturacak yeri silip oturduğun solüsyonun nihayetinde bununla aynı şey olduğunu farkettim. Steril tuvalet oturağı. (İçi? Ne yapalım tüm mikropları yok edemeyiz). Bebeği peçete serip oturtmak ya da ayakta işetmek mümkün olmayacağına göre, bundan iyisi Şam'da kayısı!

Sonuç 1. Bugün 5 saatten fazla geçirdiğimiz Ikea'da kuzum sadece 1 kez bezine 2 kez de tuvalete çiş yaptı (maşşallah)
Sonuç 2. Bu solüsyon nerde satılır bilmem. Herhalde medikallerde bulunur. Bitince ben de araştırıcam, merak edenlere bildiririm. Yıllarca işime yarayacağını düşünüyorum bu yöntemin.
Sonuç 3. Bu nasıl aklıma gelmedi benim daha önce. Hay Allah.
Sonuç 4. Ben buldum siz de kullanın derim.