Burası benim hayal alanım. Adım Hayal. Kendi kendime gezintiye çıkmak istediğimde buraya uğrarım. Kimseleri almam yanıma. Gülersem de kendim gülerim, ağlarsam da kendi kendime burada ağlarım.
Buyrun, ben
18 Nisan 2011
Evimde sabah kahvesi
Kendi evimde kendi fincanımla kendi istediğim saatte.
Evimde.
İnsana neresi ev, neresi yuva? Ben anladım, çocuklarının yanı yuva.
Dün yaşadığım güzel haftasonu endorfin depolarımı doldurdu. Sabah bebeklerimle uzuun kahvaltı, öğlene kadar evde tembellik, ohh miss gibi banyo, temiz bebekler, öğlen Damla hanımla buzpateni, ardından termosta harika çayla çocuk parkında mola. Kumlarda yuvarlana yuvarlana oyun. Sohbet.
Akşam yemeği evde, nefis. Bebeklerim uyuduktan sonra gelen dostlarla gece yarısına kadar kahve çay kahkaha sohbet nefis.
Sevgilim sen eksiktin ama aslında içimizdeydin, çabuk dön, çok özledik. Her anlamda çok özledik. Hem yanımızda olmanı hem evimizde olmanı hem burada olmanı.
Bi de bişey var ki..
Olursa nefis olur (tereddütlerimi atana kadar yazmayacağım da, acabalarım geçince - iyi mi ettim kötü mü, az mı çok mu'larım geçince -)
nefis olucak, nefis...
Oh oh miss. Maşallah. Aa, şimdi farkettim, Damla dün hiç ağlama krizi geçirmedi. Aaa, ne iyi. Ona da maşallah.
8 Nisan 2011
İstanbul'da misafir olmak
İstanbul'un en konforlu yataklarından birinde uyuyorum. Elimin altında aradığım (ve aramadığım) her şey hazır. Kahvemi içerken İstanbul'a, Boğaz'a, Dolmabahçe sarayına bakıyorum. Acıkınca bi taksiye atlayıp Taksim'e gidiyorum iki dakikada, Sofyalı senin Otto benim.
Bu mu yaşam? Bu benim bir iş seyahati için kurduğum sanal yaşam. Burada yaşadığım on sene boyunca kaç kere Boğaz'a nazır sabaha kahvesi içmişliğim var? On kez?
Bu şehirden beni okuyanlar, söyler misiniz kaçınız bu şehri böyle yaşıyor? Kaçınız benim eskiden yaşadığım gibi kaçarak yorularak bıkarak yaşıyor?
Bir de şu var ki, şart da değil diyebilirsiniz.. Bu lükse kaçıyor, illa deniz kıyısında mı yaşamalı, ben de kendime soruyorum, yıllarca sordum. Düşününce, Antep'ten fazlası ne ki bu şehrin suyu dışında?
Arada bir alışverişe, tarih-kültür turuna, gezmeye gelsek.. Onun dışında uzaktaki sevgili gibi özlesek İstanbul'u, gelince daha çok sevinsek.. Her evden çıktığımızda trafiğe, kalabalığa söylenmeden işimize gideceğimiz, daha ucuza alışveriş edeceğimiz, herşeyin bedelinin yüksek olmadığı, stresin daha az olduğu küçük şehrimizde daha sakin daha stabil bir yaşam sürsek.. Of çok uzak orası şimdi dediğimiz en uzak yere on dakikada gidebilmenin keyfini çıkarsak.
Yoksa küçük şehir bizim ufkumuzu daraltıyor, görüş açımızı kısıtlıyor, önümüzü görmemizi mi engelliyor....
Ben kendimi kandırıyorum di mi. Ben İstanbul'dan başka yerde yaşayamam di mi.
Ben gene kaşınıyorum di mi.
6 Nisan 2011
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün hatalarım
Öğünmem bu yüzden
Bu yüzden kendimi
Özel önemli zannetmem.
Bir arkadaşım (şimdi yabancım) demişti ki, "kendini ve yaptıklarını çok önemseme." O zaman aldırmamıştım, önemliyim sanmıştım.
Büyüdükçe anlıyorum ne kadar küçük olduğumu, ne çok hata yaptığımı, çoook uzun bir cümlenin sonunda başında ya da ortasında yer almamın (benden başka) hiçkimse için aslında çok da önemli olmadığını.
Sezen Aksu da tahminen benim yaşlarımda farketmiştir, bu şarkıyı yazmıştır.
Şimdi her dinleyişimde, ben yazmışım ben demişim bunları sanıyorum.
Dinlesenize bir,
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün saçmalamam
Yenilmem bu yüzden
Bu yüzden kendime hala güvensizliğim.
Öyle. Çevremde kendime olan güveniyle meşhur ben, aslında bir baktım da, ne kadar az güveniyormuşum kendime. Kendi başıma kaldığımda fark ettim. Kendimi dinleyince sorunca sorgulayınca anladım. Neredeyim dedim, cümlenin neresinde? Cümlemin neresinde?
Ne kadar az yol almışım
Ne kadar az
Yolun başındaymışım meğer
Başında... keşke öyle olsa. Yolu ortalayıp biyere gidememiş olduğumu düşünme modundayım desem daha doğru olacak. Parmağımdaki minik taşlı pırlanta yüzük gibi mesela.. Ha 350 dolara alınmış olsun ha 3500 dolara. Satmak istesem 150 dolar veren çıkacak mı? Minik taşlı neye göre minik? Kocaman mı? Neye göre kocaman?
Yaptıklarımıza göre mi büyüğüz? Başardıklarımıza göre mi? Neyi başardık.. ne yaptık.. neredeyiz? Hala hatalar yapmıyor muyuz? Hala övünmüyor muyuz, lüzumsuz? Gurur yapmıyor muyuz? Ben yapıyorum, pişman olacağım şeyler de yapıyorum, üzüleceğim şeyler de.
Kim imza atmaz Sezen'in cümlelerine?
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün korkularım
Gururum bu yüzden
Bu yüzden çocuk gibi korunmasızlığım
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden sonsuz endişem
Savunmam bu yüzden
Bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem..
NOT: Bütün bu ruh haline girmemin nedeni gerçekten kilo vermeye çalışırken 2 kilo alışım olabilir mi? Ya da premenstrüel sendromumu geçirsin diye kullanmaya başladığım Agnucaston beni bir ay süren kesintisiz bir premenstrüel sendroma mı soktu? Var mı bir bildiği olan, bi çaresi? İmdat.
NOT2: İstanbul yolcusu kalmasın.
4 Nisan 2011
Yalnızlık nedir nerededir?
Mesela, fiziksel olarak 150 kişilik bir kalabalığın ortasında olabilirsiniz, ya da evde tek başınıza. Kocaman bir alışveriş merkezinde ya da bomboş bir hastane odasında olabilirsiniz. İçinizdeki yalnızlık canavarı günündeyse, gelir sinsice, çıkar kutusundan, basar. Gelir kalbinizin ortasına çökelek peyniri gibi oturur. Başlar kalbinize elindeki buz aküsüyle basmaya. Aslında ben genelde sıcak bir taş gibi oturur sanırdım, ama okuduğum bir kitapta yazan bir cümle üzerine farkettim ki, soğuk soğuk basıyor yalnızlık.
Mesela, gelmesin diye ses istersiniz çevrenizde, walkman takar, arabanın radyosunu sonuna kadar açar ya da bilgisayarınızdan bi müzik kanalı bulursunuz. Farketmez, müzik daha da bastırır, kapatırsınız..
Sizi kurcalar yalnızlık böceği, eski defterleri açtırır, daha önce atlattığınız iç sıkıntılarını, pişmanlıkları, çoktan af dilediğiniz, ya da çoktan tövbe ettiğiniz hatalarınızı günahlarınızı ısıtıp ısıtıp önünüze koyar. Ben buna doymuştum deseniz de, bi bakarsınız sıcacık. Sanki dün yaşamış daha henüz pişman olmuşsunuz gibi. Yeniden üzülmek istersiniz, sanki bu olaya üzülüp bitirmemişsiniz gibi. Kaşımak istersiniz, ama ben bunları daha yeni küllendirmiştim diyekalırsınız.
Gerçekten yalnızsınızdır ya da, bunun tadını çıkarmak isterken, yalnızlık böceği gelir bu sefer saçlarınızın arasında dolaşır, kaşır kaşır kafanızı.. Neden yalnızsın, sevenlerin nerede, sevdiklerin nerde, neden telefonun hiç çalmıyor, bu koca şehirde kimsen yok mu, neden kimse arayıp sormuyor seni, neredeler? Yalnızsın işte yalnız, diye ensenizde boza pişirir. Aslında yalnız olmayı ben seçmiştim, çalışmalıyım biraz zamana ve sessizliğe ihtiyacım var demek istersiniz. Diyemezsiniz, yalnızlık böceklerinin tıkırdamasından kafanız karışır. Yoksa istemiyor muyum tek başına olmayı diye sorarsınız.
Bazen kuvvetle karşılarız bütün bu olanları da, bazen, hormonların mı etkisiyle, neyin etkisiyle, karşılayacak gücümüz olmaz. Bazen hayatı bile yaşayacak taşıyacak gücümüz olmaz. Sadece durmak uyumak isteriz. Bu günlerde daha da gelir yalnızlık, girer içimize, gezinir derimizin altında kaşıya kaşıya. Bak işte, gördün mü, tam da seni anlayacak birilerine ihtiyacın varken nerdeler diye sorar da sorar.
Benim bitek bana ihtiyacım var, önce kendimi affetmeliyim, kendimle olmalı, kendimi sevmeli, kendimle kalmalıyım demek istersiniz, sesiniz duyulmasın diye davul çalar kafanızın içinde.
İşte, bazen, yalnızlık sizi hiç anlamaz. Size sormaz. Ben geldim, sen beni istememelisin, ben burda fazlayım ama senin kaderinim ve gitmeye niyetim yok der.
Bişey diyemezsiniz.
Öyle olmaz mı?
31 Mart 2011
Memleket neresi?
Doğduğun yer mi? Doyduğun yer mi?
Benim memleketim neresi? Mesela, doğduğum, annemin de doğduğu, çocuklarımın da doğduğu yer mi? 10 sene yaşadığım yer mi? Yaşayamadan önce onlarca sene orada yaşamanın hayalini kurduğum yer mi? Gelin gittiğim, evlendiğim, ilk evim, ilk göz ağrımın olduğu, parasızlığı zenginliği, hastalığı doğumu, acıları tatlıları yaşadığım, trafiğe küfrettiğim, suyuna aşık olduğum, her uyandığım sabahına şükrettiğim, sonra kaçarcasına ayrıldığım yer mi? Annemi kardeşlerimi arkamda bırakıp ayrıldığım yer... Hayallerimin şehr-i İstanbul'u mu?
Mesela, büyüdüğüm, on sene yaşadığım, okuduğum, liseyi üniversiteyi bitirdiğim, sokaklarında yürüdüğüm, gençlik acılarını çektiğim,sonra aşık olup evlenmeye karar verdiğim yer mi? Adana mı?
Mesela, artık nice sonra bir hayat kurmaya karar verdiğimizde, bize artık acı çektiren sevgiliden, İstanbul'dan kaçma günü geldiğinde, devletin zorla gönderdiği, pılımızı pırtımızı toplayıp çoluğumuzu çocuğumuzu alıp göçtüğümüz, hiç kimseyi tanımadan hiçbir sokağını bilmeden, daha evvel hiç suyunu içmeden ekmeğini yemeden, daha evvel görmeden evimizi barkımızı alıp geldiğimiz yer mi? Hiç arkadaşımızın olmadığı, anlayanımızın dinleyenimizin eşimizin dostumuzun olmadığı, bebeklerimizi güveneceğimiz kimsenin olmadığı, dert ortağımız, karagün dostumuz, sevenimiz özleyenimiz hiç kimsenin olmadığı Antep mi? Gizlice yalnızlık çektiğimiz, gizlice üzüldüğümüz, buralarda iki başımıza kaldık diye hayıflandığımız ama kimse üzülmesin diye belli etmediğimiz, eğlenir gibi yaptığımız, annemizi evimizi özlemez gibi yaptığımız, bazen sinirlenip hırçınlaştığımız, ama yalnızlığı da içimize sindirmiş gibi göründüğümüz, hep gülümseyip "Burası çok güzelmiş nasılsa alışırız" dediğimiz yer mi?
Bunları, Adana'da, bir aylık bir kurs için geldiğim Adana'da, bugün 10 yıldır görmediğim bir arkadaşımla karşılaştığımdan beri düşünüyorum. Ankara'dan Adana'ya neden geri taşındıklarını anlatırken dediklerini düşünürken.. "Herkes buradaydı, evimiz barkımız arkadaşlarımız, geçmişimiz çevremiz buradaydı, annem babam buradaydı, memleket gibisi yoktu, toparlanıp döndük biz de..." deyince o...
Düşündüm de... Benim de buradaydı "herkes"im... Annem babam kardeşlerim, arkadaşlarım, evim okulum.. Hepsi buradaydı on yıl önce... Sonra sıfırdan yeni bir hayat kurduk, başka bir şehirde... Ailem de geldi, bizimle, evimizi sattık, yeni arkadaşlar biriktirdik orada. Oldu ama, biriktirdik. Baktık ki orası daha memleket oldu bize, teyzelerim kuzenlerim, arkadaşlarım, ailem çocuklarım, on yılda bir tek gün yalnızlık çekmedim. Bir tek gün nerden de geldik buraya demedim. Suyu gördükçe su gibi aktı gitti dertlerim tasalarım İstanbul'da.
Sonra geldim, dolandım durdum geçmişimi aradım Adana sokaklarında, izlerini bile bulamadım, unutmuşum.
Sokaklarım değişmiş, insanlarım değişmiş, bir Berna'm aynı kalmış evini açan bana, ama diyorlar ki ben değişmemişim, sonra bakıyorum ki ne çok kişi biriktirmişim burda da, bir hemşire "hatırladın mı beni", bir ameliyathane personeli "doktor hanım tanıdın mı beni sen öğrenciyken ben kantincinizdim", bir hocam "seni nasıl unuturum, nerelerdesin bir gün gel çayımı iç", eski arkadaşlarım "hiç değişmemişsin"....
Değişmemiş miyim? Hiç mi? Hiç.
Hoşgeldin geçmişim. Geçmemiş miydin sen? Çoktan?
Yahu hiç mi değişmemişim, yaşadım yılları, sevdim evlendim sen görmeyeli, çocuklar doğurdum, acılar ölümler tattım, kilolar aldım verdim, işler değiştirdim, uzman oldum.. Yaşadım yaşlandım.
Yok hiç değişmemişsin.
İşte bunu bulduğum Adana değil mi benim memleketim? Peki çocuklarımın memleketi neresi?
Peki benim? Geçmişimin yanı mı? Sevdiklerimin - sevenlerimin yanı mı? (Ben nasıl bir sevgi arsızıyım, hele bu aralar daha da nasıl, sevenim var mı hala, nerde varsa? Memleketimde mi?)
Benim memleketim neresi? Nerde yaşayacağım, nerde yaşlanacağım daha?
21 Mart 2011
Evrenle aramdaki mesajlaşma
Birşeyler yazmaya, söylemeye ihtiyacım varken..
Sabah kendime bir wp blog adresi almış (hayalalani.wordpress.com) ve dışa aktarmak için bloğumu açmışken..
bir de ne göreyim..
blogger açılmış.
Eh.
Gerçi gene kapanır bu, da, şimdilik taşınmayalım bakalım.
Vardır bunda da bir hayır.
3 Mart 2011
Bir çocuğa aşı
Zaman zaman beni çok duygulandıran çok gözlerimi dolduran şeyler yaşadım yazdıklarım sayesinde.
Bazen kendi yazdıklarıma kendim ağladığım da oldu.
Bu kez, ağlamadım ama hoşuma gitti. Aslında bir sosyal sorumluluk projesi (severim ben bu kavramı). Prima çocuk bezi var ya (anti parantez, ben kullanıyorum evet, 4 yıldır hergün :) ama bu konuyla hiç ilgisi yok, bence bu proje reklamı haketmiş), bana bir mail attılar, bloğumdan bana ulaşmışlar ve bir mektup yolladılar.
Benim adıma bir çocuğa tetanos aşısı bağışlamışlar.
En az TEMA vakfının fidan bağışı kadar beğendim. Zira tetanostan ölen hastayı gözümle gördüm, kimsenin ömür boyu görmesini istemediğim bir tablo.
Hala dünyanın bazı yerlerinde yenidoğan tetanosundan ölen bebekler olduğunu bilmek acı hakkaten.
Hastalığı merak eden varsa araştırıp okuyabilir, konumuzla ilgisi yok da, tek söyleyeceğim, tetanosa yakalanınca tedavisi yok. Direk kasıla kasıla nefes alamayarak ölüyor hasta / bebek... Nefes kasları da kasıldığından birşey yapamıyorsun. Bildiğin boğuluyor. Çok çok fena kimsenin hayal edemeyeceği kadar kötü. Çok fakir ülkelerde göbek kordonu kötü şartlarda kesildiğinde bebeklere bulaşıyor ve ölüyorlar.
Önemli not: Aşı %100 koruyucu.
Süper değil mi? Şimdi benim sayemde bir çocuk kurtuldu :)
Unicef'le Prima'nın işbirliği ile, eğer http://www.facebook.com/PrimaDunyasi#!/PrimaDunyasi?v=app_10339498918 sayfasını beğenirseniz sizin adınıza bir çocuğun aşı bedeli de Prima tarafından Unicef'e bağışlanacak.
Prima bence bu fikirle bu kadar reklamı da haketmiş zaten.
Sevgiler Sağlıklar...
20 Şubat 2011
Bu haftasonum
Bu eski postta bir günümün nasıl geçtiğini anlatmıştım, ben anlatırken, okuyanlar da okurken yorulmuştu.
Şimdi de bu haftasonumun nasıl geçtiğini, neler yaptığımı anlatıyorum:
Bu haftasonu şuuuunları yaptım:
DURDUM.
EDIT: Sabah herkes uyurken, VINN bana kalmışken, bakın buldum o yazımı:
http://hayalalani.blogspot.com/2009/12/bir-gunum-kac-saat.html
14 Şubat 2011
20 yıl sonra yeniden Antakya
İnsan büyüdüğü sokaklarda 20 yıl sonra dolaşırken ne hisseder? İnsan nerde büyümüştür, ilkokulu okuduğu yerde mi, ortaokulu mu yoksa liseyi okuduğu yerde mi?
İnsan 20 yıl önce 5 yıl gibi uzun bir süre yaşadığı, oynadığı, öğrendiği, belki ilk kez aşık olduğunu sandığı sokaklarda yürürken ne hisseder, hatırlar mı?
20 yıl dile kolay değil mi?
İşte Antakya.
İşte her gün okula yürüdüğüm yollar (ne kadar uzakmış), işte 19 Mayıs gösterisine çıktığımız stad (şu an gibi gözümde, mor penye etek, saçımda aynı renkten bant, provadayız), Levent gıda pazarı kapanmış, Mina kırtasiye 20 yıldır açık mı vay be, İpek apartmanı hiç yaşlanmamış (o zaman da aynıydı, belki zaten yaşlıydı), evimiz devlet dairesi olmuş, İşbankası lojmanı boşalmış metruk bir bina olmuş, vay be horoz oynayıp neşeli çocuk çığlıkları attığımız bahçeyi otlar bürümüş.
Kardeşimi aradığımda ilk sorduğu boş arsamız, otoyıkamacı olmuş. Küçük park duruyor, Otağ düğün salonu mobilya galerisi ile internet kafe arasında bölüşülmüş. (Begüş, baktım da, oraya onbinlerce çocuk sığarmış be ablacım, siz benle yıllarca alay ettiniz gerçi :) )
İşte Asi nehri, okulda maketini yaptığımız eski meclis.. Kültür merkezi olmuş.
Açılışını hatırladığım (97'deymiş) Büyük Antakya Oteli, ne kadar ulaşılmazdın, büyüktün, lüks ve pahalıydın. O kadar da değilmişsin :) Mesela bize akşam bir meyve sepeti yolladın ki, takdirimi kazandın, aferin :)

9 Şubat 2011
Aşk tesadüfleri mi sever
Aşk acı mı yoksa acı bir tesadüf mü?
Bu aşk ne acı birşey, acı birşey mi?
Bu filme gittik gördük ya, bebek sponsorumuz annem sayesinde, eh dedi, ben gördüm siz de gidin bu akşam dedi.
Ama annecim dedim bak mutlu son değilse gitmeyelim dedim, benim aşka inancım gerek, mutlu sonu göresim gerek dedim. Demedi. Mutlu son demedi, herkes ağlayarak çıktı sinemadan dedi. Ne bileyim gene de düşünmedim, mutluluktan belki ağlamışlardır dedim.
Eh, ben Babam ve Oğlum'u da, Issız Adam'ı da bu nedenle seyretmemiş değil miydim? Hayatta bi sürü gıcık şey oluyor bi de sinemada neden ağlayayım dedim...
Ama şiştim dün gece gözümde akmayan yaşlarla aşkı -aşkın sonunu - sorgularken.
Eh söyle bakalım sevgili okuyucu.. Neydi bu aşk?
Nasıldı?
Tesadüfleri mi severdi?
Öldürür müydü güldürür müydü?
Sevmek yeter miydi, almak şart mıydı, ölmek gerekli miydi?
Aşk acı mıydı, acı bir tesadüf müydü?
Aşk hep mi yanlış zamanda gelirdi -hep mi geç kalırdı?
7 Şubat 2011
Ne güzelsin sen..

2 Şubat 2011
Bizi uçağa yetiştiren o kadın
Bu nedenle..
Biliyorum, size de bu yazdıklarım bir şekilde ulaşacak. O da olmadı iyi dileklerim burada yazılı kalacak, evren bu mesajı er geç size iletecek.
Çünkü dün teşekkür edemedim.
1 Şubat akşam sekiz Pegasus uçağıyla Gaziantep'e gitmek için E10 ekspres otobüsüne bindiniz. Sonra benim uçak saatimi yanlış hatırladığımı farkettiğim telefon konuşmama tanık oldunuz. Sonraki çırpınışlarıma da.. Hayır, check in bitmişti ve bizim için birşey yapılamazdı zaten daha otobüsteydik. Hayır Pegasus'un başka uçuşu yoktu. Hayır biletimi iade ya da açık bilet yapamazlardı. Hayır başka havayolunun Antep uçağı yoktu.
Bebeğim kucağımda uyuyordu, iki valizim varıd ve kar yağıyordu.
Çevremdeki herkes bana acır ve cık cık der yoluna giderken...
Siz beni kendime getirdiniz (ben otobüsten inmeden geri dönmeyi düşünüyordum galiba, tam hatırlamıyorum), "bir denemelisin, bebeğin var belki alırlar, belki check in kapanmamıştır, hadi.." ...
koca valizimi kapıp önümden terminale doğru koşmaya başladınız. Ben arkadan ağlayarak gelirken siz, "hadi hadi" diye beni acele ettirdiniz. Onlarca kişilik güvenlik kontrolünün en önüne beni ve valizlerimi atıp hadi dene dediniz.
Siz oydunuz. Dün gece karşıma çıkması gereken melektiniz.
Bunu okuyorsanız, hadi canım ne yaptım ki diyebilirsiniz. Demeyin.
Merak ediyorsanız şöyle bitti gece:
Uçağa bindik sonunda.
Güvenlik kontrolünden 3 saniyede uçarak geçtik. Check in kontuarına uçarak girdik. Görevliye baktım ve Antep, lütfen dedim.
Arkaya dönüp Antep alayım mı dedi.
Aldı.
Ben ağlamaya başladım. Kimlikleri bile uzatamadım heyecandan.
Sonra koşarak uçağa bindim.
Ve inene dek size dua ettim. Çok dua ettim. Çok şükrettim.
Allah size, bu yaptığınız iyiliği çocuğunuzdan çoluğunuzdan hayırlarla döndürsün inşallah dedim.
Belki çok büyük birşey değildi, ama işte sayenizde o uçağa bindim. Belki gene de binecektim.. belki de karda kışta gecenin yarısı bebeğimle rezil olacak, eve dönecek (bir buçuk saatte), ertesi güne uçak arayacak, sabahki ameliyatlarıma yetişemeyecek, biletleri kaybedecek ve dahası moralimi ve yaptığım hatadan dolayı kendime saygımı yitiecektim.
İşte buradayım.
Karşıma çıktınız, hayatıma dokundunuz. İçiçe geçen halkalardan oluşan evrenimizde bir halkayı tamamladınız.
Bense size teşekkür bile edemedim, dönüp geriye bakamadım bile.
Ama eminim bu satırlarım sizi bulacak. Sizin halkalarınızdan birini mesela birgün ben tamamlayacağım.
Teşekkür ederim, çok hem de.
1 Şubat 2011
Bir insan evladı ne ister?
"Anne çok güzel bir rüya gördüm. Rüyamda bi peri vardı ve seni çok güzel bir prensese çevirdi.. yani anneyi..."
Çok şükür Allah'ım sana.. İyi ki vermişsin bana bu periyi, iyi ki doğurmuşum.
Çok şükür, sağ salim geçti ameliyatımız, kızım iyi şimdi, kuduruk viteste hayata devam etmekte.
Şükür.
27 Ocak 2011
Hayat sana teşekkür ederim...
En çok Sezen Aksu şarkıları dolanıyor dilimde...
Hayat sana teşekkür ederim...
Bir de ...
Yine mi güzeliz yine mi çiçek...
Bu sabah yağmur var İstanbul'da da olur, Mazhar'dan dinlesem ne iyi olur.
Çoktandır müzik dinlemediğimi farkeden var mı? Mesela bi sürü güzel şarkıyı yüklesem mp3 çalarıma, sonra da dinlesem, söylesem, yürüsem sokaklarda falan?
Mesela, yarın gidince İstanbul'uma, yürürken ıslak sokaklarında,
Mazhar'ı dinleye dinleye söylesem,
Bu sabah yağmur var İstanbul'daaaa.... desem..
İstanbul'uma kavuştuğum için utanmadan bağıra bağıra söylesem, herkes bana dönse baksa, ben de ne bakıyosun desem içimden.
Sonra..
Hayat sana teşekkür ederim... gene geldim kavuştum bu sokaklara desem.
kardeşlerimi gördüm ne güzelleştim desem.
acılarım oldu herkes gibi elbet
herkese kısmet olmayan sevinçlerim
unutulmayı da göze aldım evet
hayat sana teşekkür ederim
Sonra bir arkadaşım arasa, bu gece için Sezen Aksu konserine iki biletim var, gidelim mi dese.
(Evren al mesajımı hahhaayt :))
Olur desem.
Sonra
Başka bi arkadaşım arasa, bu gece hadi İstiklal'e gidelim dese
Yine mi güzeliz yine mi çiçek... desek beraber.
Saçmalama kontenjanımdan yazdım. Yoga meditasyon üstüne neskafe.. Kafam kıyak kısacası :)
23 Ocak 2011
Benim gibi balık pişirmekten korkanlar için
Beceremiyorum dedikçe de hakkaten beceremem.
Hele balık..
Oy oy oy.
On kere beceremem der dururum.
Ama, arada da, yapasım gelir, bak mesela bugün.. Vallahi de süper oldu. Niye olmasın ki? Yahu süper anne değil miyim ben? Bu kategorilerin içinde güzel yemek yapmak da yok muydu?
Aldım bugün kocayı koluma, gittik Metro Cash & Carry'ye, aldık kız gibi çipuraları, bir tarif (böyle kıytırık yerlerden de ne tarifler çıkar bu arada), metro broşüründen aldım tarifi.
Ahan da şöyle:
Kızları Borcam'a diz,
sırtlarını çiz
aralarına ve üstlerine limonları yatır,
bir tabakta şunları karıştır: domates, biber, soğanlar halka halka, sarımsaklar diş diş, maydanoz, tuz karabiber,
bunları kızların üzerine ser.
Azar terayağ, bolca zeytinyağı üzerine dök.
At 180 derece ısıtılmış fırına
Yarım saat pişir.
Vallahi de nefis oldu, keşke aklıma gelip fotoğrafını çekseydim :) Bi de mantar olsaydı, kalmamış evde. Olsun mantarsız da oldu.
Bebeklerim de bi sevdiler bi sevdiler.
Koca kişisinin ısrarına dayanamayıp üstüne gidip bi de künefe aldım (hasta ya kıyamıyorum) ama ben de yedim, oohhh kebap.
Balık üstü künefe. Maşşallah.
Ay ne açgözlü bi yazı oldu yahu.
22 Ocak 2011
Yazamıyorum çünkü...
Önce sevgilim apendektomi oldu.
Sonra kızımın kulağına tüp takılacaktı, ateşi o kadar yüksek ki iki gündür, ameliyat ertelenmekle kalmadı, ateşini de düşüremiyoruz. Bu duruma da ailecek sinir oluyoruz.
Annem koştu yetişti sevgilim ameliyat olmadan, hızlıca bizi kanatları altına aldı. Mesela sevgilime moral olsun bana da iyi gelsin diye bizi sinemaya gönderdi.. Eyyvah eyvah dedik dedik durduk :) Sevgilim dikişleri ağrımasın diye gülmemeye çalıştı pek ama benim kahkahalarımı da susturamadı diyebilirim. Gerçi bu son yılların en iyi komedisinde tek ağlayan da ben olmuşumdur sanırım, gözyaşlarım hazır beklediğinden sanırım, aşk meşk ne güzel şey diye diye ağladım :)
Aylardır ihmal ettiğimiz mutfak masasını aldık nihayet.. İstediğimiz gibi banklı (en büyük derdim buymuş gibi sanki).. Baktığım masalar da inci boncuklu camlı ferforjeliydi bu arada, Anteplileşiyor muyuuuummmm yoksaaa :) silkinip kendime gelip ahşap seçtim bir tane.
Yeni bakıcımız işe başladı bugün, hayırlısı bakalım, herşey olacağına varır, su akar yolunu bulur diye kapatıyorum bu yazıyı.
Bu arada yazıyorum da, okuyan oluyor mu hakkaten merak etmiyor değilim. Ey ahali duyduysan gel bana :)
20 Ocak 2011
İLAN VE TEŞEKKÜR
Genel Cerrahi Uzmanı
Op Dr DENİZ GÜLHAN'a,
ayrıca Op Dr OZAN ZARALI'ya,
onu başarıyla uyutup uyandıran ve ağrısız bir gece geçirmesini sağlayan,
Anesteziyoloji ve Reanimasyon Uzmanı
Dr DAMLA SARIGÜNEY'e,
Koşarak ülkenin her yanından gelip bebeciklerimi emniyete alan, aklımın evde kalmamasını sağlayan, onlar olmasaydı olamayacağımız,
ANNEME ve sevgilimin ANNESİNE ve BABASINA,
Her türlü olumsuz şartlara (yorgunluk ve uykusuzluğuna) rağmen beni bırakmayan ve sevgilimin ameliyatına girerek içeriden bana casusluk yapan sevgili çalışma arkadaşım, meslektaşım,
Op Dr ABDULLAH TÜTEN'e,
ayrıca bu stresli gecemde beni yalnız bırakmayan sevgili çalışma arkadaşım, meslektaşım
Op Dr GÜLAY GENÇ ve eşi (kızımın doktoru) sevgili
Op Dr UMUT GENÇ'e,
Şefkatle ve sabırla eşimin tedavisini yapan ve bana destek olan hemşire arkadaşlarıma,
Beni yıllar sonra bir yakınımı devlet hastanesinde ameliyat etmeye ikna eden bu güzel hastaneyi yapan, yöneten ve burada şevkle çalışan herkese,
Çok teşekkür ederim.
Kendime ve sevgilime de geçmiş olsun.
13 Ocak 2011
Çocukları anlamak
Küçük kütüphanemde en önemli grubu bebek bakım - artık çocuk eğitim kitapları oluşturuyor. Ama okuduklarımdan öğrendiğim birşey varsa, o da çocukları anlamak zor.
Aslında, Tracy'nin, Ferber'in, Karp'ın bana öğrettiklerini hayata geçirebilmemi kim öğretecek onu bilmiyorum işte.
Bir de ben sabırlı mıyım onu bilmiyorum..
Bazen, evet ben olmuşum, Hz Eyyub'un suyundan içtiğim belli oluyor diyorum.. Bazense, yok yok yooook, benden anne manne olmaz diyorum...
Ama ne zaman okuduğum birşeyi uygulayabilsem, oldu bu iş diyorum.
Bir örnekle bağlayayım:
Damla hanım gece yatarken, birkaç zamandır üstünü örtmek konusunda sorun çıkarıyordu. Yorganını tamamen yere atana kadar uyumuyor, hatta bağıra bağıra ağlıyordu. Artık ben de, gene mi aynı terane diye sinirleniyordum ve bu böyle sürüp gidiyordu.
En son dün, aklıma geldi, onu anladığımı anlasın tırınınısı yapayım dedim.
Gene yorganı tekmeleyip ağlamaya başlayınca,
"Hımmm.. yorganını hiç sevmiyorsun" dedim.
Ağlaya zırlaya "evet" dedi.
dedim ki, "Ama ben onu senin için almıştım. Hani üzerinde minik minik bisürü kalp olan, hem de rengarenk olan, senin için özel olarak aldığım yorganını sevmiyor musun yani, neden acaba çok merak ettim" dedim.
Kitaplarda örnek vaka olarak verdikleri hikayeler genelde bu noktada çözülür.. Ben pek umutlu değildim ama Damla burnunu çeke çeke şöyle dedi:
"Çünkü ben kalp çizmeyi bilmiyorum ühüüüü ühüüüü"
"Aaaa" dedim. "Ondan kolay ne var" Hemen kalktık, ışığı açtık, odasındaki kara tahtanın önüne geçtik, ona kalp çizmeyi öğrettim. Öğrendi mi, iyi kötü öğrendi valla.
Sonra sevine sevine yatağına girdi, üzerini örttü ve uyudu.
Sabah uyandığında koşarak tahtasına gitti ve kalpler çizdi.
Bugün yatağa girince hemen yorganını istedi.
Dedim ki, ah kuzum bu muymuş.. Çektiğim onca eziyet bundan mıymış?
Bu yazının özeti: Bunlar içerden çıkarken yanında kulanma kılavuzu da gelse mesela, biz onları anlasak hemen, bu b..ktan şeylerden ağlamasalar.. Biz de üzülmesek..
Eh peki bu olmayacağına göre, biz (ya da genellemeyeyeim ben diyeyim) daha sabırlı olsam da çocuklarımı anlamak için daha çok çaba gösterebilsem. Ne iyi olmaz mıydı?
12 Ocak 2011
Annemle ben
Hadi gel de veriyim sana:
Tanrı her yerde olamazdı, bu yüzden anneleri yarattı
Annem koruyucu meleğim
Canım annem
annem & ben
Biricik annem
Anneler çiçek olsaydı ben seni seçerdim
hep yanımda
iyi ki varsın
sen birtanesin
ne zaman beni heyecanlandıran bir şey görsem içimden hep "anne bak" demek gelir (Anne bak bu hakkaten doğru ya)
Yahu bu magnetleri yoksa ben mi yazıp piyasaya sürdüm? Sanki D&R'a ben bunları satmışım gibi di mi.
11 Ocak 2011
7 Ocak 2011
Önce
Çocuklarım sağlıklı olsun
kocam da sağlıklı olsun
Ben annem kardeşlerim de.
Bir bakıcı
Ama öyle böyle değil bize annem gibi baksın
Tatmin.
Tatmin olalım elimizdekilerden yaşamımızdan
Sonsuz boşluk duygusu tatminsizliğin en yakın arkadaşı
Para
Ben secret yapayım sevgilim kazansın çok paramız olursa daha rahat gezeriz
Seyahat
Şu içerde uyuyan Faslı adaşımdan bana seyahat virüsü bulaşsın ülkeler göreyim
Şehirler göreyim
Başarı
lı olayım işimde çok. Güzel güzel ameliyatlar yapayım.
Güzel olayım. (Bu kendimi güzel hissedeyim'le de değiştirilebilir)
Endorfin
istiyorum, sevgilim saçlarımı okşasın bana bol bol çukulata yedirsin endorfinim artsın seviyorum çünkü buı duyguyu
Hiç PMS yaşamayayım çünkü PMS istemiyorum (aman bu dua şöyle olmasın, mesela gebeyken de PMS yaşamıyorum ya, düzelteyim: Gebe olmayayım bu yıl, PMS de yaşamayayım)
Yoga
ya devam edeyim de ruh sağlığımla beden sağlığım güzel güzel gitsin elele.
Bu yaşım bana bunları getirsin
E mi
Yeniyaşakaçkaldı
bi de çılgınlar gibi zıpzıp dansettiğim bi doğumgünü partisi istiyorum ama bunun için önce bebelerime bakıcak birini ve birlikte eğleneceğim arkadaşlarımı istiyorum. İlkini bugün ikincisini de salıya istiyorum. Biraz acelem var.
Ben hemen bilgisayarı kapatıp secret yapmaya gidiyorum.
6 Ocak 2011
Yeniyaşakaçkaldı
Yaşotuzbeşhakkatenyolunyarısımı
Öbüryarısıdahaeğlenceliyararlıakıllıdüzenlikolaymıgeçicek
Amabuyarısıbanabisevgiliikiminikmucizafalanverdiya
Hiçbiryarıömrümünbuyarısınınelinesudökemez
Yokspacetuşumbozulmadıiçimdenböylegeldidüşüncelerimbukadarhızlıakıyor
Amafenaalışmışımyazarkenspace'ebasıyorumarada,sonrasiliyorum
Hayatıdaboşluksuzyaşıyoruzfarkındaolanvarmı
Annemgeldibizeesverdirdiüçgünamaoaradadaherkeshastaoldufalan.
Benboşluksuzçokzoryazıyorumsizokuyabiliyormusunuz?
Buyazınınözüşuydu:
Doğumgünümegünlerkaldı,buseferkorkuyorumherkestarafındanunutulmaktan,bunedenlekendimebirsürprizpartivermekistiyorum
Amabusürprizdenhaberimolmazdapartimikaçırırımdiyedekorkuyorum.
Hemnedenkimsebanayolumunyarısındasürprizpartivermiyor?
DostlarımnerdehemAntep'teyoklarnedenbaridoğumgünümdeuçağaatlayıpgelmiyorlar
Yoksayoklarmı
Yoksaotuzbeşyolunyarısımı
Bilmiyoruzkibunu
MeselaCahitSıtkı46yaşındaölmüş,yanionunyolununyarısı23müş
Oldumuşimdihıı
5 Ocak 2011
Yeni yıl

.... annem geldi, çocuklara baktı, bizi süsledi püsledi, Antep'te geleneksel olduğu üzre (!) bir yılbaşı eğlencesine yolladı, ki İstanbul'da geçirdiğimiz 10 yıl boyunca bunu yapmamış idik :)
Hopladık zıpladık eğlendik söyledik.
Yemekler kötüydü, şarkı(cı)lar vasattı, mekan berbattı hahahahayt
Biz güzeldik, çiçektik, nefistik... Oynadık söyledik eğlendik.. Yeni yıla güzel insanlarla el ele zıplayarak girdik.. Dansettik şarkı söyledik.. Ardından nefis bir kahve içtik.
Güzel annem, geldin bizi de güzelleştirdin. Ne iyi ettin de geldin... Teşekkürler..
Ardından da koca kişisine bonus kriptik tonsillit, 39 derece ateş, 2 serum, 10 iğne popodan :(
Bana da bonus progesteron etkisi. Yeni yıla da progesteron etkisinde girdim ne fena.
Bu da bize kapak oldu, sen misin gidip eğlenen :))
2 Ocak 2011
2 Ocak 2011
Kızımın artık MAMİ demediği gün
MAVİ dediği gün.
Benim buna üzüldüğümü farkettiğim gün.
Hiçbir zaman düzeltmedim mami deyişini. Hep sevdim.
Artık kendi kendine düzeltmiş :(
Adını yazmayı da kendi kendine öğrenmiş, benden değil, belki okuldan...
Hayatı öğreniyor. Büyüyor.
Mamiye artık mavi diyor.
29 Aralık 2010
Tuna'nın kelimeleri
Baba
Mama
Dede
Ferah
Kırt kırt
Vuuuuv (elde uçak hareketi)
Aydede
Hey
Bay
Arada ağlarken de inneeee diyor, bu da anne oluyor işte.
Son bombası: Tuna herşeye “aaaa… aaaa” diyerek konuşur. Başka da bişey demez. Gene birgün babasının kucağında aaaa… aaa… larken, babası bakar ve “oğlum sen de anca a diyorsun artık bee’ye geçsen” der.
Tuna herkese şöyle bir bakış atar ve konuşur:
“beeee”
:)
Bu arada, Damla doğrudan konuşmaya, alenen kelimleri söylemeye ve cümle kurmaya başlamıştı, hem de bunu ilk doğumgünü civarında yapmıştı. Alışık değilim böyle aaa lara beee lere… Şimdi bay ya da hey deyince sevinir olduk yahu..
İki kardeş olmanın yararı da şuymuş, Tuna herşeyde olduğu gibi konuşmada da ablasının izinde, onu taklit etmeye çalışıyor, onun çıkardığı kelimeleri, sesleri taklit ediyor. Mesela Damla hadi baybaaay deyince arkasından babaaaay diyor. Böyle böyle konuşacak sanırım :)
23 Aralık 2010
Emzirme Reformu'nu Destekliyorum
1. Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)Ben de açıkçası yarısı falandır sanırdım. %1,3 çook az değil mi?
2. Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?
İkisini de işe başladığım 6. aylarına kadar besledim. 7. ayın içinde sütüm (işyoğunluğundan olduğunu sanırım) azalarak kesildi. Bir ay kadar da depoladığım sütleri aldılar neyse ki... 8. ayda sütüm artık kalmamıştı.
İki bebeğimde de altı ay öyle ya da böyle evdeydim, rotasyonuma denk geldi, izin aldım hatta rapor aldım vs.
Zaten işten dörtte çıkıyorduk, bu nedenle kullandım. Ama iki doğumumda da ilk yıl nöbet tutmama hakkımı kullanmadım, asistandım çünkü. İlkinde dört ay, ikincisinde 6 aylıkken nöbet tutmaya başladım.
Aslında hayır. Çalışma şartlarım elverdiği sürece sütümü sağdım, ama işim çok yoğun bir iş olduğundan, hasta yoğunluğundan, ameliyatlardan bunun mümkün olamadığı da çok oldu (hastalara siz bekleyin süt sağmalıyım diyemediğimden)
Asla. Doğdukları günden itibaren ikisini de heryerde ama heryerde emzirdim. Hele ikincisinde, Nihan'ın hediye ettiği emzirme önlüğüm sayesinde, bu daha da rahat oldu, zira ilk bebeğimde battaniyelerle bol tişörtlerle bunu sağlamaya çalışıyordum.
7. Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?
Doğum yaptığım hastaneden fiziksel destek, annemden ve eşimden psikolojik destek aldım. Emzirmek zor iş ve destek iyi geliyor gerçekten.
Hayır asla. Buna izin vermezdim de zaten. Bu benim kararlılığımla ve emzirme işini hayatımda ve bebeklerimin hayatında nasıl konumlandırdığımla ilgiliydi, kimse karşısında duramazdı ki...
9. Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?
Emzirme reformu gerekli. Ben hatta değil emzirme için izin verilmesi, bebekleri olan annelerin çalışmasına izin verilmemesi gerektiğini düşünüyorum son günlerde. Emzirmek başlıbaşına iş ve bunun için bize neden maaş ödemiyorlar ki? Sonuçta yatırım yaptığımız bebekler onların da geleceği değil mi?
10. Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak içinhttp://emzirmereformu.com/ adresindeki formu doldurmanız yeterli.
Evet destekledim.
Antep'te güzel şeyler oluyor
Kaliteli malları oldukça da ucuz satıyor, evet, ben alışveriş için tercih ediyorum.. Ama bu yazıda bundan bahsetmeyeceğim.
OLİ'nin kendi adına oluşturduğu sosyal sorumluluk projesinden bahsedeceğim.
Kullanmadığınız giysileri getirin...Ara ara bakıyorum da işe yaramaz boş eski püskü şeyler olmuyor, en sık bebek ve çocuk giysisi olmak üzere birçok kıyafet bırakılıyor.
Al götür, oku getir...Epeyce güncel, kaliteli okumayı tercih edeceğim kitaplar. Sadece kayıt formu doldurup odünç alabiliyorsun.
OLİ'nin bu girişimi (ne zamandır aktif bilmiyorum), daha önce çok etkilendiğim askıda ekmek kadar iyi, belki daha da iyi.
19 Aralık 2010
Gaziantep SADMER Projesi, Gönüllü Sosyal Sorumluluk
Dedim ki, sanırım ben gerçekten de evrene bu tarz mesajlar yolluyorum ve evren ona gönderilen her mesajı alıp yanıtlıyor :) Zira, Antep'in periferindeki, sosyokültürel seviyesi oldukça düşük kadınlara Aile Planlaması hakkında seminerler verme işi nasıl gelip beni bulsun değil mi :)
Antep'e gelmeden önce, düşündüğüm bazı şeyler vardı, nasıl olur da halka yararım dokunur, bu yaşa geldik ot gibi anca kendimizi mi kurtarıcaz diye.. İlk fırsatta kaymakamlık ya da belediye ile birşeyler yapsak, smear taraması mı olur, bazı eğitimler mi olur, düşünüyordum.
Ama vallahi bu kadar iyisini düşünemezdim :) Üstelik ben projeyi değil proje beni buldu!! Daha ne olsun..
Bir gün poliklinikte hasta bakarken iki şeker mi şeker kızcağız gelip, kaymakamlıktan geldiklerini, gönüllülük esasına dayanan bir proje için bir kadın doğum uzmanına ihtiyaç duyduklarını, bizim başhekim yardımcısının da onları bana yönlendirdiklerini söylediler..
Dırırırınnınıımmm
Tam benlik!!
SADMER, Şehitkamil Kaymakamlığı Sosyal Araştırma Dayanışma Merkezi, aile içi şiddet mağduru kadınlara aile içi iletişim, aile planlaması ve daha birçok konuda, her konunun uzmanı ile seminerler verecek.. Bu kadınları eğitecek.
Süper bir manevi tatmin, onlara birşeyler öğretebilmek, sorularına cevap vermek, onları güldürmek, onlara yararımın dokunması.. Hayatlarının bir kıyısına dokunup geçmek. Birtek şey bile akıllarında kalsa, sayemde bir tek istenmeyen gebelik bile önlense.. Büyük bir şeydir değil mi?17 Aralık 2010
İstanbul kaçamağı


Annemmmm....
12 Aralık 2010
Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol...

Nasıl karlı bir havada geldik Konya'ya.. Bir önceki gece eve 1'de geldiğim halde.. valiz hazırlamaya vaktim olmadığı halde (valizsiz geldik cidden), Tuna gece 3'te ateşlenip sabaha kadar ağladığı halde çıktık yola ve vardık çok şükür sağ salim.. Yolda yağmaya başlayan kar bembeyaz boyadı heryeri gün içinde. Burda bizi soğuk kar ve sıcak bir yuva karşıladı :)
Antep'ten Konya'ya vardık ama burda evden Mevlana'ya gidemeyebilir miydik? Arabalar çıkmadı, taksiyle gittik. Çocukları bırakacağımız kişinin işi çıkınca Gamzem kendini feda etti, biz dört kişi kaldık (10 kişiyle başlamıştık)..
Sonunda vardık oraya...
İzlerken anladım ki... Sadece dönmek değilmiş. İbadet ederken kendinden geçenler.. Allah diye bağıranlar.. Sonra çok güzel birşey söyledi, aklımda kaldığı kadarıyla yazayım. Zaten benim de son zamanlarda inandığım kafama taktığım birşeydi bu: Allah'ın yarattığı, kendi yansıması olan mükemmek varlık Hazreti İnsan.. O kadar mükemmeldir ki, aslında kapasitesi kendi düşündüğünün çok üzerindedir çünkü o Allah'ın bir aynasıdır... Mevlana'yı anlamaya çalışmak için bilginizin yetmediğini düşünmeyin, dedi konuşan amca. Bilebildiğiniz kadarıyla anlamaya çalışmaya başlayın... gibi birşeyler. Çok etkileyici bir konuşmaydı, şöyle bitti:
Hazreti Mevlana'nın hatırına: Aşk olsun...
Bu sefer Konya da bir güzel geldi bana.. hem beyaz, hem de bir başka geldi. Her tarafa Mevlana haftası nedeniyle afişler bayraklar asıp süslemişler, şehre girer girmez Hz Mevlana karşılıyor sizi:
Sevgide güneş gibi ol..
Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol...
Tevazuda toprak gibi ol...
Öfkede ölü gibi ol....
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...
Ve her yerde aynı şey yazıyor: Aşk olsun...
Sonra da diyor ki: Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ister kafiri, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel, bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...r
10 Aralık 2010
Herşey üstüste mi geliyor teoremi
Ne zaman mı? Mesela premenstrüel dönemlerde. Mesela, birşeye kafamız takıldığında ya da canımızı sıkan, bazal enerjimizi düşüren, yaşam kalitemizi bozan bir sorunumuz / sorunlarımız olduğunda. Kocamızla kavga ettiysek. Bebeğimiz hastaysa. Geçim sıkıntısındaysak. Maaşımız bittiyse, kredi kartı borcumuzu ödeyemediysek, çocuğumuz olmuyorsa, bir yakınımız kanserse, öldüyse, vesaire vesaire.
Çoklar bu durumlar.
En sık ve tekrarlanarak yaşananı menstrüel dönem ve suçlusu progesteron (suçlu ayağa kalksın).
Mesela böyle günlerde, bazal enerjimiz zaten düşük olduğundan, günaydın diyerek güne başlayamıyoruz. Gülme kaslarını harekete geçirmek büyük enerji ister bence, gülemiyorsak daha birçok şeyi yapamayız. Gülmek bütün kapıları açar.
Böyle günlerde, saygısızca içeri giren ve hakaret eden hastaya göz yumamayıp, kovabiliriz ve olay büyüyebilir. Mesela, her zaman sesimizi çıkarmadığımız birşeye bağırabiliriz. Sekreteriniz, bugün hiç gülmediniz hocam derse biraz farkına varırsınız ama gene de gülemezsiniz.
Bebeğiniz her zamanki şımarıklıklarını yapar ama tolere edemezsiniz, abartınca normalde dikkatini dağıtıp başka şeye çekebilecekken kendinizi onu parçalamaya hazır bulursunuz. Her zaman sizi ısıran bebeğinize tokadı indirmek istersiniz. Bağırınca bile ağlayan masumu incitmekten korkarsınız. Sonra kendinizden korkup yatağınıza sığınıp dinlenmeye çalışırken tepenize gelen bebekleri alıp oyalayamayan, kapıdan sizin “bi nefes alsam geçecek, bi beş dakka yalnız kalsam” diye kıvranmanızı izleyen bakıcıyı bir daha gelmemek üzere kovmak istersiniz. Basiretsiz insan diye bağırmak istersiniz.
Bazen, sinirleriniz bozuktur sadece. Sebepsizdir. O günlerde hayat üzerinizden akıp gidemez, deliklerinize takılıp kalır. Çözemezsiniz, gevşeyemezsiniz. Size olmaz mı? Hayat sizi rahat bırakmaz, nefes aldırmaz, gürültüsüyle sarar kulaklarınızı boğazınızı.
İşte bugün öyle bir gün.
Pozitif düşünme kararı alıp, bunun üzerinde kafa yorup, okuyup anlayıp, hayatıma olumlu yansımalar aktarmaya başladıktan sonra, bugünler beni daha da yormaya başladı. Yarın uyandığımda daha olumlu olacağımı bile bile, mesela birine bağırırken, tartışırken, bebeklerime kızarken, içimden yarın olsa bu olaya böyle tepki vermeyecektin, bunu bu kadar abartmayacaktın, yarın olsaydı şu anda buna gülüp geçiyor olacaktın diyorum. Bu beni daha çok yoruyor. Geriye doğru sarıyor olumlu filmimi. Eksi hanesine bir gün ekliyor. Gene de düzelemiyorum. İçimden kendimi buz gibi bir pınar suyunda yıkayıp, tertemiz giydirip, saçlarını iki yandan atkuyruk yapıp, “hadi bakayım kızım daha olumlu ol” demek geliyor. Olamıyorum. Anneme telefonda bağırarak konuşurken içimden “ne oluyor bana” diyorum. Sevgilimi arayıp “nolur eve gel beni benden kurtar” dedikten sonra kaçıyorum kendimden.
Ağlamak bile istiyorum, sebepsiz, aslında sebepli: daha olumlu olamıyorum diye. Gülemiyorum diye.
Bugün öyle bir gün. Yarın böyle olmayacak biliyorum. Progesteronumdan nefret ediyorum.
Sizden de özür diliyorum. Bu yazıyı yazdığım için. Ama napiyim, susamıyorum.
GECENİN DEVAMI _ EDİT: Saat 8'de hastaneden telefon gelir, tam sevgili gelip beni dinlendirecekken, arkadaşım zor bir ameliyata girmek üzeredir, acildir, koşa koşa yardıma gidilir, 8.15 - 12.15 arası ameliyat yapılır. Hasta kanar kanar kanar kanar kanar kanar kanar.
Uğraşılır uğraşılır.
İnşallah toparlar diye dua edilir. 1'e doğru eve dönülür.
8 Aralık 2010
Ruhumda Gaziantep
"Ruhumda Antep bizi sarmalıyor"
Üniversite ve ihtisas hayatım boyunca Antep'li iki arkadaşımın Antep Antep sayıklamalarını anlamaya çalıştım. Her fırsatta buraya dönmeye çalışır, mutlaka Antep'li biriyle evlenmek isterlerdi, en sonunda da buraya yerleşeceklerdi. Öyle de yaptılar.
Ben hiç anlayamadım, ne var kardeşim bu şehirde derdim.
Şimdi sanki anlamaya başladım. Ruhumu sarmaladı Antep, ne istersek vermeye hazır, eksiklerimizi gideriyor, hoşumuza gidecek hediyeler veriyor. Her köşesinden sürprizler çıkarıyor.
Ah o parkları yok mu!! Antep'in her tarafı park derlerdi, değilmiş. Büyük bir secret garden'ın içine kurmuşlar bu şehri.
Ana caddeden az içeri sapınca gidilen devasa parklar, botanik bahçeleri, çocuk parkı görünümünde aile parkları, ağaçların arasında çay bahçeleri - kafeler (ama ultra lüks ve ucuz :) ), eğlence parkları, lunaparklar, ne bileyim işte. Belediye'nin midir bu başarı bilmem.
Bu haftasonu kahvaltıya gittiğimiz "Kavaklık" denen, eskiden mezbebelik olan alanda yapılanlalrı görünce şaşırdım.
Bu resimdeki yer, Eskici adında bi kafe. Kahvaltıya gittik. Yanımızdakiler çalışma arkadaşım olan 2 hemşire ve aileleri.
Çok fazla resim çekmemişiz çevreyi gösteren ama, bir fikir verir belki şunlar:
Resimde: Damla ve Tuna işçilerle taş taşıdı (!), çakıl tepelerinde debelendi, kürekle el arabasına taş doldurdu, sonunda Damla yemeğini aldı gitti işçi abilerinin masasında yedi :))
Çocuklar saatlerce sıkılmadan oynadılar, biz yedik içtik sohbet ettik. Bitmedi, ayrılamadık, gerçek bir Antep'linin yaptığı gerçek bir kebabı afiyetle yedik. Üstüne de ateşte kadayıf (Erçelebi). Bakın beni tanıyan bilir, ben et severim. Arada eeeet diye sayıkladığım olur.
Burası orası işte. Öküz gibi ye. Balkonunda mangal yap. Olmadı parka git. Olmadı ormana git. Olmadı Fırat nehri kenarına git. Üşenirsen hazır yapılmışı var, daha güzel. Olmadı Mehmet'i ara alasını yapar.
Dikkat et, kontrollü abart, kilolara dikkat :)
Bu arada, kısa notlar, merak edenlere:
1. Kilo almadım, iki buçuk aydır burdayım, 1 kilo da verdim hatta hehe
2. Damla'yı burda bir hocaya daha götürdüm dün, ameliyat demedi, hatta ameliyat diyen tüm diğerlerinin tersine beni ikna etti, takibe alalım dedi. İşitme kaybı çok yok, bu nedenle beklenebilir dedi. Antibiyotik dekonjestanla takip.
3. Broncho Vaxom diye bişey içiricem çocuklarıma bilen var mı, işe yarar mı
4. Tuna'nın bronşiti daha geçmemiş, antibiyotik başlandı gene.
5. İşimden memnunum, yoğun ama sıkılmadım (henüz :))
6. Yogaya başladım, dört kere gittim şimdilik, sonunda gevşeyeceğim umarım, kaslarım sinyal veriyor artık çünkü
7. Antep'in en kötü yanı: Uluslararası uçuşlar İstanbul'dan!!! Buradan tek Frankfurt bi de Almanya'nın bi yerine daha uçuş var.
8. Dünkü prof Damla'yı mümkünse okuldan alın mayısa kadar dedi. Mümkün değil dedim. Tamam dedi.
7 Aralık 2010
Urfa'nın renkleri



Mancınıklar..Ayn Zeliha (Zeliha'nın gözyaşları)
Sabır makamı, Hz Eyyub'un yedi sene kalarak sabrettiği, sonra da şifalı suyla iyileştiği, Kuran-ı Kerim'de de bahsedilen mağara..
Urfa'da kafamda türkülerle gezdim.. Antep'e iki saat. Gidilmeli, görülmeli idi. Gittik gördük. Sırada Mardin var.
2 Aralık 2010
İdeal bakıcı nasıl olmalı?
Bencilce bir yazı okumak istemeyen varsa lütfen bu yazıyı okumasın.
Bebeklerim benim değerlerim, kıymetlerim. Varlığımın anlamları. Onları emanet ettiğim kişiyle ilgili beklentilerim, taleplerim olması – bazen aşırı bencilce olsa da- bana normal geliyor. Ha, bahsettiğim, birkaç ay önce Sn Sibel Arna’nın, okuyup benim de nefret ettiğim yazısındaki gibi insanlık dışı şeyler değil. Ayrıca bu sayacaklarıma göre bakıcı seçiyor, ya da buna uymayan bakıcıma ceza veriyor, işten çıkarıyor vs. de değilim. Yalnızca, böyle olmasını isterdim, diyorum o kadar. Keşke olabilseydi diyorum, bi de o kadar.
1. Mesela, çocuğumu sevsin. Çok bencilce değil mi? Bir başkası benim çocuğumu neden sevsin? Eh, okuyucu, sen işini ne kadar seviyorsun? Sn Sabiha Pektuna da ne diyor, keşke akrabadan biri baksa çocuğunuza, çünkü el kadını neden sevsin yabancı bir çocuğu diyor, öyle değil mi? İşte, ben gene de sevsin istiyorum bebeğimi, ona bakan kişi. Öpüp koklasın, bağrına bassın. Tamam bu esnada benim gibi duygudan gözleri dolmayabilir, ama parlayabilir en azından.
2. Çocuğuma birşeyler verebilsin, öğretebilsin. Mesela, okuma yazma bilsin mümkünse!!! (Şimdiki bilmiyor diye başımı taşlara vurmuyorum ama ne yapalım). Onunla kitap okusun, şarkı söylesin, oyunlar oynasın. Eğlensin birlikte.
3. Düzgün Türkçe konuşabilsin. (Mesela benim tastamam 18 aylık oğlum konuşmayı şöyle öğrenecek: Hadi kak gedek de kıçını temizleyek.) Olsun. Kötü şeyler söylemeyi öğreneceğine, güzel konuşmayı geç öğrensin.
4. Bize de biraz bakabilsin, yemeğimizi, ütümüzü yapsın. Ayrıca temizlikçi tuttuk da, yemekçi tutamayız değil mi? İşten gelip yemek yapanlara diyorum ki, sırlarını versinler bana, ben kahve bile yapamıyorum kendime yorgunluktan!
5. Çocuğun ilaçlarını verebilsin, hastalıklarını yönetebilsin, doktora götürebilsin, gerektiğinde – hastalık durumu vs, okula gidemeyen kızıma da aynı anda bakabilsin, ben evde kalamadığımdan.
6. Ufak tefek alışverişi yapsın, çocuğun meyvesi yoğurdu bittiğinde bitmişti veremedim demesin, gitsin alsın.
7. Ah bi de misafirim gelecek dediğimde iki çeşit pasta yapsın. Ben hamur işlerinden hiç anlamam demesin.
8. Kendi çocukları sorunları işsiz kocası olmasın. Bence tek insanlık dışı isteğim bu ama, onun mekanik olmadığını, çocuğunun evde hasta yattığını ve bakacak kimsesi olmadığını düşününce sinir oluyorum, benim çocuğuma konsantre olması gerekirken kendi çocuğunu düşünüyor çünkü robot değil, keşke çocukları büyük birini bulsaydım, izin veriyorum sonra evine erken gitsin diye ve kendi hasta çocuğumla başbaşa kalıyorum. Ayrıca da, neden ben kocası çalışan bi bakıcı görmedim? Çünkü erkekler, sağolsunlar, karılarına çalışma evde otur demeyi bilirler de, kendileri iş arayacaklarına karısının kazandığını yemeyi ve bu esnada kahvede okeyin kitabını yazmayı daha iyi bilirler.
Şimdi şöyle bi okuyunca anladım ki, ben annemi istiyorum. Annemi. Kendimi de değil, bunların hepsini aynı anda yapamam ben. Ama annem yapar.
Ben iki çocuğuma aynı anda bakamazken, onları idare edemezken, annem üçümüzü etmiş.
Neyse, sonuç olarak bu bakıcı sendromunu çözmeye çalışacağıma, mevcut bakıcıya alışmaya çalışmaya karar verdim. Neden mi, güveniyorum da ondan. Parayla satın alınamaz bir his bu. Çocuğuma zarar vermeyeceğini hissediyorum.
Gerisi eyvallah.

Resim: Tuna ve ilk bakıcısı, ilk başlarda bıdı bıdı ettiğim ama zamanla beni utandıran, hepimize bakan ve İstanbul’a geldiğimizde bize gelen ve oğlumu özlediğinden sarılıp koyun koyuna uyuyan bakıcısı.
Hey gidi hey. Gelsene sen Antep’e Fatrma abla.
22 Kasım 2010
Sabah sabah kafamdakiler (iç ses)
Hımm.. Saçımın fönü bozulmuş, zaten yapamamıştı, bi daha o çocuğa yaptırmıycam (gerçi 3 lira :) bugün gider bi daha yaptırırım)
Bugün çook yoğun olucak, yarınki ameliyatlar, yengem de gelicek onun işlerini çabuk hallederiz umarım.
Bu Victoria'a Secret'lar şahaneeee Gamzeyi ariyip bi daha teşekkür etsem.
Acaba çamaşırlar kurudu mu Damloş'un terliklerini unutmiyim okula gidicek. Tuna'nın kulağı mı ağrıyor dişi mi, gene otit mi oldu yoksa, ama bayramda hava güzeldi iyi beslendi çevrede hasta kimse de yoktu. Ama iki gündür ağlayıp durdu, dün kulağını da tutuyordu. Acaba doktora götürsem mi bi gün dahamı beklesem. Geç kalmış olur muyum? Yok yoksa geçer mi kendi? Tam da bugün ve yarın işten izin almam imkansız, çok yoğun günlerim, yarına bisürü ameliyat var, hastaları hazırlamam gerek.. Bakıcı da götüremez yoksa götürür mü? Olmadı gündüz durmazsa taksiye atlasın götürsün napayım. Bakıcıyı değiştirecek miyim, Gürcü bi yatılı kadın bulsam bundan iyi olacak mı? Ne bileyim Sabiha Pektuna kesinkes değiştirmeyin bundan iyi olmaz diyordu. Ama bu da çok yavaaaşşşş
Şu Songül Hanım'ı aramayı unutmamam gerek, çarşamba randevusunu iptal ediyim, bir de yoga diyordu onu sorayım bana yoga gerek (Nihancim duyuyor musun doğru yola geldim sonunda)
Acaba Songül hanım özel ders verir mi? Damla'yı okul servisine versem iş çıkışlarında bi saat kendime ayırsam. Sonra şu kaslarım gevşese sırt ağrılarım geçse. Beynim de gevşese biraz.
Tezimi de ingilizceye çevirmem gerek hem de bunu bu hafta sonundan önce yapmam gerek. Nasıl yaniiii
Düşündüklerimden yoruldum imdaaat
Hadi artık herkes uyandıysa müzik açabiliriz.
19 Kasım 2010
26 Ekim 2010
Gaziantep Hayvanat Bahçesi
Ama beni etkileyen çam ağaçları oldu. Babam ormancı olduğundan çam ağaçlarının içinde büyüdüm denebilir, hatta çam ormanındaki yayla evimizi de aileden tek ben seviyordum da denebilir.
Bu nedenle, çoook büyük bir çam ormanının içine kurulmuş bu yeri sevdim. Bakınız, tropikal ormanda kurulmuş, safari yapabilirsiniz :))))

Hayvanları buyrun:

Gerçekten anlatıldığı kadar varmış.. Gerçekten Darıca'dakinden güzel, daha büyük, daha temiz, bakımlı. Ağaçların araları yemyeşil çimen. Akvaryumlar barınaklar temiz.
Neticede hayvanat bahçesi, bir yere kadar olabilir, ama nispeten doğal yaşam alanları yaratmak konusunda da başarılı. Yani gezerken içim çok sızlamadı, zavallı hayvanlar deyip durmadım.
Birçok hayvana ayrılan yer o kadar genişti ki, uzaktan göremiyorsunuz hatta. Mesela geyiklere koca bir tepe vermişler, koşup oynuyorlar, dürbünle gelelim dedim bir dahakine hatta :)

Çocuklarla vakit geçirmek için çok güzel bir ortam. Pazar günü olmasına, hatta yazdan kalma 27 derecelik bir sonbahar günü olmasına ve ileri derecede kalabalık olmasına rağmen rahatsız olmadık, geniş alan kalabalığı hissettirmedi. Ailecek vakit geçirmek için çok uygundu, ara ara hayvanları unuttuk hatta, şişme parkta zıpladık, çocuk parkında kumda oynadık, at bindik, yemek yedik, çimenlere serilip oynadık. Çocuk Hayvanat Bahçesi diye bir bölümde minik bir çiftlik kurmuşlar, her türlü çiftlik hayvanı var, orada onları sevdik (gerçi benim babaannemin çiftliğinde hepsi vardı ama artık onları göremeden büyüdükleri için :(

23 Ekim 2010
"Milk" sorunsalı
Örneğin bugün, dışarı çıkacağımız zaman, "aşkım milk alalım mı" dedim (hani süt lafını duyan bazı cüceler süt diye tutturmasın vakitli vakitsiz diye)
Dedi ki.
"May I take milk anne?"
O ne demek kızım dedim
Süt alabilir miyim anne dedi.
İki yaş sendromu
Ben ne yapacağım, bu model gitgide zorlaşıyor
arkadan da terrible two geliyor imdaaaat yetişiiiin
21 Ekim 2010
Slow living
Ve fakat...
Antep patladı sevgili okuyucu. Burda da hayat koşturmaca. Mesela sabah 5'te başladığım günüm hala aktif bir şekilde devam etmekte, Antep'in ardından ben de patlar mıyım acep?
Bu asistanlık meğer ne rahatmış, sorumluluk yok, işbölümü ekip çalışması süpper, bibaşınalık ne fenaymış.
Anacığımın dizinin dibi ne rahatmış (bunu yeni farketmiş gibi davranmayacağım zira 3 yıldır ne şanslıyım dedim durdum)
Her sokağını her karışını bildiğin şehirde yaşamak ne iyiymiş, sürprizleri bile tanıdıkmış..
uzun lafın kısası..
Oğlak kişisi değişikliği hiiç mi hiç sevmezmiş.
Bu yüzden alışma süreci çabuk geçsinmiş.. :)
12 Ekim 2010
Bloğum bloğum cici bloğum
Neyse sevgili okur, Antep'e yerleşildi, bu haberi buradan sevinçle veririm ki, merkezde bilmemkaçyüüüz metrekarelik şahane bir ev tutuldu, daha da sevinirim ki merkezde büyüüük bir hastenede işe başlandı..
Koca kişisinin tayini istediği şubeye çıktı, Damla kişisi okuluna başladı (İngilizce öğreniyor sıpa, Amerikan Kültür Kids'te, anneanne bu circle diyor mesela :))) ya da benim gözüm mami yerine benim bözüm bluu diyor hahaha :))
Tuna kişisinin bakıcısı eh fena değil, Tuniş konuşmayı Entep'li öğrenecek orası kesin :))) (Anne kak gedek, şeklinde :)))) Ama kadın öpüp kokluyor oğluşumu, peşinden ayrılmıyor ve şahane yemek yapıyoorr
Anneanne bizde hala dönmedi hahahahayt
Teyzoşlar da yarın geliyor.
Maşallah de sevgili okuyucu deymeyin keyfime.. de
Henüz evimin salonunda bir gece oturabilmiş değilim, uyku saatimi sabah altı akşam 9 gece süresince saat başı mesai şeklinde ayarladığımdan :( Geldiğimiz gibi ikisi de hasta, üst solunum yolu, ayrıca sitenin bahçesine ilk çıktığı gün Tuna hepimizin yanında düşüp yüzünü gözünü parçaladı :( O şekilde fotoğrafını çekmedim suçumuzu belgelemeyeyim diye :(
Neyse, hastalık gelir geçer, gönüller bir olsun. Sen maşallahını, geçmiş olsununu, gönüller bir olsununu esirgeme sevgili okuyucu.
Ben biliyorum senin iyi dualarınla nerelere geliniyor, neler neler oluyor.
(İyi düşün iyilikleri çek)
Çoook teşekkür ederim, çok.
Herkese, bizim için dua eden herkese. İşte ordayız, istediğimiz, umduğumuz, sizin dua ettiğiniz yerde.
Ayrıcana da yazmayı nasıl özlemişim, nihayet internete kavuştum.
Artık burdayım gene, beklerim.
Gelin.
10 Eylül 2010
Allah kimseyi evladıyla sınamasın
Hikayeyi bilenler biliyor zaten. Günlerdir de yazamadım zaten.Tekrardan anlatıp üzmeyeceğim kimseyi.
Minik bir melek, kocaman bir nehir olup aktı, çağlıyor şimdi, o kadarını söyleyeyim..
Allah'tan rahmet dilerim, ana baba ablasına da bol bol sabır ve dayanma gücü.
9 Eylül 2010
Şeker
Benimki de (mi) şeker gibi?
Sabah ilk iş babama gittim, bir de dedeme.
Pardon önce neneme. Bedeni hayatta aklı kocasının yanında öteki dünyada olan nur yüzlü dedemden yadigar kalan neneme.
"O emanetini teslim etti sıra bende" diyor.
Maaile nenemin (yeni) evinde toplandık bayram yemeğine ama nenem kaçtı, çiftlik evine gitti, kocasından yadigar evine.
Öbürgün nişan.
Daha öbürgün Antep yolları taştan. İşe başlamaya, ev bulmaya. Tanımaya. Solumaya. Görmeye koklamaya.
Bakalım hayat bize neler hazırladı?
Hadi hayırlısı.
1 Eylül 2010
Belirsizlik mi fena bekleyiş mi
Aylar sürdü bekleyişim(iz), belirsizlikleri belirleyemeyişim(iz)..
Neyse ki (bence) listedeki en iyi yer bana çıktı kurada.. Herkesin iyisi kendine.
Neyse ki güvenli, neyse ki havaalanı var, neyse ki baba toprağımıza yakın.
Neyse ki eşimin çalışabileceği bir iş var orda..
..da..
hadi artık.
Ev toplamak, ev kurmak, eşya seçmek (evet bu zevkli ama ev ortada yokken neye göre neyi seçiyoruz ki, seçemiyoruz bişey), ne zaman gideceğini bilmemek,
hergün bugün mü diye merak etmek.
Mesela,
bir haftasonu bebeklerimizi alıp arabamıza binip biryerlere gitme planı yapamıyoruz... çünkü haftasonu nerede olacağımızı bile bilmiyoruz!
29 Ağustos 2010
İstanbul'a veda etmeyeceğim
Bir kez daha Sultanahmet sokaklarında amaçsızca dolaşmayacağım. Adalara gitmeyeceğim. Fenerbahçe parkına gidip piknik kahvaltı yapmayacağım. Beğendiğim herhangi birşeyin bir rengini ya da bedenini bulmak için alışveriş merkezi alışveriş merkezi dolaşmayacağım.
Bir kez daha Koşuyolu ışıklardan eve yürümeyeceğim. Validebağ korusunda yürüyüş yapmayacağım. IKEA'ya gidip amaçsız alışveriş yapmayacağım. Beylikdüzü'ne giderken oflanıp puflanmayacağım.
...
Daha neler neler. Gece 04.06'da aklıma bu kadarı geliyor.
Ama.
bütün bu yapmayacağımları yapamayacağımla değiştirebilirim. Ama bunu yaparsam ağlayabilirim. Zira bütün bunları bir daha hiiç yapamayabilirim.
İşte bu yüzden İstanbul'a veda etmeyeceğim.
19 Ağustos 2010
Yavrularıma mektup
Yeni yaşantımızı yavaş yavaş hayal edebilmeye başladım... Belirsizlik azalıyor, yerini görüntüler alıyor, yeni evimiz, yeni okulumuz - belki oyun grubumuz, yeni bir şehir... Babaannemizin bahçesinde çocuk kahkahaları...
Tanıyacak yeni insanlar, yeni arkadaşlar...
Aslında düşündükçe zor geliyor, evimi annemi kardeşlerimi bırakmak, on yıldır yaşadığım nazlı (aslında çokça kaprisli) İstanbul'u bırakmak zor olacak... Ama iyi yanı, tam da istediğim yere gitmek olmalı.. Tercih edebileceğim yerler içinde en iyisi.. Hep çağırdığım gibi iyi, evime barkıma yakın, sizin güvende olacağınız, aklımın evimde kalmayacağı, havaalanına - dolayısı ile anneme yakın, belki az para kazanabileceğim ama ağzımın tadının bozulmayacağı bir yer... Belki de Osmaniye, Antep merkez ya da daha büyük bir ilçe listede olsaydı bize düşmezdi, kurada çok tercih eden olacağı için.. Kısmet, ilahi takdir bizi bizden daha iyi düşünüyor, benim küçük beynimle tasavvur edemeyeceğim kadar iyisini bizim için Allah-ü Teala ayarlıyor.
Olumlu düşündükçe herşey olumlu oluyor, herşey yavaş yavaş yoluna giriyor, su akıp yolunu buluyor. Geç farkettiğim, sonradan öğrendiğim olumlu olmanın, olumlu düşünmenin hayatımıza kattığı artıyı size de öğretmeye çalışacağım..
Bebeklerim, güzellerim.. Sizlerin nerede büyüyeceğinizi şu an tam bilmiyorum... Şimdilik annenizin, babanızın büyüdüğü coğrafyaya gidiyorsunuz. İlk çocukluğunuzda, annenizin o yaşlarda soluduğu havayı soluyacaksınız... Orada, umarım benim gibi, toprağa değerek, tavukları kovalayarak, koyunlara dokunarak, Anadolu'nun ışığıyla alacaksınız ilk çocukluk yaşlarınızı... Sonrası Allah kerim... Nasılsa o bizim için en iyiyi ayarlıyor. Hele bir başlayalım da, açalım da yeni sayfamızı.
Heyecanlıyım da aslında.. Yeni bir hayata başlamak çok da kolay değil, malum.Ama olsun, iyi bir başlangıç, güzel bir şehir.
Herşey çok güzel olacak.
18 Ağustos 2010
16 Ağustos 2010
Sünnet hakkında bilinmesi gerekenler
İşte sorularla sünnet:
Neden acele ettik? Bir buçuk - altı yaş arasında sünnet önerilmediğinden, bizim dana da hızla bir buçuk yaşına doğru ilerlediğinden... Ayrıca nereye taşınacağımız belli olmadığından, gittiğimiz yerde ideal şartları sağlayabileceğimizden emin olamadık da ondan..
Sünneti kim yapmalı? Bana kalırsa sünnetçi.. Çünkü aslında özünde oldukça basit bir işlem ve el becerisi ve deneyim önemli.
Biz neden genel cerraha yaptırdık? Birinci neden, bişey mişey olursa, koskoca doktor neden doktora yaptırmadı olmasın diye... İkincisi ve daha önemlisi, bebeklerin tüm işlem boyunca canı yanmasa bile anlamadığı bişeyler olduğu için ve sıkı sıkıya tutulduğu için ağlamaları kaçınılmaz. Buna gerek görmüyorum ve entübe edilmeden hafif bir genel anestezinin daha iyi olacağını düşündüğümden.. Eşim kararı bana bıraktı ve ben anestezi altında genel cerrah tarafından yapılmasını daha uygun gördüm. Anestezinin etkisini atana kadar Tuna beyin iki saat kadar ağlaması bonusu oldu (anasına çekmiş, ben de anestezi alınca ağlarım hep)
Neden ürolog değil de genel cerraha yaptırdım? Çünkü bu doktor beyle bazı kanser ameliyatlarına girdim, kendisi aslında böbrek naklinde uzman ve eli süper. Gerçekten. Sünnet ettiği bebeklerin anneleriyle de konuştum, çok iyi sünnet yapıp pipiye bir de boncuk diziyormuş. Ayrıca ürolog araştırma gereği duymadım. Aslında kadın doğumculardan bile çok iyi sünnet yapanlar var.. Çocuk cerrahı da olabilir.
Neden devlet hastanesinde yaptırdım? Çünkü bu doktor bey bizim hastanede çalışıyor. Ayrıca aslında tüm cerrahi müdahalerde küçük bir özel hastanedense büyük bir devlet hastanesi daha mantıklı.
Neden daha önce rahat rahat yaptırmadım da sınavdı tayindi bu araya sıkıştırdım? Aslında dört beş aydır uğraşıyorduk ama Tuna beyin üst solunum yolu enfeksiyonu daha doğrusu öksürüğü bir türlü geçmiyordu. Altınoluk'un temiz havasında öksürüğü geçince, hadi dedik...
Hastaneye para ödedik mi? Aslında bizim çocuklar SGK'lı değil, özel sigortalılar babadan. Bu nedenle sünneti ücretli yaptırmak üzere hastaneye yattık. Devlet bir sünnet paketi hazırlamış, toplam 50 liraymış (sanırım anestezi hariç), bunu da SGK ödüyormuş. Yani sigortalı iseniz para ödemeyeceksiniz. Bize de şöyle bir güzellik oldu, 18 yaş altı çocuklarda tüm sağlık harcamalarını devlet karşılıyor ya, bunu da karşıladı :) Ama ben emekli sandığına bağlı olduğumdan bir seferlik, ikinci hastaneye müracaatımızda "hoop, çocuğunu da üstüne al, SGK'ya bağla" diyorlarmış. Neyse, kısacası hiç kimse devlet hastanesinde sünnete para ödemiyor -18 yaş altı ise :)))-
Operasyon öncesi ne yaptım? Çocuk doktoru muayene ediyor, sonra da anestezi doktoru görüp narkoz için onay veriyor. Başka bir hastalığı, enfeksiyonu vs olmayacak. Bu arada istenen tahliller: kan sayımı, biyokimya, pıhtılaşma testleri, hepatit belirteçleri, akciğer grafisi. Bunları bir özel hastanede özel sigorta ile yaptırdık. Çocuk ve anestezi onaylarını bizim hastanedeki dr.lardan aldık. Akciğer filmi çektirmek istemedim, artık yetişkinlere bile ameliyat öncesi istemiyoruz, eğer dinleme bulgusu olsaydı çektirecektim. Gerekmedi şükür. Yani ben dr olmasaydım muhtemelen onu da isteyeceklerdi. Özelde ameliyat olacaksa bunların çoğu istenmiyor, kızımdan biliyorum. İşte burası eğitim araştırma diye kasıyorlar...
İşlem ne kadar sürdü? Uyuması uyanması yarım saat kadar. Son beş on dakika ağladı, anestezik ilacın etkisiyle. Bir de gece 12den sonra aç bırakmıştık, belki onun da etkisi vardır.. Tamamen ayılana kadar bir iki saat ağladı.
Sonrasında ne yaptık? İki saat beslemeyin demişlerdi ama ben çok ağladı diye süt verdim. Çok tehlikeli biliyorum, verdim ama. Üç dört saat kadar hastanede kaldık. Sonra eve gittik. İnternet sitelerinde okuduğum kadarı ile, pansumanla pipiyi sarıp, iki gün sonra açıp, bazı ilaçlar sürüp, on gün sonra kontrole falan götürüyorlarmış. Bizimkini sarmadılar bişey ilaç milaç da vermediler. Katajel diye uyuşturucu bir jel verdiler, birkaç kez sürdük. Vermenize gerek yok ağrısı olmaz dedi ama ben birkaç kez calpol içirdim. Hiç sarmadık. Sünnet külodu gibi bişey de giydirmedik. Direk bezini bağladık. Ağrısı olmadı sanırım, ağlamadı ya da huysuzlanmadı. Sadece birkaç gün pipiyi elletmedi, kendi de ellemedi. Hassassiyeti oldu galiba (ağzı var dili yok, anlatamıyor ki derdini).. İki gün sonra banyo yaptırdık. Kızarma falan normal demelerine rağmen, biraz fazlaca kanlı görününce -daha önce sünnetli pipi görmediğimden- eve yakın bir özel hastanenin üroloğuna kontrole götürdük. Normal dedi, içinize sinmiyorsa Bactroban (antibiyotikli pomad) sürün dedi, iki üç kez sürdük. Sonra sürmedik. Öyle batticon, furacin falan hiç sürmedik, hiç pansuman yaptırmadık. Bir de ürolog çok beğendi, güzel yapmışlar dedi.
Ne kadar sürede iyileşti: Dört günde falan kızarıklığı, şişliği geçti. Dikişleri de bir haftada falan düşmeye başladı. Şimdi (çok şükür) asayiş berkemal.
Çocuk tek sünnet ettirilmezmiş, biz bu konuda ne yaptık? Bir arkadaşımızın, oğullarına kıyamadıklarından ve ağlamasına dayanamadıkları bahanesi ile askere gidene kadar sünnet ettirmemeyi düşündükleri oğulları Özgür'ü de Tuna ile birlikte sünnet ettirdik. Özgür'de de hiçbir sorun olmadı çok şükür :)
Sünnet düğünü vs yok mu? Aslında uzun planlarım vardı. Ama Tuna'nın doğumgünü partisi yaklaşık 50 - 60 kişilik bir eğlence şeklinde olduğu, ordakilere bunun aynı zamanda sünnet partisi olduğunu söylediğim ve ona göre de eğlendikleri için, şimdilik düğün yok. Ama önümüzdeki ay Amerika'dan dönecek olan halamızın kışkırtmaları devam ediyor, davul zurna meraklısı Adana'lı damarım bayramda memlekete gidince kabarabilir :) Yoksa memlekete gidince bir mevlüd okutmayı düşünüyorum, sadece..
Sünnet kıyafetlerini nereden aldım? Bir arkadaşımdan ödünç aldım.
Sünnet fotoğrafı yok mu? Havalar çok, gerçekten çok sıcak olduğundan, sünnet kıyafetlerini uzun süreli giydiremedik bile Tuna'ya.. Ağladı, sıkıldı. Havalar az serinlesin, fotoğrafçıya gidip çektireceğiz inşallah.. Şimdilik elimdekilerle yetinelim lütfen..
13 Ağustos 2010
Hangisini alırdınız?
Kahta (Adıyaman)
Emirdağ (Afyonkarahisar)
Afyonkarahisar Merkez
Doğubeyazıt (Ağrı)
Sındırgı (Balıkesir)
Güroymak (Bitlis)
Tatvan (Bitlis)
Buldan (Denizli)
Diyarbakir Merkez
Harput (Elazığ)
Nurdağı (Gaziantep)
Tirebolu (Giresun)
Şarkikaraağaç (Isparta)
Karaman Merkez
Kars Merkez
Sarıkamış (Kars)
Kastamonu Merkez
Cihanbeyli (Konya)
Nusaybin (Mardin)
Muş Merkez
Ürgüp (Nevşehir)
Ulukışla (Niğde)
Geyve (Sakarya)
Alaçam (Samsun)
Ladik (Samsun)
Siirt Merkez
Şanlıurfa
Siverek (Şanlıurfa)
Viranşehir (Şanlıurfa)
Cizre (Şırnak)
Silopi (Şırnak)
Tokat Merkez
Turhal (Tokat)
Banaz (Uşak)
Erciş (Van)
Van Merkez
Bozok (Yozgat)
Hangisini alırdınız?
Hangilerinin adını daha önce duymuştunuz?
Hangisi memleketinize / evinize en yakın?
Hangisinde havaalanı var?
Hangisine giden yol var?
Hangisinde can güvenliğiniz var?
Hangisinde eşinizin iş bulma şansı var? (Eş durumu tayini yapmadıkları için kaçınızın eşi işini gücünü bırakıp sizinle geliyor? Kaçı işinden ayrılamayıp yerinde kalıyor ve içi yana yana sizi ve belki bebeğini gönderiyor?)
Hangisinde eşinizin çalıştığı bankanın uygun boş kadrosu bulunan şubesi var?
Hangisinde oturabileceğiniz ayarda evler var?
Hangisinde bebeklerinize bakıcı & yuva bulma şansınız var?
Hangisinin halkı sizinle aynı dili konuşuyor?
Hangisinde mesleğinizi icra edebileceğiniz şartlar var?
Hangi hastanede ameliyathane / anestezi uzmanı / doğumhane / başka uzman / nöbet & icap nöbeti / poliklinik var?
Hangisinin döner sermayesi yüksek / sizin için yeterli?
Hangisinde muayehane açıp -artık- para kazanma şansınız var?
Hangisinde evinize market alışverişi / üst baş alışverişi yapabileceğiniz market ya da alışveriş merkezi var?
Hangisini seçerdiniz? Yeterince doğudaki birini mi? Yeterince batıdaki birini mi? Para kazanacağınızı mı? Parayı boşverip çocuklarınızın güvenlikte olacağını mı? Evinize en yakın olanı mı? Havaalanına en yakın olanı mı? Yolu olanı mı? Suyu olanı mı?
Hanginiz sıcak yuvanızı / şehrinizi bırakıp, ne uğruna bu listeden kendinize bir yer seçip, başkasının da aynını seçmemiş olması için dua eder, sonra da kurbanlık koyun gibi kuranın çekileceği günü beklerdiniz?
Kaçınızın yüreği dayanırdı buna?
10 Ağustos 2010
Kuş gibi bekliyorum
Ben tercih edeceğim de..
Herkes tercih edecek de..
19'unda bilgisayar kurası çekilecek de..
Bana memleketim çıkacak da..
Ben de burdan bayram ilan etmezsem :)
9 Ağustos 2010
Ne iş mi yapmak isterdim?
Vallahi kıskanıyorum. Olmak isterdim. Hatta bir ara lisedeyken istemiş ve bunu aile meclisinde dile getirmiştim.
Rahmetli dedem, ailenin ilk okuyan kızı olacağımdan da hareketle, "doktor olmayacaksan okuma" demişti.
Allah'tan doktor olmayı mimar olmaktan daha çok istiyordum da, yoksa keçi pardon oğlak inadım tutup aksi yönde hareket ederdim eminim.
Ama sonra anladım ki, mimarlık okusaydım da aynı yeteneksizlikte kalırdım ben. Bu insanın içinden gelecek birşey, sonradan öğrenilecek değil. Bu görmekle ilgili, ben öyle göremiyorum zorlasam da kendimi, ama yetenekli olanlar mesela bir sehpaya baktıklarında üzerindeki aksesuarları da görüyorlar eminim ya da bir duvara bakınca da...
Acaba diyorum okuluna gitseydim, bana bu yeteneği öğretebilirler miydi? Ama benim kastettiğim aslında içmimarlıkla ve peyzaj mimarlığıyla ilgili.
Ben çok güzel bahçeleri olan çok güzel evleri o kadar çok seviyorum ki!
Evimi ve bahçemi süper yapmak isteğindendir sırf bu yıllar sonra aklıma düşüp de mimarlığı kıskanışım...
Bugün, artık çok yaşlanan tabak bardağıma yeni arkadaşlar almak için dolaştığım Ikea'da pek acı çektim örneğin. Vallahi abartmıyorum, acı çektim. O örnek evleri gezerken, yahu dedim habire, bunların hepsi burda satılan şeyler, ama bana o duvarı verdiklerinde bu aksesuarları alıp bu sırada asmayı asla akıl edemem!! Ya da bu mutfağı alıp böyle tasarlayamam ve içini bu şekil yerleştiremem..
Şimdi eminim bu yazıyı okuyanlar şunu diyorlar: Eh, biz diyor muyuz, ben de bu ameliyatı senin gibi yapmaya çalışmıyor sana geliyorum, sen de bir zahmet bir uzmanından destek al.
Ama kardeşim, siz her derdinize doktora mı koşuyorsunuz? Aksine gittikçe daha az doktora gitmek için aktarlarla kanka oldu herkes, homeopati moda oldu, evler otlarla bitkilerle doldu. Eh ben de evimi dekore etmek istemişim çok mu? Ayrıca evim ve bahçem için eve verdiğim toplam ücret kadar bi de tasarım ücreti vermekten korkuyorum, o da var :)
Sonuç, galiba sonunda Ikea'daki örnek evlerin fotoğraflarını çekip birebir taklit mi edicem nedir, esinlenmek nereye kadardır, bu ayıp birşey olsaydı oraya koymazlardı -belki de zaten biz esinlenip ordaki herşeyi satın alalım diye koyuyorlardır değil mi?
6 Ağustos 2010
Tayin, taşınma, belirsizlik...
Tam sakinlemişken daha da bozulur.
Stabillikten sıkılınca anstabil olur.
Gerçi ben stabilleşmeyeli çook uzun zaman oldu unuttum.
Neler oldu ki son birkaç ayda:
Tezimi (nihayet ve çok şükür) bitirdim, teslim ettim
Uzmanlık sınavına hazırlandım -ki bu madde tek başına beni yedi bitirdi-
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı oldum
Kısa bir tatil yaptım
Kızım üç, oğluşum bir yaşını bitirdi, ikisine de çok içime sinen, belki hatırlamayacakları ama benim hiç unutamayacağım doğum günü partileri hazırladım
Güzel kızım kulağından ameliyat oldu
Oğluşum büyüdü erkek oldu, çok şükür kazasız belasız sünnet oldu
Yeşi pasaport aldım
Dedemi kaybettim
Daha da kişisel üzüntüler ve sevinçler de yaşadım aslında, bende gizli..
Bu arada, hergün, her aldığım nefeste şükrettim, tüm bu (bence oldukça stresli) dönemlerde kendimi kaybetmediğim ve tek başına olmadığım için. Allah kimseyi sağlıkla, ameliyatla, sınavla denemesin ama yalnız olmadığınızı da böyle hissediyorsunuz.

Bütün bu karışık şeyleri de iyi ki bu sene yaşadım diyorum şimdi.
Çünkü herşeyden, geniş ailemden, zor bulduğum çok sevdiğim arkadaşlarımdan, evimden, tüm hayatımdan - alışkanlıklarımdan, kuaförümden, dişçimden, kızımın okulundan, oğlumun ikinci annesi -bizim de en büyük yardımcımız- bakıcımızdan, kadın doğum doktorumdan, çocuk doktorumuzdan (hatta yedek doktorlarımızdan), bakkalımızdan, marketimizden, pazarımızdan, balıkçımızdan, gemilerden, vapurlardan, eminönü - üsküdar - kapalıçarşı - beşiktaş pazarı - bebek parkı gibi ayda bir ziyaret etmezsem yapamayacağım rotalarımdan, işimden - hastanemden, yıllar boyu kavuşmak için çabaladığım, sonunda onunla kah dargın kah barışık on yıl yaşadığım İstanbul'dan kopup gitmeme sadece günler kaldı.
19 Ağustos'ta gençlik aşkım İstanbul'u kimin için terkedeceğimi öğreneceğim. Ama içim temizdir benim, büyüdüğüm, okuduğum yere gidecekmişim gibi hissediyorum. Dua ediyorum. Olumlu düşünüyorum. Memleketimi çağırıyorum sürekli, bahçeli bir ev hayal ediyorum, gerçek toprak olan bahçesinde, çocuklarıma aynı burdaki evim gibi serbest alan veren, ailemle huzurla mecburi hizmetimizi geçireceğimiz bahçeli bir ev...
Espri anlayışımı bile yitirmek üzereyim. Kafam çok karışık. Nasıl geçer bu süre? Biliyorum bir ay sonra şu yaşadığım sıkıntıdan eser kalmayacak ama işte, şimdi anın içindeyim ve böyleyim. Bir yandan kendimi kitaplara vurdum, çocuk gelişimi mi, kişisel gelişim mi, ders kitabı mı, İstanbul kitabı mı, yeni evim için dekorasyon kitabı mı okusam onu düşünüyorum.
Bir yandan kalan son bir iki kilomu vermeye çalışıyorum.
Bir yandan yeni evimi - şehrimi - kendimi biraz olsun daha fazla sevmek için kendime cici bir dünya yaratıyorum - alışveriş yapıyorum.
Bir yandan büyük bir açlıkla -hatta oburlukla İstanbul'u gezmeye çalışıyorum, son kez kare kare fotoğraflarını çekiyorum Kanlıca'nın, Yerebatan sarnıcının, Topkapı Harem'inin, Eminönü - Üsküdar vapurunun...
Bir yandan kendimi -hala- alışamadığım şu taşınma fikrine alışması için kandırmaya çalışıyorum.
Sevgiliden ayrılmak gibi fikr-i sabit haline gelmeye başladı bu bende. Sadece birilerinin beni anlamasını ister oldum gene, deprese oluyorum gün geçtikçe, belirsizliğin altında eziiyorum, boğuluyorum. Yazdıkça daha kötü oluyorum. En iyisi kapatayım bu bahsi.
Beni anlayan var mı?

