Buyrun, ben

Buyrun, ben

13 Mart 2010

Günlerimiz geçiyor da.. nasıl geçiyor

Sevgili ihmal edilmiş günlüğüm.. Bu yazı, bilgisayarıma kavuşmuş olduğumun göstergesi.
Bak şimdi onu aldım kucağıma, okşadım, sevdim... Bağrıma bastım.
Ama bu demek değildir ki onun ne kadar dandik olduğunu ve ucuz etin yahnisinin yavan olduğunu unuttum.. Üç kere çöken dördüncüye de çöker değil mi günlük? Hatta çekirge kaç kere sıçrar, benim yedeksiz tüm bilgi ve programlarımın kurtulmuş olması bir dahaki çöküşte de kurtulacakları anlamına mı geliyor günlük?

Eh işte... bu soruların cevabını ben de biliyorum ama.. gel seni onu bi de bana anlat günlükcüm.
Günlerimiz su gibi akıp gidiyor. Aylar, haftalar geçiyor.. bir tek yaz gelmiyor sevgili günlüğüm. Güneş açmıyor. Hava ısınmıyor. Ve ben şu kış uykusundan biiir türlü uyanamıyorum. Çoraplardan kurtulamıyorum.
Kilolardan da.
Sıkıldım be günlük, kürküne bürünmüş kutup ayısı gibiyim, ne kürk ne de yağlar bırakıyor beni.
Ben bu metabolizmama ne yapmışım bilmiyorum, süt verirken nasıl öküze bağlamışım da, neden kimse bi dur bakalım hoooop dememiş günlük? Neden herkes ye ye yarasın süt olsun demiş de, bunlar lop lop et olacak, artık 35 yaşındasın, bak metabolizma diye bişey var yavaşlamıştır sende dememiş kimse? Hiç mi sevenim yok be günlük? Bak şimdi o öküz yemelerinin ardından ne kadar az yersem yiyim bedenim kendini kıtlıkta sandığı için kilolarını vermiyor . Yapıştı gitmiyor. O kadar diyete spora, anca gram verebiliyorum gram!!! Ben bu bir haftada verdiğim gramları bi günde alırdım eskiden be günlük, şimdi niye böyle oldu? Yaşlanıyor muyum artık bunu kabul mu etmeliyim günlük? Yok yok yok olmaaaaz...
Ben hiç vazgeçer miyim be günlük aklını mı kaçırdın, yok yok yooook.. Vazgeçmeeemm. Kaç kilo olursam oluyum oğlağım ben be yahu.
Bu arada Eyvah Eyvah filmi ne komikmiş yahu aralıksız güldüm. Oh. Candan Erçetin'in de cdsini aldım nihayet, ne güzel şarkılar onlar öyle.
Sonracıma günlük, tezimin yarısını yazdım bitti, gerisini mayısa bıraktım. Şimdi biraz ders çalışıyım. Kitaplar okuyum. Sınava hazırlanıyım. Tez nasıl olsa yazılır di mi, bana vız gelir.
Dağlaaar gibi kitaplar var okumam gereken (neyse ki okumayı çook severim be günlük)
Çocuklarım da iyileşiyor çok şükür, günlük, ne güzel, bahar da geliyor yavaş da olsa.
Güneşin ışığı ısısından daha önce geldi (e ışık hızıyla geldi işte heheh bu ne iğrenç espriydi Allah'ım)
Music Together da yaklaşıyor, 3 Nisan'a ne kaldı ki, çooook eğlenicez, sabırsızlanıyorum be günlük.
Haftalardır sana yazamıyodum diye dilim şişmiş be günlük şimdi aklıma ne gelirse yazıyorum. Ben yazıyorum da okuyanlar nasıl okuycak be günlük? Ben bile kontrol etmek içn okuyamıycam sanırım.
Eh şimdilik hoşçakal o zaman cicim.
Not: Bu cicim lafını çook sever ve sık kullanırım beni tanıyanlar bilir.
1. not: Yokluğumda yorumlarıyla yanımda olan heeerkese çok teşekkürler, okudum ama cevaplayamadım affola.

8 Mart 2010

SON DURUM

OLMADI: Bilgisayarım hala tamir
OLMADI(M): Ben hala deli
OLDU: Damla 6. kez otit
OLDU: Tuna grip

2 Mart 2010

Yedekleyin

Siz siz olun yedekleyin. Benim başıma gelmez demeyin.
Ben yedeklemedim. İçimden gelen sesi dinlemedim, bir aydır tezimle ilgili yazdığım şeyleri kendime mail bile atmadım. Harici belleği almaya gitmeye üşendim.
Ama bu hep olur. Bu salak bilgisayarlar hep çöker. Kapanır bir daha da açılmazlar. (Bana tam üç kere oldu) Peki ben niye yedeklemedim TEZİMİ!
Çünkü insan doğası TEMBEL.
Bu postu da hiç iyi birşey yazmıyorsun diyen Şebnem'e ithaf ediyorum. Tezim kurtuldu (Efo şerefine içiyorum).
Ama kurtulamayabilirdi.
Di mi.
O zaman ben pişmiş tavuk. Ya da bu tez pişmiş tavuk.
Bu arada Gülfer rüyamda gördüm seni. Tez yazarken yardım ediyordun bana. Hayırdır inşallah.

26 Şubat 2010

Çocuklar için buz pateni


Biz buz patenini çok sevdik..

Önce bir alışveriş merkezinde tesadüf deneyelim dedik.. Zaten birtek alışveriş merk.de var bu yakada..
Baktık ki 4 yaş altı almıyorlar. Damla öğretmene çoook acıklı baktı, hiç ağlamıycam ne derseniz yapıcam dedi. Duygu sömürüsü işe yaradı, öğretmen ders vermeyi kabul etti. Bu sefer de patenler ayağına olmadı. Oradaki kızak adı verilen, ayakkabıya takılan çift bıçaklı patenlerden giydi ve kendini piste attı. İlk gün haftasonuydu ve pistte 50 - 60 kişi vardı. Haliyle birşey anlamadık. Damla'nın isteği üzerine bir de hafta içi pist boşken gittik. Bu sefer buz daha kaygandı (kimseler yoktu ve temiz buz üzerinde kaymak çok zormuş). Ama gene de Damla çok eğlendi, biz onu seyrederken heyecanlandık, eğlendik, başardığını görünce kendimiz başarmış gibi sevindik. Demek böyle oluyormuş, insan bişey başarınca annesi çok tuhaf bir sevinç duyuyormuş (eh doktor olunca annemin niye bu kadar sevindiğini anladım, benim için o kadar büyük bişey ifade etmiyor oysa ki :) )
Damla öğretmenin verdiği ödevleri seve seve yaptı, ders sonunda tak başına buzda hareket edebilmeye başladı. Birkaç ders daha gider ve severse, ona gerçek paten alacağım...
Şimdi teknik bilgiler. Optimum alışveriş merkezi, Buzluk buz pisti. Bizim öğretmenimiz Murat hoca, sabırlı ve sevimli bir tip (Genelde güleryüzlüler). Ders saati 35 TL, derssiz denemek isteyenlere 15 TL.
Patenleri de veriyorlar ama en küçük 27 numara. Satın almak isteyenlere 230 Lira.
Eğlenceli bir haftasonu aktivitesi olabilir.

Radius başı çıkığı ve intikam zamanı

Efendim, şimdi ben 6 yaşında kardeşim de 3 yaşındayken, bigün oyun oynuyoduk. Kollarındna tutup sallıyodum onu beşik gibi. Sonra o minicik kol çııt diyip yerinden çıkmıştı (Aslında bu kırılma efekti oldu ama Allah korusun) çııık diyip çıkmıştı. Sonra da yalama olup sürekli çıkardı.. Adana'da bir sınıkçı vardı, ona götürürlerdi, takardı.
Ben yıllarca bunu içimden atamaz ve vicdan azabı çekerken, ayrıca bu olay aile arasında Ablası çıkardı kolunu şeklinde klasikleşmiş hafif batı müziği parçası halinde sürekli söylenirken...
O ne yaptı: dırırınım. Açıklıyorum.. yıllarca içinde sakladığı intikam duygusuyla dün oynarken Damla'nın kolunu çıkardı!! heehehe.. bunu da böyle yazıcam demiştim yazdım işte :)))
Olay tabii ki öyle değil. Damla dün kuduruk vitese takmış ve koltukların tepesinde zıplarken (tepe derken, gerçekten tepe) düşecekken teyzesi kolundan yakalamış... Damla acıyor diye ağlayınca şüphelendim. Kolunu oynatmıyordu, baktım dururken acısı yok ama "hareket ettirince acıyor anne" dedi. Dokunuyorum acı yok, ama kolunu sabit tutuyor ve hiiiç kımıldatmıyor (En önemli kriter budur, oynatınca acıycak diye çocuklar kolunu kımıldatmadan tutmaya çalışır).
Hemen kapıp hastaneye götürdüm.. bu arada babası seminerdeydi, işte olmaz olmaz olacağı tutar.. Neyse, çok şükür ucuz atlattık, dr. yerine taktı.. Saniyeler içinde acısı geçti yüzü güldü ve elini oynatabilmeye başladı..
Radius başı çıkığında, bileğini içe dışa oynatabiliyor, gel gel hareketini yapıyor. Ama rotasyonlar ağrılı yani deli deli kulakları küpeli hareketini yapamıyor. Yanıltmasın sizi, işte oynatıyor bişey yok demeyin. Sonra şişerse daha acılı olur, beklemeden yerine takılması daha iyi olur.
Demek ki neymiş, beş dakkada değişirmiş bütün işler ve bana olmaz demeyinmiş.

19 Şubat 2010

Beş dakkada

Beş dakkada değişir bütün işler.


Diyorum daha da birşey demiyorum.
Son iki haftada
birilerimizin / hepimizin
hayatları
beş dakkada
baştan sona değişti.
Hala inanamıyorum ara ara.
Hala şaşırıyorum bazı bazı.

Şebnem nerdesin hayatımda
Bana lazımsın
Bana bakıp beş dakkada değişir bütün işler de. Karamsar olma de. Ara ara de bunları.
Yoksa ara ara unutuyorum.

Ee.. beş dakkada değişiyor bütün işler. Hatırlatıyor kendini.

14 Şubat 2010

Kütüphaneleri seviyorum günüymüş bugün

Bakın erdim mi ben ne oldum..
Taaa geçen haftalarda gittiğimiz kütüphanenin yazısını yaza yaza kütüphaneleri seviyorum gününde yazmışım.
Uğraşsam anca olurdu.
Vallahi de şimdi öğrendim zaten.

13 Şubat 2010

Kadıköy Belediyesi Çocuk Kütüphanesi

Önceki yazılarımı okumuş olan varsa, http://hayalalani.blogspot.com/2009/01/ocuk-ktphanesi.html şurada anlattığım Amsterdam Büyükşehir Belediyesi (!) çocuk kütüphanesini hatırlayabilirler.. Ağzımın suları akarak dolaştığım ve hayaller kurduğum yer (deli miyim ne kütüphaneyi gezerken ağzımın suyu neden akarsa.. Aslında nedeni belli, hayatım boyunca en iyi yaptığım şey, hatta şu aralar tek yaptığım şey okumak, 34 yaşımdayım hala okuyorum :) )

Çocuklarımın da benim gibi "okur" olmasını çook isterim.. Damla hanımın öğretmenleri karnesini hazırlarken, en sevdiğin oyuncak diye sormuşlar ve kızım "kitap" demiş.... Bu da benim bu dileğime çok da uzak olmadığım konusunda ümit verdi bana... Zaten sürekli çalışmaya gittiğim yer de, İSAM kütüphanesi, ondan dolayı da sürekli duyuyordu annesinin nerde olduğunu..

Uzun lafın kısası, Damla hanımı götürmek için bir çocuk kütüphanesi arıyordum şu kocaa İstanbul'da.. Biraz da fazla birşey ummayarak...

Salı Pazarı'na giderken, önünden geçtiğimiz, üzerinde kocaman Kadıköy Belediyesi Halk ve Çocuk Kütüphanesi yazan binanın varlığını biliyordum ama hiç gitmemiştim. En nihayet, birgün okul çıkışı gittik...

Kocamaaan binanın içinde miniciiiik bir oda çocuk bölümü... İçindeki okul öncesi için olan kitaplar ne yazık ki bizim evdeki çocuk kitaplarından az... Büyük çocuklar için de, benim çocukluğumdan yani hemen hemen Nuh Nebi zamanından kalan kitaplar.. On onbeş tane de yeni kitap..

Bir iki tane küçük masa ve küçük koltuk.. Bir tarafa basamak basamak yapmışlar, üzerinde yastıklar var.. Malesef fotoğraf çekmeyi unutmuşum.. Gözünüzde canlandırmaya çalışın artık :) Biz basamaklara oturup bulabildiğimiz bir iki kitabı okuduk. Görevliye neden çocuk kısmının bu kadar zayıf olduğunu sordum, hani kitap okuma günleri falan? diye bir teati yapayım dedim, bu bölümün görevlisinin işten ayrıldığını, zaten gelen çocuk mocuk da olmadığını söyledi.

Bence, bizdekiler çok ümit vadetmese de, çocukların kütüphane fikriyle ufak yaşta tanışması, gitmesi, o ortamda bulunması, kitapları koklaması, sessiz ortamda çalışma disiplinine aşina olması gerekli. Bu nedenle biz bulabildiğimiz kütüphaneleri gezeceğiz kızımla.. (Bildiği başka çocuk kütüphanesi olan var mı?)

Yalnız bir not: Sosyal zekası henüz gelişmemiş çocuklarınıza, "bak kütüphane kapanıyor içerde unutmasınlar bizi" diye espri yapmayın sakın (aslında çocuk bölümüne kimse uğramadığından, cidden unuturlar mı diye aklımdan geçirmiştim hakkaten ama çeneni bi tut di mi).. Şimdi Damla hanıma kütüphaneye gidelim mi deyince "ama anne kapanırsa içerde kalırız" diyor :( Daha günün yeni başladığı saat olan 4buçukta kapanırsa haklı çocuk. Ne diyeyim, ne yapayım da unutturayım bunu bilmiyorum.

Tamamen bizim toplumsal beklentilerimizin düşük olmasıyla ilgili bu durum aslında. Amsterdam'da neden İngilizce Türkçe kitaplar ya da okuyuculara çay kahve servisi yok falan derken (başka kusur (!) bulamamıştım) bizde ise neden kitap yok diyoruz.. Ne acı değil mi.. Gene de biz gidersek gelişir kütüphaneler.. Biz okursak gelir yeni kitaplar... Filmler.. çocuk dergileri.. müzikler... Halkı Halk Kütüphanesi'ne ne yapmalı da çekmeli... Bir de şöyle buyrun bakalım: http://www.kutuphaneleriseviyorum.org/

Biz olursak var olur kütüphaneler. Ama alışveriş merkezine gidip jetonlu uçaklara bindirmek varken kim çocuğunu kütüphaneye götüre değil mi?

10 Şubat 2010

Hayatı paylaşırken

Hayatı paylaşırken derken ne demek istemiş acaba diye düşünürdüm Pınar'ı..... Sonra geçen gün, ben arabada gider ve ona telefonda ağlanırken, bi de bloğumun varlığına sevinirken, bloğum sayesinde kazandığım insanların, biriktirdiğim güzel anıların, tanıdıkça sevdiğim arkadaşlarımın varlığına sevinçlerimi sunarken dedi ki...
"İşte öyle böyle hayatı paylaşıyoruz...."
Anladım ben o zaman onu..

Şu koskoca şehirde, milyonlarca kişi yaşıyor.. Türkiye'de yaşayan her yedi kişiden biri İstanbul'daymış.. Nerdeler peki? Neden benim yanımda çevremde hayatımda değiller? Neden ben sıklıkla yapayalnız hissediyorum kendimi?
Neden dayanacak dağlarım, sırtımı dayayacak koca ağaçlarım yok? Neden bu tek başınalık duygusu gitmiyor? Bu kadar sevilmeyecek biri miyim ben? Bunları düşüne düşüne kendime sevgim de azalıyor zamanla...
Eminim bunları hisseden tek ben de değilimdir. Olamam değil mi?

İşte bu düşünceler içinde boğula boğula atlatmaya çalışırken kafamdaki tilkileri, dedi ki Pınar, "işte böyle böyle hayatı paylaşıyoruz.."
Anladım o zaman.
Doğru..
Ben buraya yazıyorum acımı, arıyor hatırımı soruyorlar..
Buraya yazıyorum bebeğimin dişini, arıyor tebrik ediyorlar..
Buraya yazıyorum tezimin başına gelenleri, arıyor geçmiş olsun diyorlar, kızıyorlar hatta, hep kötüleri yazıyorsun diye (toparladım tezi, kanlar kitler herşey tamam bi yazılması kaldı, yeri gelmişken söyleyeyim)....
Burada paylaşıyoruz biz hayatı...

Biliyorum, uğruyorlar bakıyorlar.. Benim düşündüklerim kadar beni de düşünenler var.. Kimisi tanıdığım kimisi tanımadığım... Bakıyorlar, okuyorlar, not bırakmasalar da kapıyı çalıyorlar içerde miyim diye..
Biliyorum yalnız değilim.. Arkadaşlarım var.
Blog dostlarım var..

İyi ki varlar.
Hem de hepsini özledim, herkes üstüne alınabilir, en kısa zamanda buluşsak ne iyi etsek...

8 Şubat 2010

Morali bozuk olanlara

Benim gibi morali bozuk olan varsa..
Hayatın sürprizlerle dolu olduğuna hala şaşıran varsa..
Üzülen varsa..
Düşünüp duran varsa..
Düzelsin diye.. canavar.
Buyrun.

5 Şubat 2010

Vicdan meydan muharebesi

"Ders çalışma anne olur mu... Ders çalışınca ben seni göremiyorum..."
Damla,
4 Şubat 2010
22.35

3 Şubat 2010

Geldiysen

Ey tez..
Geldiysen üç kez masaya vur.
İlham.. Tez yazma ilhamı..
Sen de gelince vur.
K.çımı kırıp masaya oturup çalışma azmi.
Sen gelince beş kere vur.

1 Şubat 2010

Güzel kardeşim..


Kızıma yaşama dair ne varsa öğreten anne yarısı teyzoşu
Güzel kardeşim benim.. Öbür yarım...
Bebeklerimin Aycuşu...
Cansimidim...
İyi ki doğdun.. gördün mü bak yirmibeş oldun hehehe :) (Yirmibeşten sonra üç yılda bir yaş malum :))))

30 Ocak 2010

Hep mutlu ol

Hep mutlu ol bebeğim, güzel kardeşim..

Hep mutlu ol yarım benim..

Hep gülsün yüzün, hep sahip ol hakettiğin şeylere..

Yeni yaşın, yeni yaşamın, yeni aşkın, yeni (soy)adın, yeni evin, yeniliklerinin hepsi daim olsun.. Mutluluğuna hiiiçbişeylerin gölgesi düşmesin.

Hep yanındayım, hep yanımda ol..

İki çocuk oyunu eleştirisi



Heidi'ye iki hafta önce gittik.. Masal Gerçek Tiyatrosu, karşıda Etiler'de Akatlar Kültür Merkezi'nde oynuyor. 15 TL, iki bilet aldık bana ve Damla'ya. Otoparkı var, 7 TL. Gerçi oralar çok müsait araba koymak için.
Damla hanım oyunu çok beğendi, bense eh işte (hele Pinokyo'yu gördükten sonra, daha da eh).. Kostümler fena değil, masaldaki gibi aynı. Ama konuyu biraz değiştirmişler, Heidi ve Klara kuzen olmuş. Kısa bir oyunda ayrıntıya girmek istememelerini anlıyorum ama biz Heidi'nin her satırını ezbere bildiğimiz için konudaki bu önemli saptırma biraz rahatsız etti. Heidi'nin kimsesi yok gerçekte ama Klara'nın büyükannesi aslında ikisinin de büyükannesiymiş. Çok özledim gel diye mektup yazıp Heidi'yi şehre çağırıyor. E o zaman niye yanına almıyorsun minik kızı dedeye yolluyorsun, hem bu dede senin kocan mı neyin boşandın mı? Damla bu ayrıntıyı farketmiş gibi görünmedi pek, keyfi yerindeydi izledi..
Ben gene de Heidi ve Peter dışında kasta da taktım. Büyükanne çok gençti sesi tizdi, bağırıyordu kulağımı tırmaladı. Yaşlı konuşmaya çalışmış komik olmuş. Klara oldukça kilolu ve iri göğüslüydü, masumiyeti simgeleyen altın rengi bukleli zarif Klara'yı çok aradı gözlerim.
Sonuç: Damla çok beğendi (önemli olan bu), tekrar gidelim diyor her gün. Ben pek beğenmedim (bu önemli değil son tahlilde)... Damla Heidi'de sahneden inmemek ve fuayede stand açılmış olam kitaplardan almak bahanesi ile ağladı da ağladı.. Ben de şiştim de şiştim.. Tabii oyun 3'te ve heyecandan uyuyamadığı için, uykusuzluk da cabası oldu. Bu ağlama da bana artısı oldu.
Pinokyo'ya geçen hafta kar yağarken gittik.. Kardan yollar kapanmadan tam yarım saat önce de eve döndük. Bendeki iyi cesaretti, geçen haftasonu kimse evden dışarı adım atmadı ama ben kızıma söz verdiğim gibi onu Pinokyo'ya götürdüm :)


Bu oyun da tam uyku saatimizdeydi (12.00), Damla güne ağlamayla başladı... Evden çıkmadan önce yarım saat ağladı (bahaneye gerek yok, ne diye ağladığını bile hatırlamıyorum).. Pazarlık ettik, ağlamaya ara verip günün tadını çıkarmaya karar verdi, sonrası iyiydi.. Taa ki Pinokyo hapse atılana dek!
Eti Çocuk Tiyatrosu, ücretsiz gösterim.. Önceden gidip bileti ordan almak gerekli. Oyun Doğuş Ünv. binasında oynanıyor Acıbadem'de (Salı Pazarı'nın yeni yerinin orda).. Araba park etmek için çok müsait..

Oyun çok iyiydi.. Kostümler mükemmel ve çok gerçekçi, oyuncular ve müzikler şahane.. Eti belli ki parayı dökmüş, etkileyici bir gösteri çıkmış ortaya. Konuya birebir sadık kalınmış, sahneler bile kitabımızdaki resimlerle aynı idi.. Pinokyo'nun kukla kostümü gerçek kukla gibi..

Ama.. Damla korktu, Pinokyo hapsedilince ve burnu uzayınca (ama gerçek gibi uzuyodu hakkaten) başladı ağlamaya.. Bir buçuk yaşından beri tiyatroya gider aslında.. Bunu çizgi film gibi izlemesini, gerçek olmadığını söyledim, biraz ikna oldu.. Oyunun sonunda oyuncularla tanışıp fotoğraf çektik, Pinokyo'nun burnunu bir yokladı, kısa olduğunu görünce rahatladı. Ama gene de bu hafta tekrar götürmek istediğimde istemedi.. (önemli yorum) Oysa ben çook beğenmiştim ve tekrar izlemek istemiştim (önemsiz yorum)..

Özetle oyun belki daha büyük çocuklar için daha uygun, hatta belki büyükler için..

İki çocuklu bir annenin bir günü

Uzun süredir bloğuma kişisel şeyler yazmadığımı farkettim.. Kendimle ilgili bişeyler anlatasım var oysa. Anlaşılmaya, dinlenmeye, sevilmeye ihtiyacım var. Kendimi ifade edemiyorum, edecek bir alan bulmaya ihtiyacım var.
Vakitsizlikten ne arkadaş edinebiliyorum ne de bulduğum arkadaşlarımı arayıp sorabiliyorum. Ne arkadaşlarımın yazdıklarını (bloglarını) okuyabiliyorum ne de bana yazılanları doğru düzgün yanıtlayabiliyorum :(
Olsun.. Ne yapalım..
Gene de beni okuyanlar varmış anladım, ne güzel, ben de yazayım o zaman.

İki çocuklu bir anne ne yapar, bakalım bugün neler yapmışım..
Sabah kahvaltıya anneme davetliydik.. Teyzemizle eniştemiz de gelecekti, onun heyecanıyla hazırlandık sabah.. Önce haftasonu klasiği, yatak keyfi.. Uyanan minikler annenin kucağında anne-babanın yatağına uçar, orada sütler içilir, anne baba tarafından minik ayaklar yenir, ısırılır, biraz sohbet edilir..
Sonra minikler kahvaltı ettiler.. Damla hanımla günün pazarlığını yaptık baştan, bugün gün boyunca ağlamak yok! Benim için günün en önemli anıydı, nitekim benimle olduğu sürece hakkaten hiç ağlamadı (babasıyla banyoya gidince bi posta ağladı sadece)
Sonra anneannelere gidip kahvaltı ettik cümbür cemaat.. Oradan, saat 11 gibi anne kız günü yapıp çocuk kitapları (pardon kipatları) fuarına gittik, anneanneyi de ayartıp götürdük (e o da benim annem :) ).. Damla çıldırdı kitapları görünce, ama onun da önlemini almıştık, sadece üç kitap alma hakkı vardı.. Tepe Nautilus'ta, kitapçıların standlarından oluşan bir ortam.. Ama aktiviteler çok başarılıydı ve kendimizi kaptırıp saatlerce eğlendik. Pandomim sanatçıları vardı.. Önce tiyatro yaptılar, kostüm giyip Kırmızı Başlıklı Kız ve Pamuk Prensen masallarını canlandırdılar. Sonra kukla yapma etkinliğine katıldı. Pandomimcilerden ip cambazlığı, top çevirme, halka atma.. gibi biçok şey yapıp, hepsinden birer maske kazandı.. Yemek yeme zamanı geldiğinde saatin üç olduğunu farkettim!! Kötü anne benii.. Daha da kötüsü, Burger King'den oyuncaklı menü alıp kızıma fast food yedirdim! Hamburger, patates, ice tea.. Uslu durduğu için bir hediyeyi hakettiğini söyledim ve çok güzel bir günü benimle paylaştığı için teşekkür ettim ona.. Kızım ödül olarak kipat istedi :)
Bir de markete uğrayıp ufak birkaç şey aldık.
Eve döndüğümüzde saat beş buçuktu. Biraz tv izledik, yemek yedirip banyo yaptırdık ve minikleri sırayla uyuttuk. Bu arada benim planlarım vardı (evi toplamak gibi) ama Damla'yı uyuturken uyuyakalmışım. Uyandığımda saat dokuz buçuk gibiydi.. Anca ayılıp kendime geldim (23.11).. Şimdi kahvemi içiyorum.. Sonra ortalığı toplayıp yatıcam.
İşte bir günüm böyle geçti.

27 Ocak 2010

Bebek kokusu

Bu yazıyı, yeni anne olmuş, anneliğin uykusuz gecelerini, yemek yemeyen bebelerini, ağlayan miniklerini yaşayan, bu arada da "benim nasıl iki bebekle hala ruh sağlığımı koruduğumu" merak eden arkadaşlarıma ithaf ediyorum..

Bir de tüm "yeni" annelere...

Evet, zor gerçekten de.. Annelik sabır sınırlarını zorlar.. Huyunu suyunu bilmediğiniz bir minik, uyutunca uyumayan, dilinizi konuşamayan, ne demek istediğinizi anlamadığınız, tek bildiği yabancı dil "ıngaca" olan bir turist bu ülkede..

Ama düşünsenize, onun işi daha zor... Siz anlamıyorsunuz tamam ama o da anlatamıyor ki! "Anne yeter artık meme değil uyku istiyorum" diyebilseydi, iki saat ağlamazdı, siz de memeyi ağzına dayamaktan vazgeçip uyuturdunuz...

Onu bir turist olarak düşünün. Yol bilmez, iz bilmez, dil hiç bilmez.. Bu ülkenin kurallarını öğretecek rehberisiniz onun.. İşe temel bilgilerle başlayın: Nasıl karnını doyuracak, nasıl uyuyacak, tuvaleti gelince ne yapacak, bunlar en basit olanları.. Bize ne kabus geliyor değil mi, saatlerce uyumayınca, ağlayınca.. Bir de onu düşünün, nasıl uyuyacağını bilmiyor ki, öğreteceksiniz.. Öğrenme süreci az biraz sancılı olacak, hep öyle değil midir? İntegral nasıldı, hemen bir seferde öğrenmiş miydiniz lisede (ben öğrenememiş ve reddetmiştim ve bu konudan 7 soru kaçırmıştım össde).. O da uyumayı bilmiyor ki...

Ama bu turist rehberinin işi çook zor, çünkü hayata dair NE VARSA SİZDEN ÖĞRENECEK.. Ne büyük ve zor bir görev. Onun rol modelisiniz, iyisi ve doğrususunuz. Örneği, öğretmeni, arkadaşı, sırdaşısınız. Annesisiniz. Sabırlı, bilgili, cesur ve doğrusunuz. NE zor öyle değil mi?

Bu yolda unutmamanız, altlara düştükçe kendinize hatırlatmanız gereken bişey var ki, NE OLURSA OLSUN SİZ EN İYİSİSİNİZ.. Kötü anne diye birşey olur mu hiç? O sizin bebeğiniz, öğreneceği herşey de en iyisi..

Aynı zamanda o da sizin öğretmeniniz, birlikte öğrenecek, birlikte büyüyeceksiniz.. O da size sabırlı olmayı, direnmeyi, ayakta kalabilme gücünü öğretecek.. İçinizdeki güçlü kadını ortaya çıkaracak.. Yıllaaaardır yaşayıp gittiğiniz şu hayatta, öğrendiğiniz, değer verdiğiniz, uğrunda gözyaşı döktüğünüz pek çok şeyin boş olduğunu, kafanızı taktığınız şeylerin anlamsızlığını öğretecek size. Bütün servetinizi, biriktirdiklerinizi bir bebek kokusuna değişebileceğinizi farkettiğinizde korkacaksınız.

İnsan başlarda zorluklardan ve alışması gereken yeni -çocuklu- hayattan başını kaldıramadığından farkedemiyor.. Hele hele, mesela tam kapıdan çıkmak üzereyken, ya da tiyatrodan eve dönecekken başlayan bir ağlama kriziyle mücadele ederken, ya da banyoya girmeyeceğim ya da çıkmayacağım diye ağlar tepinirken, ya da uyumayacağım diye direnip saat 10 buçuk olmuş ve bebeğiniz sizi uyutmuş kendisi cin gibi uyanıkken çok da diyemiyorsunuz, ah ne şahane ne kutsal bu annelik diye.. Sabrınızı kaybedip, yeter artık sussun, çığlığı kessin diye düşünür ya da bebeğinize şiddet uygulama noktasına gelirken çok zor oluyor kendine hatırlatmak... Gittikçe yavaş yavaş anlaşılıyor bunun ne menem bir güzellik olduğu. Gittikçe anlıyorsunuz, bunların da bir sebebi var, onun işi bizden daha zor, "büyümeyi" öğrenmeye çalışıyor, bir birey, birisi olmaya, kendi kimliğini, kişiliğini edinmeye uğraşıyor. Gittikçe arkadaş oluyorsunuz onunla, büyüdükçe o da çözülmesi gereken bir bilmece oluyor, sizin onun için olduğunuz gibi tıpkı.

Bu uzun bir yol. Zor. Evet kabul ediyorum. Benim için de güllük gülistanlık değil herşey. Ben de çok sıkışıyorum köşeye.. Ben de içinden çıkamayıp boğuluyorum ara ara. Benim de ağladığım oldu bu bebek niye uyumuyor diye (ama artık öğrendim ki, uyumuyorsa vardır bir bildiği, burnu tıkalıdır, ateşi çıkacaktır, altı ıslaktır, dişi ağrıyordur).. Ben de darlanıyorum ara ara, yalnızlık çekiyorum, "beni kimse anlamıyor" diye üzülüyorum, hiç arkadaşım yok diye hayıflanıyorum.

"Yapayalnız mı kaldım şu koca şehirde, beni anlayan kimse yok mu?" diye bağırmak istediğim çok oluyor.. Gerçekten çok oluyor.

Ama artık uzun sürmüyor. Belki de oğlağın ergenliği (kim demişti geçenlerde, çok hoşuma gitti) olan 35 yaşıma yaklaştığımdan.. Belki de büyüyorum bebeklerimle. Her an o kadar çok şükrediyorum ki, varlıklarıyla beni taçlandırıyorlar, yalnızlığımı unutturuyorlar..

Ben de bir rehberim artık. Yıllardır kendime çizdiğim yolu beğenmez, hep yakınırken, artık yakınmayı bırakıp onlara bir yol çizmek zorunda olduğumu farkettim. Ne zor bir vazife.. Ama hakkıyla altından kalkabilecek miyim endişesine girmiyorum hiç.. İçgüdülerimi izliyorum ve izleyeceğim.. Biliyorum ki bu benim yolum ve benim için en doğrusu bu. Biliyorum, olabileceğim en iyi anneyim, buyum çünkü.

Onlar da benim en yakın arkadaşım....

24 Ocak 2010

Bizim evde yaşayan minik ayaklar

Buyrun.
Burdan yeyin.

16 Ocak 2010

Doktor bune?

Yazıyı üç günde tamamlayamadım bari fotoğrafları yayınlayayım.
Buyrun.
Doktor lazım mıydı?

14 Ocak 2010

Askıda ekmek

Yahu ben ne ağlak ne sulu zırtlak oldum böyle... Askıda ekmek bile ağlatıyor beni bu acaba 35 yaşa 35 adım kaldı ağlaması mı hehe :)
Dün diyetisyenin muayehanesinin yanındaki fırında, daha önce farketmediğim bir tabela gördüm, "askıda ekmek".. Bu yazıyı okuyan herkesin bunu bildiğini sanıyorum ama kayda geçmesi için yazacağım. Olayın asıl çıkışı askıda kahve olup, yıllar önce ya Bütün Dünya'da ya da Tavuk Suyuna Çorba'da okumuştum.. Birileri bir pubda kahve içiyor (bu Avrupa'da kahveye çok düşkün olunan ülkelerden birinde) ve kendinden sonra gelen bir kişi için kahve parasını ödüyor.. Pub sahibi bu kahveyi askıya asıyor ve dükkanına gelen parası olmayan bir kişiye ikram ediyor.. Mantık şahane (ben bunu nasıl akıl edemedim dedirten bir fikir)..
Bunun daha da şahane uyarlamasını ülkemde birkaç yıl önce bir Ramazan ayında bir kampanya ile hayırseverler başlatmıştı. Askıda ekmek satılan bir fırın / bakkala gidiyorsunuz, bir ya da daha çok ekmek alıp askıya asıyorsunuz. Daha sonra, ekmeğe ihtiyacı olan, ekmek alacak parası olmayan birileri bu fırına gelip, utanmadan sıkılmadan, çekinmeden askıdan istedikleri kadar ekmek alıp gidiyorlar.... Fikir şahane.
Alanla veren karşılaşıp utanmıyor. Sağ elin verdiğiyle sol el böbürlenmiyor. Belki aç birinden gelen bir hayır duası (bütün kapıları açmaz mı?)
Altı üstü bir ekmek parası.. Otoparktaki valeye verdiğimiz bahşişin onda biri nerdeyse. Öyle değil mi?

Ben bu kampanyaya artık biryerlerde rastlayacağımı sanmazken, dün karşılaşınca çok duygulandım.
Hemen içeri girdim, askıda ekmek var mı dedim.. Kız bir tahta gösterdi (yazı tahtası).. Şimdiye kadar dağıtılan ekmekler (4bin civarı), gelen ve giden diye iki hane var.. Askıda ekmek aldığınızda size bir kalem veriyor, gidip tahtada gelen bölümüne sayıyı yazıyorsunuz.. Dükkana gelen bir ihtiyaç sahibi, tahtaya bakıp, askıda ekmek varsa kasadan alıp gidiyor.
Şahane... de niye ağladım görünce onu anlamadım :) (Aslında bi doluluk var, habire gözlerim sulanıyor ağlasam rahatlasam ama Allah kötüden ağlatmasın sevinçten ağlatsın öyle değil mi?)
Bu fırın Maltepe Minibüs yolunda eski Dünya yeni Bölge hastanesinin tam karşısı, Final dersanesi ve TEB bankanın da karşısı. Yakınında olanlar.. Yolu düşenler...Belki siz de gidip askıya ekmek alırsınız. Ama siz ağlamayın :)
Başka da bunun gibi yerler varsa söyleyin ki evi yakın olanlar da belki oraya uğrar.

12 Ocak 2010

Perihan Mağden'den tam da duymaya ihtiyacım olan şeyler....

PERİHAN MAĞDEN'den...
Tam da bunları duymaya çooook ihtiyacım olan bir zamanda arkadaşımdan mail olarak geldi..
İlk defa bir başkasının yazısını yayınlıyorum bloğumda. Ama burayı sizler gibi ben de okuyorum ve bunları duymaya şu ara çok ihtiyacım vardı.
Doğumgünümü kutlayan herkese kalpten teşekkürler...
Biraz kendimi toparlayıp (moralimi düzeltince) 35 yaş yazısı gelecek...
Şimdi buyrun, şunu bi okuyun...
Ne diyorsunuz? Ben de böyle düşünüyorum işte :))

Doktorlar!
Birkaç zamandır birkaç hastanede yaşıyorum. Hastanelerde 'hayat' öyle tuhaf ki. İnsan evine dönünce soluk alıp vermeye başlıyor. Hastaneler birer oksijen çadırı: Oralarda 'normal' soluk alıp vermek mümkün değil. Her şey, kullanılan her şey, atılmak için yapılmış. Geçici şeyler. Sürekli bir kampçılık durumu. Çay kaşıkları plastik, kupaların üstünde ilaç şirketlerinin isimleri var, her şeyin üstünde ilaç şirketlerinin isimleri var. Elinizi değdirdiğiniz her şey çirkin ve atılası. Her an, her şey atılabilir, geride bırakılabilir ve zaten öyle yapılıyor.... Herkes, her an 'kampçılık' yapıyor. Bu duygu, bu mutlak göçebelik ve her an işbaşında olma duygusu, bende dehşet yaratıyor. Bu hayatın içinde bir de doktorlar var. Asıl, doktorlar var. İster istemez onları düşünüyorsunuz. Eşyalarıyla, koridorlarıyla, duvarlarıyla bu mekânlara nasıl tahammül ettiklerini. Tabii, bu işin estetik kısmı. Doktorların bir de hastaları var. Her gün, her gece, birilerinin kolunu, bacağını, beynini, hayatını kurtarıyorlar. Ya da kurtaramıyorlar. Ama hep oradalar. O çirkin binalardalar ve böylesine ağır bir işleri var. Hayretle izliyorum: Kötü yemekler (zaten ne yiyip, ne yemediklerinin farkında olmayacak kadar çok çalışıyorlar) kötü eşyalar (neye dokunup nasıl bir kaptan içtiklerinin farkında olmayacak kadar çok çalışıyorlar) kötü renkler, mekânlar (bulundukları yerin nasıl döşendiğini fark edemeyecek kadar çok çalışıyorlar): Doktorlar habire ayaktalar, 'işlerinin' başındalar. Üstelik, inanmayacaksı nız ama DUYGULANIYORLAR. Üzülüyorlar, seviniyorlar; hastalar için yorulmadan savaşıyorlar. Yaşadığım bu korkunç günlerde, hakikaten iyi insanlarla: doktorlarla tanıştım, onları seyretmek durumunda kaldım. Bu esnada bu 'işi' niye seçtiklerini habire düşünmemek, elimde değil. İnsan, bu denli ağır bir işi, hayatla ölüm arasında ellerinde gidip gelen insanlarla olmayı, onlar hayatla ölüm arasında sallanırken hayatta kalmaları için günler ve geceler boyu çalışmayı, nasıl seçer, neden seçer? Onlar bu tercihi yapmasalar, bizler sapır sapır dökülürüz bir kere. Onlara bu tercihi yaptıran bilinçaltı ve üstü dürtüler, onların 'üstün' insanlar olduğu anlamına mı geliyor? Egoları bizimkilerden daha mı büyük? Süperegoları daha mı güçlü? En azından vakti bol, parası bol reklamcılar, borsacılar, bankacılar gibi oturup bunalıma girecek ve 'hayatın anlamı nedir' diye kıvranarak günler ve geceler geçirecek halleri yok. Buna ne vakitleri var, ne takatleri. Hayatın anlamı üzerine düşünüyorlarsa da, bu çok derinlerde ve hakiki bir yerlerde cereyan ediyor. Zira ellerinde insanların hayatları var ve onlar, bununla meşguller. İnsanların hayatını kurtarmakla. 'Yeni' doktorlar diyebileceğim 1955 yılından itibaren doğmuş olan doktorlar, hakikaten bambaşka. Anneannemin hastalığı esnasında muhatap olduğum dinozor doktorlara asla benzemiyorlar. 'Dünya ve evrenin hâkimi benim; yolumdan çekil küçük karınca' ruhuyla varolmuyorlar. Size her şeyi izah ediyorlar, fikrinizi alıyorlar; bağırıp çağırdıklarına ya da yorulduklarına şahit olmadım. Savsaklamıyorlar hiçbir şeyi. Hep iş başındalar ve hep yürekleriyle, beyinleriyle seferberlikteler. Bu episod esnasında tanıdığım bütün o olağanüstü doktorlara, ben nasıl teşekkür edeceğimi kestirebilmiş değilim. Nazik bir Çinli gibi habire teşekkür etmekteyim gerçi. Ama onların hayatlarını bizlere akıtmalarının karşılığı hangi teşekkürle mümkün, bunu kestiremiyorum. Aynen onları bu işi tercih etmeye itenin tam da ne olduğunu kestiremediğim gibi. Ama işte o inanılmaz çirkinlikte mekânlarda, bir sürü imkânsızlıkla kuşatılmış olarak, başları dik ve üstelik her an size gülümsemeye, cevap vermeye hazır, gecenin üçünde dördünde dahi koşuşturarak, bizler için paralanan birileri var. Bazen anlamadığımız, anlayamadığımız şeyler daha güzel ve özeldir. Onlar da öyleler

11 Ocak 2010

Bugün benim

Doğumgünüm
Hem sarhoşum hem tastayım (aman yasta demeyim diye böyle uydurdum :))
Doğumgünü yazısı gelecek, şu karamsarlığımı atayım da öyle..

6 Ocak 2010

Bugünlerde...

Birkaç gün böyleyim..
Sabah 4,5 - 5 gibi kalkış...
Evde yapılması gerekenler! (bundan bloğumda hiiç bahsetmedim, yeri gelirse yazarım, dr ceykıl ameliyat yaparken mr hayde da danışmanlık yapıyor)
8 gibi havalimanına varış...
8buçukta ameliyathaneye giriş...
Epeyce süre çıkamayış... Ahanda böyle görünüyorum bu esnada :)
Bu yazıyı da sırf bu fotoğrafı koymak için yazdım hehehe
Aslında iyi fikir, dur ihtisas bitmeden şöyle güzel güzel giyinip falan fotoğraf çektireyim ameliyathanede

1 Ocak 2010

Yeni yıla nasıl girdik?

Damla hanımın ateşini düşürmeye çalışarak...

31 Aralık 2009

Kutsal mabed hakkında

Hayat denen mucize, bana bunları düşündürüyor günlerdir (yeniden).
Şimdi, insanoğlunun üremesi için aynısından minik kopyalar oluşup sonra büyümesi uygundur değil mi? Bu minik kopyalar için en güvenli yer neresi?
Kuş yuvası mı? Folluk mu? Tabii ki annesinin içi..
Peki annesinin içinde bebeğin yerleşip büyümesi için bir kutsal mabed olsa (eski hocalar ana rahmine kutsal mabed derlerdi).....
Bu mabedde korunağında yaşayan bebek, annesinden gelen bir hortumla beslense... ama bu hortum (kordon) ve besin deposu (plasenta) anneden sadece faydalı şeyleri, besinleri, vitaminleri vs geçirse ama zararlı maddeleri, ilaçları, zehirleri bebeğe geçirmese (kan-plasenta bariyeri)... Bebeği korusa...
Bebek orda içi su dolu bir kesede olsa (amniyon kesesi).. Böylece annesinin geçirdiği kazalardan, çarpmalardan ya da hareketlerinden, ısı değişimlerinden, soğuktan sıcaktan etkilenmeden yaşasa.. Beşik gibi sallanarak uyusa...
Bu mabedin bir kapısı olsa ki -serviks- o kadar sıkı olsa ki gebelik kesesini sımsıkı tutsa içinde ve açılmasa.. Hatta siz bir sebepten içeri girmeye / alet sokmaya çalıştığınızda gerçekten çok zorlansanız.. giremeseniz...
Sonra bebek büyüdükten, olgunlaştıktan, nefes alabilecek akciğerlere sahip olduktan sonra kapı yavaş yavaş açılsa.... o kadar yumuşasa ki, o koca bebek, bir saat önce ince uzun çubuğun bile girmediği o kapıdan çıkabilse.
Doğum başladığında o kapıyı açan bir hormon olsa (oksitosin).. Bu hormon aynı zamanda anne sütünü salgılatan hormon da olsa.. Yani annenin içinde oluşan kutsal içeceğin, gebelik boyunca bir damlası bile çıkmasa, ama doğum sancılarının başlamasıyla birlikte fışkırarak hayat kaynağından akmaya başlasa... Bu minik kopyayı içinde taşıyan anne kişisi, aynı zamanda hiç parası olmasa, mama alamasa, yokluk içinde kıtlıkta olsa bile, en az 6 ay o miniği tek başına dış birşeye ihtiyacı olmadan beslemeye muktedir olsa.
Parantez içindekiler bize derste öğrettikleri gerçekler. Diğerleri, benim küçük beynim ve zekamla aklımın ermediği, hayatın mucizeleri.
Hayran kaldığım. Düşünürken bile ağzımın açık kaldığı.

İyi ki

İyi ki varım
İyi ki kocam var
İyi ki çocuklarım var
İyi ki annem var ve yakınımda
İyi ki iki kardeşim var
İyi ki kocamın ailesi böyle (sevgi dolu ve sıcaklar)
İyi ki doktor olmuşum
İyi ki yıllar sonra TUS'a girmişim
İyi ki kadın doğumu seçmişim
İyi ki aklım fikrim yerinde
İyi ki istediğimiz şeyleri alıcak kadar para kazanıyoruz
İyi ki sağlıklıyız

Eh, o zaman çok şükür.

30 Aralık 2009

Huylu huyundan vazgeçer mi?

Keşke geçse.
Keşke ben yeni yılda daha az üzülsem gerçek olmayan dertlerime.
Keşke daha az konuşsam.
Keşke daha çok düşünsem.
Keşke daha az kişiyi kırsam.
Keşke daha az negatif enerji yaysam.
Keşke kendimi daha az üzmeyi başarsam.
Keşke çocuklarıma daha çok vakit ayırabilsem.
Keşke daha çok insan biriktirebilsem kendime.
Keşke daha çok insanı tanısam yakından.
Keşke daha çok insan beni tanıyıp, sevse.
Keşke vaktimi daha idareli kullanabilsem.
Keşke daha az yesem de şu fazla kilolarımı versem.
Keşke yeni yıl daha iyi bir yıl olsa.
Keşke huylu huyundan vazgeçse.
Keşke ben şu kötü huylarımdan vazgeçebilsem.
Keşke kendimi daha çok sevsem.

Eh, gene de iyi bir yıl dilerim.

28 Aralık 2009

Günaydın sabah, günaydın yeni gün...

bu sabah kaç kişi bunu okuyup bana içinden "günaydın" dedi acaba..
Ve gülümsedi...
Keşke bunu bilmenin bir yolu olsaydı :)

İlgisiz not: Çağlayan'a yorum yazmıştım, buraya da eklemeye karar verdim:
Dün yolda Damla'yı eve gitmek için ikna etmeye çalışırken, o da kucağımda ağlarken, benim belim koparken, ama Damla inatla kucağımdan inmez ve bağırırken, bir teyze geldi, onu okşadı ve bana "geçecek bunlar, merak etme, yakında geçecek.. hepimizinki böyleydi, geçti, sen sabret.." türünden bir konuşma yaptı ve geçip gitti.. Öyle iyi geldi ki.. Biryerlerden gelip bunları söylemek için karşıma çıkmış gibiydi :)

26 Aralık 2009

İki dişli sömelek...

...derdi babam Tuna'ya şimdi, yaşasaydı...

Hamiş 1: Allah rahmet eylesin
Hamiş 2: Sömelek ne demek bilmiyorum, hiç de bilmedim
Hamiş 3: Babamın biz ufakken hep anlattığı "iki dişli sömelek" masalını kafasından uydurduğundan şüpheleniyorum.

25 Aralık 2009

Erin ve Damla, the both 2,5

Damla: -Partiye geliyor musun?
Erin: -Bu saatte hiçbir yere gelemem
Damla: -Bu saatte gelme zaten, sabah gel.

Daha sonra ben bu konuşmayı anlatınca
Şebnem: -Sen hala şaşırabiliyor musun?
Ben, içimden: -Tuna (the 6,5 months) bugün kakasını tuvalete yaptıktan sonra hayır aslında....

24 Aralık 2009

Yaparım

Çocuk da yaparım kariyer de..
Yapıcam.
Bunu da buraya not düşüyorum.
Ne istediğimi de çok iyi biliyorum.
Bana öğretmeyenlerin öğretmekten imtina ettikleri herşeyi öğrenicem.
Kaçtığım herşeyi başarıcam.
Okumaktan da vazgeçmiycem.
Çocuklarıma bildiğim en iyi anne olmaktan da.
Yapıcam ulan, çocuk da yapıcam kariyer de.

22 Aralık 2009

Çocuk da yaparım kariyer de - Nil'le pijama partisi

Yaş ortalamasının 13 olacağını, gelenlerin çoğunun pijamalı kızlar olacağını, çok yüksek sesten rahatsız olacağımı bilsem de gittim.
Çocuk da kariyer de yapılabileceğini bi de onun ağzından bizzat dinlemem gerekliydi (bu gaza çok ihtiyacım var son günlerde)
Ayrıca en son Barış Manço konserine gittiğimden, konser havası solumak iyi gelecekti, geldi nitekim.
Ve fakat, kitle çook uzaktı benden.. Bir kere ben yaşlanmış mıyım, değişmiş miyim, büyümüş müyüm? Bu teenage kuşağı çoook farklı benden ve HEPSİ BİRBİRİNİN AYNI!!
Kıyafetler ayakkabılar yürüyüşler beğeniler aynı olan fotokopi bir gençlik gördüm orda. Ayçaada ile jüri üyesi gibi bir köşeye oturup gelen geçene puan verdik (!), şöyle hoş tatlı özgün giyinmiş tek BİR genç kız görebildik. Gerisi, abartmıyorum, aynıydı!
Gene de,
İyi ki doğdum - Gördün mü 25 oldum - Özgürüm kanatlandım - durmadım ayaklandım- koşup ilerliyorum - İyi ki doğdum - Ne güzel bir kadın oldum - Erkekler hep peşimde - ama aklım işimde Sınırı zorluyorum - Kalamam hayatın köşesinde - O zaman neşesi neresinde - Koysalar önüme bariyer de - Çocuk da yaparım kariyer de - Pes etmem ben en zor günümde - Kanatlandım özgürüm ben de - Deseler geçecek bu heves de - Çocuk da yaparım kariyer de...
Bence bugüne dek yapılmış en güzel reklam müziği ve şarkısı..
Buyrun: Nille değilse de posteri ile fotoğraf çektirdim..
Buyrun bu da Orkid'le en uzun gece hatırası :))))

Not: Çağlayan, ilk yarıda çıktığım için tek taşı söylerken yoktum ama senin için başka bir şarkıda bağırıp zıpladım olur mu? :)

20 Aralık 2009

Tuna beyin minik inci tanesi.

Minik inci tanesi.. dün geldi.. hoşgeldi..
Dünyanın en kıymetli iki istiridyesinden birinin içinde....
Aha da buraya da yazıyorum, (inşallah da diyorum), Tuna da ablası gibi çıkaracak dişlerini, sessiz sakin derinden.

Bu postla ipilgisiz not:
Oyuncak kiralayan bir servis, web sitesi vs olan ve varsa haberi olan var mı? Tuna için şöyle büyük, basmalı, müzikli, sesli, yürüyen, konuşan, top üfleyen şarkı söyleyen, ayakta duran-durduran oyuncak kiralamak istiyorum. Ev oyuncakçı dükkanına döndüğünden artık hiçbişey satın almak istemiyorum. Yığılıyor üstüste herşey ve yıkılıyor. Ama oyuncak da gerek. Ama oynayacağı bir iki ay. Sonra yığıl üste sen de. En iyisi ben kiralasam sonra da geri versem?
Var mı bilen?

19 Aralık 2009

ISSEY MIYAKE


Sene 1993 ya da 4. Moda'da bir gece yürüyoruz. Ben, kuzenim, teyzem ve en yakın arkadaşı Issey Miyake. Ben tanışmıyorum henüz onunla, öyle parfüme falan da para verecek bi durumum yok zaten, yeni yetme üniversite adayıyım falan.
Biz yürüyoruz, Issey arkamızdan geliyor. Arabaya yaslanmış birkaç genç, "ooo... Issey Miyake...." diye laf atıyor bizimkine. Kendisini ilk farkedişim ve ilk anlamlı anım budur.
Sonra teyzem beni de tanıştırıyor (hediye ederek tabii ki). Bir daha hiç ayrılamayacağımı bilmiyorum tabii henüz.... Yıllar boyunca, kah eniştem sponsorum oluyor, kah teyzem, kah para biriktirerek kendim, kah sevgilimin kıyağı (beni en sevindiren özel gün hediyelerinden biridir :) kah Hakan'ın), birlikteliğimizi taaa o zamandan beri sürdüyoruz işte.
İkinci anım da şudur. Üniversitede, fular takardım arada... Haliyle kokum boynumdan fulara sinmiş. Bigün fular sıkıntı yapmış çıkarmıştım. Bi arkadaş eline almış oynarken kokladı bi an. Issey Miyake dedi.
Hah dedim içimden. O da dedi ki: "Parfüm bir kişinin kimliğidir. İçeriye bir koku girdiğinde, 'hah şu geldi' diyebilmelisin."
Bu sözler o günlerimden kalma.... Issey de... Oğlak burcu sabittir, dişçi kuaför ev parfüm vs. değiştiremez kolay kolay.. Belki de bu yüzden değiştirmedim yıllardır.
Arada onu Gio ile aldattıysam da, ilk göz ağrım hep o oldu. Çok şükür şu aralar ona sahip olabilme gücüne sahibim hehe:) Gene de kıyamayıp sıkmadığım olur (e güzelim insaf şişesi olmuş kaç TL).
1 yıldır Issey'le aramda soğuk rüzgarlar esiyordu.. Önce süt verirken, bebeğim kokumu alamaz, kafası karışır diye hiç parfüm sürmedim. Sonra sonra son aylarda iyice kendimi bırakmışlığın da etkisiyle, hem de kıyamadığımdan (bkz: zaten giydiklerim giysi değil, 70 kilo da cabası, saçlarım saç değil, makyaj desen yapacak vaktim yok, parfüm de olmasın varsın) iyice özel günlere saklar oldum onu...
Ama geçenlerde, arada sıktığım günlerden birinde, bulunduğum ortamda birisi "Kim Issey Miyake sürdü?" deyince hatırladım.
"Parfüm kişinin kimliğidir.."
Geri döndüm ona. Kimliğime.

Bakınız burda da diğer Issey kullananlardan yorumlar:

kullanıldığında kesin olarak geçtiğiniz her yerde iz bırakan parfüm.. zelyot
insanın sürekli koklayası gelen koku. mutercim
bir ortama girildiğinde sizden önce insanlarla selamlaşan, hastası olduğum ve epeydir kullandığım parfüm passion
bazen gelip içimdeki ölmüş aşkı tekrar canlandıran büyülü koku mr miko
koluma sıktım, koluma aşık oldum. eksi daglarının aslanı
Gerisi de şurda:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=issey+miyake

18 Aralık 2009

Bir-günüm-kaç-saat

Sabah 6’da uyandım – kahve içtim - oğlumu emzirdim – kızımı öptüm uyandırdım – annem gelmişti kucaklaştım iki sohbet ettik – işe gittim – yolda müzik dinledim – hastaneye geldim – vizit yaptım – kahvaltı ettim – ameliyata girdim – birinin rahmini aldım – ameliyattan çıktım - acil bir hasta geldi ameliyat ettim – ameliyattan çıktım – yemek yedim – vizit yaptım – doğumhaneye inip nöbeti devraldım – sezaryene girdim bir bebek doğurttum- arkadaşımı çağırdım boşanma hikayesini dinleyip üzüldüm – acil ameliyathaneye gidip bir ameliyata girdim anneciği ölmesi diye bir miniciği dışarı çıkarttım çok üzüldüm – doğumhaneye döndüm – yemek söyledim – son nöbetim diye pasta yedik- bir olgu sunumu makalesinin giriş ve olgusunu yazdım tartışmasına başladım – saat 1 oldu yatar gibi yaptım – sabah 6 oldu kalktım neskafe içtim – kahvaltı yapar gibi yaptım – vizit yaptım – ameliyathaneye girdim bir biyopsi aldım – ameliyata girip birinin urunu çıkarttım zordu saatler sürdü – ameliyattan çıktım başka bir ameliyata girdim birinin kistini çıkarttım – çıkıp vizit yaptım – eve gelip bebeğimi alıp karşıya doktora götürdüm – eve geldim köprü berbattı – kızımı çok özlemiştim hiç pas vermedi – oğlum çok öksürdü nebül yaptım – duşa girdim - 15 dakika uyudum - bebekleri doyurduk annemle – kocam geldi yemek yedik - kızımı yatırdım – salonda uyuyarak ceviz yedim – çeviri yapmak için bilgisayarımı açtım uyuyakalmışım – sabah 5’te kalktım çeviriye başladım.
Bütün bunlar 40 saatte oldu.

15 Aralık 2009

Otit + bronşiyolit: Yok mu artıran?

Buyrun. Bu sefer Tuna.
Akut otit + akut bronşiyolit.
Getirileri: Ateş, ağrı, ağlama, uykusuz geceler (yine yeniden), nebülizatör, ventolin, pulmicort, antibiyotik!!
Var mı artıran?

11 Aralık 2009

Yine mi güzeliz yine mi çiçek & Yine mi otitiz yine mi antibiyotik

Başlık herşeyi anlatıyor. Bir tek 39,6'yı anlatmıyor. Yazı anlatsın o zaman.
Bildiğin 39,6 işte. 40'a ramak kalanından.

EK:
Kayıpları bildiriyorum (hiç aklımdan çıkmıyor ve beni çok huzursuz ediyorlar) (Allah eksik etsin kaybetmekten ve çaldırmaktan çok korkarım)
1. Beyaz montum (yahu koskocaman mont nereye girer)
2. SOS kitabım (okuyordum arabadaydı.. Yoksa kalabalık bindiğimiz gün yere düşüverdi de kaybolumuverdi?)
3. Damla'nın altın ayet-el kürsisi (bundan ümitsizim, çok kalabalık ortamda saz heyetinin ayağının dibinde çengelli iğnesini ve ona takılı olan diğer şeyi buldum, altının üzerine soğuk su mu içsem?)

10 Aralık 2009

Dört önemli konu başlığı

Rüyamda (hayırdır inşallah) teyzemin arkadaşının bir yeteneği varmış, bana telefon ediyor ve ben o kadının sesinde babamla konuşuyorum.. Babamın sesi, babamın tonlaması, babamın lafları ve ruhuymuş.. Ona, baba beni görüyor musun, torunlarını görüyor musun diyorum.. O da aferin kızım diyor. Neyimi beğendiğini bilmiyorum ama aklımdan uzman oluşumu falan beğendi herhalde diye geçiyor.
Demek ki tek derdim babamın beni beğenmesi bi de torunlarını görmesiymiş….

Tuna beye ablasının alerjik öksürüğü için içtiği şurubundan başladık dr tavsiyesiyle. Gece boyunca burnu tıkalı olduğu ve uyuyamadığı için.
Demek ki tek derdi burun tıkanıklığıymış…

Benim tez yalan oldu mu oldu… Ben kanlarımı kaybedip tekrar toplayınca biter sanıyordum. Lay lay lom biyokimyaya gittik, hocayla görüşüp kanları çalıştırmak için randevu aldık ve telefon beklemeye başladık… Onlar aramadan tezime sponsor olup kitleri alan ve evinde muhafaza eden ilaç firması görevlisini aradım, artık hazırız kitleri getir diye… Yok dedi. Kit mit yok… E kan man da yoktu.. Meğer tezim yokmuş da haberim yokmuş. Kadın aldım dediği kitleri almamış. O firmadan da ayrılmış. Zaten firma da batmışmış. Artık istese de alamazmış. Kadın bizi kandırmış.mış. Kelimeler kafamdan hayal gibi geçiyor. Çok da tın. Artık 1000 doları arkadaşımla paylaşıp cepten alıcaz. Yoksa yok. Kit yoksa tez de yok. Türkiye’de bilimsel çalışmalara sponsor da yok. Ama şurda fotoğraf çalışması yapıcam mankenleri çıplak çekicem desem bulur muydum sponsor? Bulurdum sanırım.
Demek ki tek derdim sabırmış.. Kit kan hasta toplama bunların hepsi yalanmış. Tez yapmak sabır işiymiş…. (Tezveren dedeye gidip adak mı adasam acaba?)

Bu ay ihtisasta son iki ayımdan biriydi. İşe başladıktan sonra eksik olan ameliyatlarımı tamamlayıp (eğitimimizin en önemli parçası ameliyat) bitirecektim. İki ay yetmezdi ama şansıma güvenecek ve şansım yaver giderse kritik ameliyatlardan birer ikişer yapıp idare edecektim.. Ve fakat ne oldu? Bizim ameliyathane kapatıldı. Anlamayanlar için tekrar yazıyorum: Ameliyathane yok ameliyat da yok. Eğitim de yok. Güvendiğim şansıma küsmeli miyim yoksa? Tek sorun benim eğitimim değil, hastalar beklesin dert değil hehehe.. Yeter ki ameliyathane tadil edilsin (ama iki günde bitecek denen inşaat on iki gündür sürsün ve hatta hiçbirşey yapılmasın, öylece malzeme beklenerek kapalı tutulsun).. Acil ameliyathanede organ naklinde orda burda günde bir iki ameliyat ite dürte yapılsın…. Gerisi kalsın..
Demek ki tek dertleri benim eğitimim değilmiş. Tezim hiç değilmiş.
Bu ihtisas biter miymiş?
Bitermiş bitermiş…..

8 Aralık 2009

Susma sustukça sıra sana gelecek

Bloğum benim en yakın arkadaşım...
Ama onu ihmal ediyorum şu sıralar. Benime özüme işime döndüm de.. Beş yaşından beri olacağım dediğim, olmakla bitiremediğim yetinemediğim işime, doktorluk yetmedi bi de uzman olayım dediğim işime döndüm.
(Korkarım bu da bitince daha bişeyler daha olayım derim ben)
İşim... Kendimi ifade ediş tarzım...
Ama ne yazık ki, o da eksik, o da yarım.. Aynı anda herşey olunmuyor ki!
Bu kez ışık var gerçi.. Bu kez olacak tamamlanacak..
Çok iyi doktor çok iyi anne çok iyi eş olacağım..
Süperlik benim kanımda var genlerimde var... Süperlik benim taşıdığım iki X kromozomunda var.. Öyle değil mi kızlar? Biz süperiz. Anneyiz.
(Nasıl pozitif işliyorum kendimi görün. Ama Nil Gün sayesinde bir aşama ilerledim: Artık inanarak söylüyorum)..
Velhasıl kelam, biraz az yazıyorum ama her an bloğumu düşünmediğimden değil.
Eh, fırsatım olmadığından.

1 Aralık 2009

http://aycaada.pasaj.com/

Bizim ailede yeteneksiz bir kişi varsa o benim. Başka birşey yapmayı bilmediğimden hatta, anca ders çalışırım. Okurum. Okurum. (bi de çocuk yaparım).

Ama yaratıcı gözle bakabilenler ve benim göremediğim renkleri - şekilleri - uyumları - güzellikleri görebilenler, görenler, yapar ve üretirler.

Ayçaada mesela. Kendisi yapar. Ben bayılırım. Bakarım ve beğenmekle kalmam. Kıskanırım. İsterim (hem yaptıklarına sahip olabilmeyi hem de binde birini bile olsa ben de yapabilmeyi). Ama gerçekten deniyorum inanın olmuyor, taklit bile edemiyorum. Fikir bile üretemiyorum.

Bakınız mesela, neler yapar, beni okuyanlar varsa hatırlayacaktır: Ben biryerlerde gördüğüm oyuncak mutfağı taklit edeyim derim, Ayçaada orjinalini yapar (http://hayalalani.blogspot.com/2008/10/how-to-build-toy-kitchen.html)

Dans festivali olur, Ayçaada tüm kostümleri yapar

Tişörtler yapar

Şahane abiye elbiseler yapar..



Hepsini de mükemmel yapar. Bu arada da Boğaziçi Ünv Ekonomi'yi bitirdi (e ekonomi bilmek herkese lazım, nasıl para kazanıcak di mi:))


Nihayet dükkanını açtı: Gerçek bir mütevazi şaheserler dükkanı. Sanal değil. Eti, kemiği, raprahat kanepeleri, dikiş makineleri, nescafesi-çayı, sımsıcak suyu, müziği, hatta kepengi bile var.
Şimdi de bunları yapıyor... Laptop kılıfları. Buyrun:



Bu da bir reklamdır. Oh olsun işte. Kardeşimin reklamı. İşte de adresi: http://aycaada.pasaj.com/

30 Kasım 2009

İşe

başlıyorum yarın.
Hayırlısı.

İki bebekle araba yolculuğu

İki bebekle 2500 km gidecek kadar deli birini tanımıyorsanız, tanıştırayım.
Memnun oldum. Ben deli.

Önce ben yokken gelen yorumlara yanıt vermek istememden, post yazamama sancısını çekmekten, sonunda vazgeçtim yanıt yazmaktan. Beni okuyan anlar...
Neyse, işte ben oyum. Deli.

Aslında, bir haftadır bloğumdan ayrı kalmanın sancısıyla başlıklar cümleler kafamda uçuşup duruyordu. Ama baktım olmayacak. Vaktim de yok. Bari, şöyle kısa kısa cümlelerle özetleyeyim (parantez içleri iç ses):

Yolculuğumuz bulutların üstünde başladı (o siste ve gecenin karanlığında arkada iki bebek, yanında horul horul ve de fosur fosur uyuyan benle araba kullanan kocama tebrik ve teşekkürler)..
Aksaray'da, ilk hekimlik yaptığım, yalnız günlerin sancısını çektiğim, büyüdüğüm, olduğum şehirde, bir gece konakladık.. Eski dostlarla lafladık, bebekleri uyutup kocaları maça yollayıp (o yorgunluk ve uykusuzluğuma rağmen) geceledik, konuştuk, gülüştük, dertleştik (vay be, 10 yıl mı olmuş, 10 yıl İfom, dile kolay, az mı gözyaşı döktük beraber, az mı güldük, şimdi kucaklarımızda bebeler, Nesli, Rengin, ne çabuk geçiyor yıllar, büyüdük mü biz şimdi yaşlandık mı kızlar?) Evimize vardık... Gülen güneşli, portakal çiçeği kokulu evimize.. Sevgi çemberi, kucak böcekleri zevkten dört köşe, baba evi gibisi var mı?
Dolandık meyve bahçelerinde, su kıyılarında, mahallemizde kasabamızda.. Erzin yetmedi, Osmaniye'ye, İskenderun'a da uzandık.. Sevdiklerimizi özlediklerimizi gördük....
Yetmedi, Adana'ya Bernama ateş parçası Tunç'a da gittik bir öğleden sonra.. (Bernam, sizinle hiç fotoğraf çekmemiş olup, şu Hasan Usta'nın kebabı için fotoğraf makinesini almaya 13 kat inişim sana bir mesaj vermesin.. Kebabı senden çok özlediğimi sanma :)))
Masaya sığmayan salata çeşitleri ve çiğ köfte de size selam söyledi...

Bernam, doyamadık size kısa sürede, bize bekleriz, daha bitmedi laflar, söylenemedi şarkılar (bebek gürültüsünden açamadım bile konuyu hehe :)))
Bu arada Iraz'la tanıştık dolaylı yoldan, telefonda, vakit yetseydi de görüşseydik...
Sonra babama gittik, orada öylece yatıyor işte... Duamızı ettik, mekanı cennet olsun, yattığı yer ışık dolsun inşallah...
Babamın büyüdüğü benim de büyüdüğü topraklara gittik, orda çocuklar gibi şendik, traktöre bindik tarlaya gittik, ağaçtan portakal topladık yedik, rahmetli babacığımın "Yapılı pınarı"ndan su içtik...
Kardeşler kardeş çocukları kardeş torunları hep beraberdik.. Çocuklarım hiç olmadıkları kadar iyi vakit geçirdiler, toprak çekti onları, enerji verdi..
Hayırlar verdi babamın toprağı, bayramdır sevaptır, küsler barışsın dedeler pamuk nineler çocuklarının yanına taşınsın, kararlar verildi.. (deli Beyhan'la deli ben olmasa kaç kış daha geçerdi, yalnız sessiz evde dedem? Sen de haklısın, toprağın orası senin, evin, barkın, ama artık geceler çok soğuk dedem, yalnızlık size iyi değil artık)

Sonra toplandık, çıktık yola, Ankara'da mola, çook sevilen başka dostlarla bayramlaşmaya, Co teyzem iyi ki varsınız, yeni gelin Sema çok tatlısın, bunu okumuyorsun tahminime göre ama çok sevdik seni bilesin...
Velhasılı kelam, biz gittik, geldik.
Uzun lafın kısası: Bu yazıdan alınacak mesajlar:
İki bebekle yola çıkacaklara çok kısa öneriler:
1. Çok valiz almayın, mutlaka çamaşır yıkanacak bir yerler bulursunuz, ne kadar eşya o kadar havale... Ben bu kez, tek çocukla gittiğimden daha az valizle gittim.
2. Çocukların ilaçlarını, mama malzemelerini, biberon - su meyve gibi şeyleri yanınıza koyduğunuz bir çantaya alamıyorsanız bile, bagaja hakim olun, herşeyin yerini bilin, aradığınızı kolayca bulun.
3. Yola mümkünse gece çıkın, çocukların uyku saatinde ne kadar yol alınırsa kar. Biz 2 gibi çıktık, yolu ikiye böldük, giderken bir gece konakladık, dönerken de uzun süre durakladık. Molaları yolun çoğunun bittiği azının kaldığı mesafelere göre ayarladık. Böylece uyanıklarken çok az yol gittik aslında. Hatta Tuna iki saatte bir uyuduğu için, uyanık olduğu saatlerin çoğunda molalar verdik.
Dönerken de buna uymaya çalıştık ama bayram dönüş trafiği, yağmur, kötü hava şartları son üç saat sabır denemesi şeklinde ikisi bir yandan bağırdı durdu....
4. Damla'yı oyalamak için her seyahatte olduğu gibi yeni kitaplar aldım (benimki kitaplara çok düşkün, bu yeni bir oyuncak ya da elini oyalayacak meyve çubuk kraker vs de olabilir).
5. Tuna normalde arabada uyuyamaz, yardımcı olmak için fön ve pışş pışş cd.lerimizi ve Damla'nın Bizim Ninniler'ini de aldık, gece uykuları bölününce yardımcı oldu (radyoda çekmeyen bir frekans ayarlanarak beyaz gürültü yapılabilir, bazen bağıran Tuna'yı susturmada işe yaradı)
6. Sık sık mola. Sabır. Pozitif düşünce.
7. Olmazsa olmazlar: Portatif oturak, İkea mama sandalyesi, çubuk kraker, sakız, cd.lerimiz, kitap ve oyuncaklar, emzik.
Yolculuktan korkmak değil eğlenceli hale getirmek gerek.
İyi yolculuklar.

20 Kasım 2009

Ek gıdalara geçişin duygusal boyutu

Bugün Tuna beye ilk defa muhallebi yedirirken, çok, çok kötü oldum.
Anne sütü vermek kolaylıkla takıntı haline getirilebilecek bir konu. Bebeğinle kurduğun duygusal ve fiziksel bağ bir yana.. O miniğin sana muhtaç olduğunu, senden başka kimsenin onu besleyemeyeceğini, birbirinize ait olduğunuzu her an hatırlatan bir şey.
Bütün çabalar, sanki emzirme işi sonsuza kadar sürecekmiş gibi devam ediyor, sütüm artsın, bebeğime yetsin diye parçalanıyorsunuz.. O esnada, bir bakıyorsunuz ki bebeğiniz büyümüş, dana olmuş. Artık o kocaman vücuda anne sütü yetmiyor...
Damla'da böyle olmamıştım, açık söyleyeyim. O zaman 4 aylıkken nöbetlerim başlamış ve ayda 8 kez geceleri kızımdan ayrı kalmıştım.. Belki de bundan, 6 aylıkken de işe başlayınca süt namına bişey kalmadı yorgunluktan, çok fazla duygusal bağ geliştirmedim emzirmekle. 6 ay emsin yeter şükür derim diyordum, dedim de... Neyse ki.. Sonra da, sancısız bir geçişle yumuşakça ek gıdalara başladık, o daha az emmek istedi, süt daha az geldi, kansız oldu memeden kesmek. Zaten yorgunluktan bunun duygusal anlamlarını düşünecek halim de olmuyordu.
Bu kez, nedense, belki kendimi o an yalnız ve yorgun hissettiğimden, belki sınav derdine son aylarda bebeklerle ilgili dr. hastalık, beslenme gibi kararları üstlendiğimden, ağır geldi, bi kötü oldum oğluma sütüm dışında bişey yedirirken.

İnsanlar, HER ZAMAN, takıntılarının saçma olduğunu bilir ama gene de takarlar. Düşünürler, bu da ne saçma derler ama üzülmeye engel olamazlar. Eh, ben de ortalamadan hallice olduğumdan, bile bile, saçma olduğuna emin ola ola üzülüyorum ek gıdaya geçtiğimden. Bunu da burda itiraf ediyorum.
Bir yerde okumuştum, hatırlamıyorum. Emzirme ilişkisi kesilmesin diye ek gıdaya geçişi erteledikçe ertelediğini anlatıyordu. Anladım şimdi onu.
Sütümün besin içeriğinin tek başına bebeğime yetmeye devam edeceğini bilsem, sanki ben de bunu yaparmışım gibi geliyor. Amma mantığım ağır basıyor. Şimdilik dolaptaki benim sütlerle destek çıkıyorum (seyahatte mecbur formülle de tanışacak sıpa :( )
Neyse çok uzattım. Bu yazının özeti şudur: Benim psikolojim hiç iyi değil bu aralar.
Oh be anlattım rahatladım.

Kesintisiz gece uykusu denemeleri - 3. gece ve güzel bir gün

Dün geceyi ancak bugün özetleyeyim: Herşey aynı olmak üzere, 2 kere uyandı. Sonra geri uyudu. 06.15'te uyanıp emdi.
Bu gece kısmetse yola çıkacağımız için herşey altüst. Bakalım orda devam ettirebilir miyim, yoksa dönünce devam.
Bugün nasıl bir gündü öyle yahu ayrıca da...... Dün gece işlerim vardı 2de yattım. Sabah 6'da kalktım. 8'de bir makalenin düzeltmelerini yapmak üzere bir ablamın yanına Bostancı'ya gittim. 11.30da çıktım, çoook güzel (ve bana çok şey katan) biriyle buluşup yemek yedim. Ucundan azıcık alışveriş yaptık. Kızımı okuldan almayı unuttum. Daha doğrusu saatin 3 olduğunu farkettiğimde okulla aramda 20 km vardı! Annemi aradım, onlar aldı. O sırada hemen hemen aynı anda una uyandı. Onu emzirmem gerektiğini de unutmuşum. Uçarak eve geldim. Tuna'yı besledim. Damla'yı alıp İkea'ya gittim. Muhteşem mama sandalyemizden bi daha aldım, çook sevdiğim birinin çoook seveceğime emin olduğum bebeğine. Ordan kuaföre gittim, saçımı boyattım. O sırada Tuna ve Damla'nın akşam yemeği saatleri geldi. Koşa koşa eve geldim, annem Damla'yı ben Tuna'yı besledim. Kocam geldi. Bi yandan valiz yapmaya bi yandan yemek yemeye bi yandan çocukları yıkayıp yatırmaya çalıştım. Damla 22ye kadar uyumadı. beni delirtti. ben delirdim. deli. deliyim ben. deli.
Biri valizleri yapsın ben yatıcam.

İki miniği aynı anda sessizce oturtmak

Olsa olsa mama sandalyesi ile olur.
Biliyorum biraz non-Montessorici (saçma bir ifade oldu aslında) ama, başka bildiği olan varsa buyursun söylesin :)

19 Kasım 2009

Domuz gribi aşısı

oldum.

Yine mi güzeliz yine mi çiçek

Ne kadar masumsunuz...
Ne güzelsiniz... İyi ki varsınız... İyi ki sizi doğurduk!
Değil mi Özlem? İyi ki varlar..
Sen de iyi ki varsın arkadaşım :) Güzel gün için teşekkürler...

Kafam karışık gene

Geçen gün yazdım, anca yayınlayabiliyorum.. Karışık işleri sevenler, buyrun:

Kafam karışık gene… her zamanki gibi..
İşe başlamak üzereyim ve bu bir seyahatten döndüğümüz gün olacak. Altı aydan uzun süredir evde olmanın verdiği rehavet aniden ve acılı bir şekilde son bulacak..
Bu sefer, ilk doğumumdan sonraki gibi heyecanla, hevesle falan beklemiyorum işe dönmeyi.. bunda temel etken, “yarım kalmışlık” duygusu. Bir oğlak burcu insanı olup, oyum da her zaman “tam” ve “mükemmel”den yana olduğundan, planladığım – istediğim – tasarladığım birçok şeyin tamamlanmamış olması, üstüne geri dönüp çalışacağım ortamın kokuşmuş ve kendine ait pisliklerle dolu olması da ayaklarımı evime doğru geri geri getiriyor.
Stresliyim. Evet. Bunda itiraf etmeyecek bir şey yok. Bu sefer adam akıllı stresliyim.
Yarımlar tamlar alınacaklar verilecekler kafamda dans ediyor.
Her zaman söylediğim gibi, “kafamda kırk tilki dönüyor, kırkının da kuyruğu birbirine dolanmıyor”. Ama ben dolanıyorum.
Neler yarım kaldı,
1. İşe başlamadan önce şu kadın doğum derslerini bitirmeyi hedeflemiştim. Okuyacağım altı üstü beş altı kitaptı. Bitmedi. Biri bile bitmedi. Daha jinekolojiyi okuyorum, obstetriğe başlayamadım bile.
2. Elimde bekleyen makaleler, yarım yazılar, düzeltilmesi gerekenler… Hiç olmazsa bir ikisini bitirseydim iyi olacaktı. Bekliyorlar.
3. Tezimi işe başlamadan bitiririm diyordum. Şimdi sevgiyle andığım, eskisinden daha çok kanı büyük bir titizlikle toplayacağını söyleyen arkadaşımın SALAKLIĞI yüzünden, teze dair sadece hazır kitler ve üç beş kan var elimde. O da bekliyor.
4. Bebeğimin gece uykularını düzene sokacaktım. İlk uyuması çok şükür tamam, kendi kendine ya da biraz yardımla zorlanmadan uyuyor ama sabaha kadar uyumayı henüz başaramadı.
5. Kilo vermeye başlamam lazımdı. Kendimi eve ve eşofmanlara hapsettiğim aylar kuş gibi uçtu geçti. Artık insan içine çıkacağım.. Kilolarımla barışıktım evet, süt veriyorum nihayetinde.. Ama sabrım taştı, artık sıkıldım.. Hamlıktan ve hareketsizlikten her yanım ağrıyor, bu fazla kiloları taşıyamıyorum. Vücudum sinyal veriyor. Ben daha kilo vermeye başlayamadım.

Başka başka.. kafamda..
Amerika seyahatinden vazgeçtik sanırım. Çok zamansız çok masraf olacaktı. Nisanda, ben sınava girmeden hemen önce 20 günlük bir seyahat planlamıştık(m). Ama hem sınavımın olacağı dönemde kardeşimin evlenecek olması, hem maddi endişeler, hem de ders çalışmak + tez yazmak gibi ihtisas sonu dönemin kendine ait stresli işleri, bu planı yoksaymaya neden oldu.
Başka…
Bayramda memlekete yolculuk, dönüşte apar topar hastane.. Ne önceden gidip çalışma yeri / nöbetle ilgili görüşme imkanım olacak, ne de istediğim ayarlamaları yapma imkanım. Ani başlangıç. Eh hadi hayırlısı olsun.
Su akar yolunu bulur.
Her şey olacağına varır.
Zaman uçar gider, bunlar olur biter, başka tilkiler başka sorunlar döner durur.
Hadi hayırlısı.

Kesintisiz gece uykusu denemeleri - 2. gece ve ek gıdalara geçişle ilgili notlar

Hala aynı yerde miyiz? Bir adım önde miyiz?
Hayatın yolları taşlı dikenli mi güllerle bezeli mi?
Dün bütün gün ve akşam Tuna bey tabiri caizse öküz gibi emmesine ve (Allah'tan o iki ve üç aylıkken depolayabildiğim yedekteki) sütlerden içmesine rağmen doymadı. Hani kırk yılda bir sütüm çok diyordum onda da yetmedi anasını satayım.
Ama panik yapmadım. Bu bir büyüme atağı biliyorum. Bu nedenle hem sütümü artırmak hem de bebeğimi beslemek doyurmak için elimdeki tüm kozları oynuyorum.
Her sefer her iki memeyi boşaltana kadar emzirip sonra biberon veriyorum, bazen de gerekmiyor.
Dün akşam akşam öğününde (18) ve yatmadan önce (20) biberon desteği verdim. İkinci sefer 50 cc kadar arttı (hayret, hepsini bitirmedi), artanı da 23'te o uyurken içirdim. 02, 03 ve 04.30'da uyandı, babası onu geri uyuttu (Yoksa yine açlıktan mı?). Ben narkoz almış gibi bir halde uyuduğumdan sadece uyandığını hatırlıyorum o kadar. Yapıncak, haklı olabilirsin, ama burda karmaşık bir motif var, 2, 3, ya da 4buçukta uyanıyor. Anlayamıyorum alışkanlık mı, burnu mu tıkalı.. En iyisi yarın 3'te "uyutmak için uyandırmak"....
5ten 5buçuğa kadar sanırım konuştu uyuyamadı. 5 buçukta kalkıp emzirdim (günde yarım saat - 15 dk ertelemenin uygun olduğunu düşünüyorum, hedefim sabah bu beslenme ile rutin 7'dekini birleştirmek).. Şu anda saat 6'yı 10 geçiyor ve babası Tuna'yı uyutmaya çalışıyor. Onu anlıyorum, ben de sabahın 5'inde kalkıp tıka basa kahvaltı yapsam uyuyamazdım. Bu gece / sabah çok erken beslenmelerinin kesilmesi aslında bebeğimin de iyiliğine olacak, uykusu bölünüyor! Ve ben biliyorum ki iyi bir uyku = sağlıklı bir büyüme.
Planım konusunda çocuk dr.u olan çok yakın bir arkadaşımdan destek ve taktik aldım.. Tuna tahminime göre 8 kiloyu geçti ve 6 aya yaklaştı. Anne sütünün yetmemesi normalmiş, moral bozacak birşey yokmuş (bozmuyorum zaten).. Dolaptaki sütler bitene dek ordan destekle dedi... Haftasonu bir haftalık seyahate çıkıyoruz inşallah, o zaman sütleri götüremeyeceğimden, hala yetmediğini hissedersem 2 numara formüle geçeceğim. (Damla'da da tam bu kadarken işe başlamıştım ve sütüm dramatik bir şekilde hızlıca azalıp kesildiği için formüle geçmiştik)... Artı, akşam 6 öğününde formül mama ve pirinç unu ile hazırlanmış muhallebi (bkz: 150 cc suya 3 -4 tatlı kaşığı pirinç ununu pişir, içine 4 ölçek mama). Beslerken önemli bir not: bir öğün ya anne sütü ya formül vermek gerekiyormuş, memeyi desteklemek için formül verilmeyecek, ikisi aynı anda verince sindirimi ve emilimi bozuluyormuş. Aklıma gelmişken, ton balığını da açınca 24 saat içinde tüketmek gerekliymiş, yoksa histamin üretiyormuş ve allerjilere neden oluyormuş.
Tatilden dönünce ek gıdalara başlıyoruz inşallah (zaten 6 ayı bitiyor).. Çocuk hazırsa ve istiyorsa (bu sütün yetmediğiyle de anlaşılabilirmiş), kilosu fazla olan bebeklerde özellikle, 5 buçuk ayda başlanabilirmiş (Tracy de böyle diyor).. Sabah memeden önce meyve püresi, öğleden sonra yoğurt.. Bir hafta sonra öğlen sebze, bir hafta sonra içine et. 8 aylıkken balığa başlanıyormuş artık, eskiden daha geç verilirdi. Şu anda en önemli düşüncem, zar zor oturttuğumuz 4 saatlik rutinimize ek gıdaları nerden insert edeceğimiz! Yapıncak, sen bir Tracy danışmanlık şirketi açsan da ilk müşterin ben olsam! :) Hahahhaa
Aaah ah işimiz zorlaşıyor, şimdi bu ek gıdalarla uğraşma döneminde ben de işte olacağım, annneeee yetiiiş yardım ettt (iyi ki varsın annem)
Nerden nereye geldim. Uyku olayı böyleyken böyle.
Hala uyuyamadı sıpa. Yarın kısmetse sabah beslemiycem 5'te, uyuyamıyor işte bebek.

18 Kasım 2009

Kesintisiz gece uykusu denemeleri - 1. gece

Okudum, okudum. Yorumları tek tek değerlendirdim. Pratik annemin uyku serisini -tekrar- okudum. Tracy'nin kitabını -tekrar- okudum.
Düşündüm. İnceledim. Analiz ettim.
Ve şu sonuçlara vardım ve harekete geçtim:
-Büyüme atağı ile uyku sorununu karıştırdığım için panik olmuşum. Tuna bey, tabiri caizse öküz gibi emmesine ve ek olarak verdiğim sütleri lüpletmesine rağmen doymuyordu. Birkaç gecedir de açlıktan uyanıyordu muhtemelen.
-Kesintisiz gece uykusu için beklentimi başlangıçta orta seviyede tutup, bebek adımları ile yavaş yavaş ilerlemeye karar verdim, önce sabah 5'i hedef seçtim. Sonra 6 ya da 6 buçuk uygundur. Ama bunun için büyüme atağının bitmesini beklemek mantıklı.
-Dün bütün gün boyunca Tuna'nın öğünlerini artırdım, her seferinde her iki memeden emzirdim, sonra da bazı öğünlerde ek olarak biberonda süt verdim (yedekteki kendi sütümden). Gördüm ki hala doymuyor, çüş dedim ve daha vermedim.
-Uyku saati gelince, her zamanki rutinimizi uyguladık, yatmadan önceki ek öğününü emdikten sonra baktım doymadı, 70 cc daha lüpletti, sonra da 5 dakikada pat pat sırtına vurup eee diyerek uyudu.
-Yatmadan önce NLP yaptım: "Ben şimdi oğlumu yatırıcam, sabaha kadar mışıııl mışıl uyuyacak, hiç uyanmayacak"
-Yatağına çarşafının üzerine kendi tişörtümü serdim, kokumu alsın diye
-11'de uyandırmadan tekrar emzirdim, gerçi alınca uyandı (uykusu çok hafif) ama yatağına koyup yattım ben, o kendi uyumuş sonra herhalde :)
-2, 3 ve 4'te uyanmadı. 4.40'ta uyandı, ama emzik verdim (aslında 3buçuk aylıkken bırakmıştık ama şimdi acil yardım zamanı), 5'e kadar emzik emdi, uyur gibi yaptı. Arada iki kere yatır kaldır yaptım, ama ağlamadı pek. Uyuyamayınca acıktığını anladım, 5'te emzirdim.
-Yatağına koyup yattım. Yarım saat kadar uyuyamadı, babası kalkıp gazını çıkardı, 7 buçuğa kadar uyudu sonra.
-Eh, maşallah.

Cuma günü çıkacağımız seyahate kadar inşallah 5 -5 buçuk olayı oturursa fena olmaz, dönünce hemen işe başlıyorum çünkü. Gerçi seyahatler rutinin düşmanı ama elimden geleni yapacağım şaşmayalım diye.

Ayrıca, Pratik annemin önerisiyle Damla'yı da yatırınca babası kendi tişörtünü giydirdi, Damla hep yaptığı gibi 150 kere "anne" ya da "baba" diye seslenmeden uyudu... Tabii ona da biraz NLP yaptım: "Hadi kızım babana sarıl da mışıl mışıl uyu"

Fikir veren herkese teşekkür ederim. Bu seri devam edecek. Sonuçlarını ben de ziyadesiyle merak ediyorum.

17 Kasım 2009

Kesintisiz gece uykusu hakkında sesli düşünme

Bugüne kadar herkese bildiğim tüm konularda yazdıım, yazdım.. Uzun uzun yazdım, fikir verdim. Elimden geleni yaptım.
Ama bu sefer kendim için elimden geleni yapamıyorum. Bebeğimi kesintisiz gece uykusu uyutamıyorum.
Ve fikir istiyorum. Bunu okuyanlardan, fikri olanlardan, bir bildiği daha olanlardan uzuun uzuuun yorum bekliyorum. Belki biri işime yarar.
Durum şu.
Tuna bey geceleri uyanıyor ve tekrar uyuyamıyor.
Bu konuda vaktim olunca uzun bir analiz yazısı yazıcam ama durum şundan ibaret:
Çok güzel ve sakince uykuya geçiyor (maşallah).. Nadiren yarım - bir saat içinde uyansa da genelde 6 saat kadar güzelce uyuyor. Bu arada 11 gibi uyurken memesini emiyor, yani açlık faktörünü ekarte edelim.
Sonra 2 2.30 gibi uyanıyor ve bir saat kadar uykuya geçemiyor. Normalde gündüz bile 3 saatte bir emmediği için bu meme için mutad bir saat değil. 1 saat kadar uğraşarak geri uyuttuğumuzda ise en fazla 1 saat sonra tekrar uyanıyor. 4 gibi meme emiyor, bazen uyuyor bazen de sabaha kadar geri uyuyamıyor.
Bir bebeğin 6 saat emmeden, arada emerse 10-12 saat kesintisiz uyuyabileceğini evdeki modelden biliyorum. Ayrıca her uyandığında emzirirsem dolu mideyle uyumakta daha da zorlanacağını da biliyorum.
Ama bebeğimin gece uykusunun kalitesini nasıl artıracağımı bilmiyorum.. Yatır kaldır diyeceksiniz, onun için ayrı bir çalışma gerekecek biliyorum.
Bir cerrah olduğum için işe başlamadan önce uyuyabiliyor olmam gerek, bu da işin diğer yüzü.
Sevgiler saygılar.

16 Kasım 2009

Müdür karısı

Eh şu yaşımızda müdür karısı da olduk ya çok şükür...
Bu günleri de gördük ya :)
Şu sınav milletinde çalışanın kazanacağını da anladık ya
Daha ne olsun.
Çok şükür.

14 Kasım 2009

Hayatın yolları

Okuyorum sabah sabah... Merak ettiklerimi, özlediklerimi.. Pınar hasta olmuş.. Sardunya gene ne güzel yazmış.. Gülfer'den ses seda yok.. İyi haberler var ama..
Şebnem nerde? Ayça geziye gitmiş ne güzel.. Özlem fotoğrafları yüklemiş mi? Ne zaman gelecekler acaba? Pratik annem mailime cevap yazmış, teşekkürler.. Blogcu anne Elif benim yazılarıma link verip bi de teşekkür etmiş, ne kibar..
Yapo ne alemlerde? 24 saat kuralını ne güzel anlatmış, bana da gereklisinden.
Annem de iyice ihmal etti blog işini, hevesliydi aslında.. Nesli de yazmıyor epeydir..
Daha daha.. Kimler kimler... Ne güzel insanlar edindim, ne güzel insanlar sevdim ben böyle.
Bu bir iyi ki doğdun bloğum yazısı değildi, çünkü farkında değildim.
Ama şimdi farkettim.
Bloğumu yazalı, tam 4 yıl olmuş (eh kabul 4 gün sonra 4 yıl olacak). Anneannem öleli, Ayçaada blog yazmaya başlayalı, ben çocuksuzluğun özlemini çekmeye başlayalı, tam 4 yıl olmuş.
İyi ki olmuş mu?
Bence iyi ki olmuş.

12 Kasım 2009

Bıdıklar

İki bebeğim vardı: Ayşe ve Tuna...


Yetmedi bi tane daha doğurdum: Mete...

Hehehe :))


Yatır kaldır yöntemi - 4 .gün

Akşam banyodan sonra kısmı OK
Dün gece 4'ten bese uyuyamadı (sebebi 4 gündür kaka yapmamış olması olabilir diye düşündüm çünkü sabah kakasını yapıp 2 bucuk saat uyudu sabah uykusunda)
Şimdilik asayiş berkemal. Çok şükür operasyon kansız geçti.
Bu seriye son verirken küçüklerin gözlerinden büyüklerin ellerinden öperim.
Kendime ve yeni bebeği olanlara da nice kesintisiz gece uykuları dilerim.

11 Kasım 2009

Yatır kaldır yöntemi - 3 .gün

Çok vaktim olmadığından kısaca özetleyeyim.
Akşam (gece) uykusuna uyuması 5 dakikadan kısa, ağlama süresi: 10 saniyeden kısa
Gece 3buçuk alışkanlığında emmeden geri uykuya dönmesi: 5 dakikadan kısa
Sabaha kadar 5 saat kesintisiz uyumanın değeri paha biçilemez hahahaha :)
Maşşallah benim aslan oğluma

Not: Yatır kaldıra başlarken amaçlarımdan biri gündüz uykularını uzatmaktı ama gündüzleri elimde olmayan sebeplerden evde olamadım ya da ben uyutamadığımdan bu noktada henüz başarı elde edemedik :(

9 Kasım 2009

Yatır kaldır yöntemi - 2 .gün

Bugün daha iyiydi. Tuna beyi uyutmak için evde kaldım, bakıcımıza da yatır kaldırı öğrettim. Pek ikna olmadıysa ve biraz mızıldandıysa da (of bu ne ya işin yoksa yatır kaldır on saat) itiraz da etmedi.
İlk iki uykusunu beraber uyuttuk. Uykularının ortasında uyandı, yatır kaldırla ikişer saate tamamladık. Akşamüstü olan yarım saatlik şekerlemesinde de çok şükür sorun olmadı.
Bugünkü uykularındaki toplam ağlama + uyuma süreleri:
1. 20 dk
2. 20 saniye ağlama 10 dk uyuma, ortasında 15 dk daha mızıldanma + uyuma.
3. 5 dakika ağlama 10 dk uyuma
4. Gece ise 10 dk kadar ağlama + mızıldanma, gazı varmış meğer, çıkarınca 5 dk.da uyudu.

Bakalım gece nasıl olacak...
Dün geceyi yazmıştım, 3 kez uyandı yatır kaldır sonrası, sabah 5'te emdi, uyuyamadı 1 saat ama sonra gene 7'ye kadar uyudu.

Durum böyleyken böyle.

Günün en güzel saatleri bunlar

Sabah. 06.28. Hava aydınlanıyor.
Vallahi günün en güzel saati bu.
Varsın 5'ten beri bebeğimi uyutmaya çalışmış olayım.. Şu an ayaktayım, uyanığım.
Bana dönme şansım, umudum var artık.
O kadar yorgun hissetmeyebilirim. Tüm kaslarım ağrımayabilir. Vücudum artık taşıyamadığı kiloların yükünden kurtulabilir.
Geceleri 5 saat kesintisiz uyuyabilirim tekrar.
Sabah herkes uyurken missss gibi neskafemi içip kitap okuyabilirim (mesela pelvik taban cerrahisi!)
Güne yeniden, kendi istediğim saatte başlamış olmanın verdiği enerjiyle mutlu olabilirim.
Camı açıp mis gibi sonbahar sabahını içime çekebilirim.
Günün en güzel saatlerine kavuşabilirim tekrar.
Varsın gece 4 kez uyanmış olayım, bu da geçer.
Geri gel ben.. Sabah kalkıp benzinini doldur, akşam yürüyüşünü yapmadan yatma. Her önüne geleni yeme.
Doğa ritmini tutturur gene. Ben, sen geri gel hadi artık da... Gerisi ne kolay!
Acknowledgements.
Sevgilim (gece 1500 kere uyanıp beni uyuttuğu için).
Tracy Hogg (ruhu şadolsun) (yatır kaldıra beni inanıp sürekli yanımda durup sabır sabır ya sabır şarkısını söylediği için).
Nil Gün (beni tekrar bana inandırdığı için).
Nescafe Classics (kokusuyla beni kışkırttığı için).
Dr TeLinde (bu güzel cerrahi kitabını yazdığı için).

8 Kasım 2009

Yatır kaldır yöntemi - 1 .gün

Beni izlemiş olanlar varsa bilirler, Damla hanımın uykuları (yaklaşık 16 aylıkken) çığrından çıkmış ve bir öğlen onu uyutmak için 50 dk ağlaması üzerine, ani bir kararla, uzun süredir inceleyip öğrendiğim Ferber yöntemini uygulamaya ve bu uyku komedisini bitirmeye karar vermiştim.
Kanlı bir yöntemdi Ferber, riskliydi de. Ama (ÇOK ŞÜKÜR) biraz da Damla hanımın kitap bebek olmasının etkisiyle 4 günde bitmişti o iş, ve toplam ağlama süresi hiç 50 dakika olmadan.
Bloglarda yaptığım incelemelerde ve gelen yorumlardan, Ferber'le mutluluğu yakalayan bir Sardunya var aklımda, bir de benim arkadaşım Damla ve kızı Başak. Bir de Bogcu anne sanırım.
Sonra Tracy'nin yatır kaldır yöntemiyle tanıştım, ilkin bizim ikizlerde denedi annesi ve ikisi de kendi kendilerine uyumayı öğrendi.
O zaman karar vermiştim, Tuna kuşunun uykusunun kontrolden çıkmasına izin vermemeye. Nitekim, ayakta sallamak kucakta sallamak vs... en büyük düşmanlarım oldu. Şşşş pat ile uyuttum oğluşumu, çok da başarılı oldu diyebilirim. Hatta bebek arabası ya da normal arabada bile uyuyamaz.
Ama artık 4 ayı bittikten sonra hem 3 saatlikten 4 saatlik EASY'ye geçiş, hem geceleri emme alışkanlığını artık kırmak istemem, hem de işe başlayacak olmam ve bir an evvel düzenimizin oturması gerektiğinden, babamızın sınavının bittiği bugün başladık hayırlısıyla... Yatır kaldırın ne ve nasıl birşey olduğunu anlatmayacağım uzun uzun, google'layınca birçok blogda çook güzel anlatılmış zaten. Hatta Tracy'yi okumayıp bizzat anlatan annelerden bile öğrenmek mümkün...
Söylemem gereken en önemli şey, yatır kaldırın da sütten çıkmış ak kaşık olmadığı ve en az Ferber kadar kanlı geçen bir süreç olduğu...
Bugün sabahtan bu yana yatırdım kaldırdım yatırdım kaldırdım.. Ben bittim Tuna'nın ağlaması bitmedi anasını satayım! Gece vardiyasını heyecanla bekliyorum velhasıl kelam.....
Bu yazıyı da bir seri olarak yazmak istiyorum, bakalım neler olacak merakla bekliyorum.
Bugünden notlar:
1. Sabır sabır yaaaa sabır.. Tüm eğitim metodlarının temeli sabır. Ben bu yaşımda bunu anladım.. Ne yaparsan yap bu küçük bücürler senin sabrını deniyorlar.
2. Ağlıyor kardeşim çocuk. Susmuyor. Aaaa gel Tracy kolaysa sen sakinleştirip geri yatır :)
3. Ama Tracy, Allah gani gani rahmet eylesin, sürekli kulağımdaydı sesi, sürekli bana, sabır sabır olacak merak etme deyip durdu.
4. Sırasıyla bugünkü 4 uykuda yatır kaldır süreleri (aslında ağlama-uyku süreleri)
1. 45 dk
2. 25 dk
3. 40 dk
4. 5 dk
5. Gerçekten de kesintisiz uyudu diyebilirim. Düne kadar kundakla, karanlık sessiz odada uyuyor ve en ufak seste ya da kendi kendine uyanıp destek olmadan geri uykuya dönemiyordu. Şşş pat istiyordu, teypte sürekli şşşş diyen benim sesim, yanında sürekli patt yapan bir el! Bugün ise maşallah kundaksız sessiz kapısı açık.. İkide bir uyanmadan. Maşallah vallahi.
6. Aslında Tuna kitap bebek değil tam, biraz da Nazlı bebek ama ben bu yeni sistemin cevap vereceğine inanıyorum.
7. Bütün mantıklı ve akıllı sistemler işe yarıyor galiba.
8. Geri gel kesintisiz gece uykularım. Gözlerimin şişleri in. Yaşam geri dön.

Aaa unuttum, ben bir de rejime başladım. Acilen 5 ayda 15 kilo vermem gerek :)) Hahahaha nasıl ama süper di mi...
Nil Gün beni bir gaza getiriyor bir gaza getiriyor vermemek mümkün değil kilo. Sonra da gidip LPG yaptırıcam göbeğime. Şu Mayıs gelmeden 55 kilo olmam gerek. Ara ara yazarım kilomu. Bakalım Nil Gün işe yarıycak mı hahahhaaah :)

4 Kasım 2009

Aaaa bugün 4 Kasımmış

Bugün ölmüştü babam. Bile isteye bu tarihi ezberlememeye çok uğraştım sonunda bana da öğrettiler.
Bari günlerden ayın kaçı olduğunu farketmeyeyim dedim bak gece 21.28 itibariyle farkettim yine de.
Eh ben her gün bir an bile aklımdan çıkartmıyorum onu da, ölüm yıldönümünde de buraya yazmak varmış.
Allah rahmet eylesin babacım yattığın yer ışık dolsun mekanın cennet olsun.

İyi şeyler de oluyor.

Hep karanlık.
Mı.
Değil şükür.
Hep karanlık yeter artık.
Mı.
Değil şükür.
Çalışan başarır.
Mı.
Sanırım.
(Emin değilim. Sınav sistemlerini anlamaya çalışmayı bıraktım da ondan.)
Çalışıyoruz.
Başarırız biz bu işi.
Hadi göster kendini.
Ben biliyorum sen yaparsın.
Çalıştın.
O kitaplarda yazan herşeyleri öğrendin.
Yaparsın.
Yapamasan da bişey olmaz.
Çünkü çalıştın. Ben biliyorum.
Bazı insanlar ders çalışmak için yaratılmış (ben) bazıları da çalışmasa da olur için (sen).
Bu nedenle senin çalıştığın her gün daha da kıymetli.
O yüzden diyorum, sen bana göre bile çok çalıştın.
Yaparsın sen biliyorum.
Hadi göster kendini.
Not: Sınava kadar kapalıyız. Her duaya açığız.