Buyrun, ben

Buyrun, ben

26 Nisan 2012

Nokta nokta şeyler.

Hayat ne hızlı akıp gidiyor. Peşinden kovalamayı bırakmalı mıyım pes etmemeli mi?
Neler oldu görüşmeyeli?
Bende şunlar oldu:

  • İzmir'e gittim. Hülya'yı tanıdım, gözümle gördüm, elimle dokundum, sevdim. Seveceğimden emindim. Hangi insan evladı, dünya yüzeyindeki biricik oğluna bulduğu biricik isimler aynı olan birini zaten sevmez ki? Keşke daha yakında olsaydık dedim içimden. Ama o gün pek üzgün olduğumdan, Hülya da bundan nasibini aldı ve iki saat boyunca sağlık sisteminden, hastaların rezilliklerinden ve doktor bıçaklamalarından falan nasibini aldı malesef.
  • Bodrum'a uğradım. Dilara'nın çağırmasıyla (hayat Bodrum'da bizi çağırıyor).. Sonra, ama hakkaten sonra, bu sayfanın sağ köşesine yazdığım hayallerimin Bodrum'a yerleşmekle ilgili kısmını okuyunca utandım. Evet benim hayalim buydu, unutmuş muydum? Dilara'ların ne yana dönsen bahçe - evini, Can'ını, Yahşi plajını, Kuzen Duru'nun gerçekten tek önemli sıkıntısının siyah civcivin ölmek üzere oluşunu falan gözümle gördüm (Durucum parası neyse veriririz bi civciv daha alırsın bak dr öldü Antep'te deyince,   ben olmuşum evet, taşınmalıyım artık Bodrum'a dedim hakkaten).
  • Adana'ya gittim. Eski sokaklarımda sevgilimle elele yürüyüş yaparken, uzuunn uzun gecelerde... Dedim ki, hadi toparlanalım artık. Bodrum olmazsa Adana. Toprağım çağırıyor bizi, bahçeli evler, sokaklar, gece başlayan hayat. Adana. Evet olur, mis gibi olur hem de.
  • Belim ve elim çok ağrıyor. İkisi de on gündür. Artık doktora gidicem. Yok mu bu tendonların kasların bir güçlendiricisi? Spor da yapıyorum olmuyoor...
  • Bebeklerimi nasıl özlemişim, onların kaprisleri bile candır.
  • Son not: Bizim için yukarıda en iyi senaryo yazılıyor, biz de onu oynayacağız. Strese gerek yok, sabır gerek sadece. Bekle ve gör. Bodrum mu olur, Adana mı. Okul anaokulu bahçe ev araba. Herşey yoluna girer.

18 Nisan 2012

Bugün bu sayfada yas var.

85 yaşındaki akciğer kanserli hastasını kaybettikten (ve olasılıkla arkasından ağladıktan) sonra, onun 17 yaşındaki torunu tarafından sırtından bıçaklanarak öldürülen meslektaşımın yası.
Nokta.

16 Nisan 2012

Yoğun bakımın kapısındaki koltuk

Bordoydu. Kocamandı. Ayak uzatma yeri vardı, arkaya yaslanınca kocaman rahat bir baba koltuğu gibi oluyordu.. Gerçi çoğunun ayak uzatma yeri kırılmıştı, ama olsun. Gene de yumuşacıktı. İçine gömülüyordun, uzun oturunca.
Gerçi kokuyorlardı hepsi. Üzerlerine ter, kan, uyku, gözyaşı kokuları sinmişti. Ama temiz pikelerine dolanırsan pek ala sabaha kadar mışıl mışıl uyuyabiliyordun.
Mesela, Aliksanla ben, sabaha kadar uyurduk aralıksız üzerlerinde, yeter ki yakın olalım yoğun bakıma. Bizim enerjimiz ulaşsın içeriye de, eksilmeden..
Aslında Aliksan büyük bordo koltuklarda değil, yanyana duran küçük yeşil koltuklarda uyumayı tercih ederdi. Bordo koltuklarda nasıl olup da uyuyabildiğime şaşardı. Oysa çok rahatlardı bence.
Tam 40 gün kahrımı çekmediler mi ne de olsa?
Ama bir gece, tek başımayken, Aliksan da yokken, Bilal de yokken, onyedinci gece miydi desem, yirminci gece miydi, bastı beni o bordo koltuklar.
Belki de motor kazası yapıp ölmek üzere olan çocuğun yakınlarıydı basan. Ya da asansör boşluğuna düşüp beyin ölümü olan gencin yakınları mıydı.. tam hatırlamıyorum. Onların sürekli çalan telefonu ve her telefona, "çok ağır durumu, umut yok" demeleri, beynimin kıvrımları arasında bazı nöronları ateşleyip durmuştu. Yahu, biz hiç umut yok demiş miydik? Bu ne demekti "umut yok"? Umut Allah'tan değil mi, sınırsız değil mi?
Ama gece ilerledikçe ve ben yoğun bakımın önündeki bekleme odasındaki bordo koltukta uyumaya çalışırken, onlar sürekli umut yok dedikçe, ben de umudumu kaçırdım elimden... Bastı geldi içime korku. Gece sabaha dönmeye yüz tuttu ama benim yüzüm gittikçe karardı. Umut olmaz mı, ya yoksa hakkaten, ya bişey olursa, ya... Ya kardeşim kurtulamazsa.. Ya hakkaten umut yoksa...
Öbür yarımı aradım, bacımı, beşyüz metre uzağımda olması yetmedi, gel dedim, yakınımda ol. Umut var de bana, elimden tut, ya umut yoksa dedim. Hastane bahçesi hatırlar mı acaba, ama her söz evrene yazılmıyor muydu, durmuyor muydu bir yerlerde, o zaman bahçede bağıra bağıra ağlayışım da duruyordur gökyüzünde bir yerde, ya umut yoksa diye....
Sonra geri geldi. Çok şükür umudum geri geldi.
Kardeşim de geldi.
Çok şükür.

10 Nisan 2012

Gaziantep Botanik Bahçesi

Son günlerde kafam oldukça karışık. İş yoğunluğu oldukça arttı, hastanede kafalar karışık, geçici görev, kadrolar, idareciler habire değişiyor, yeni yasa, sağlıkta dönüşüm projesi.. Ne olacağımız belli değil. Ne yapacağımız da.. Benim mecburi hizmetim bitti, nasıl bir yol izleyeceğimi bilmiyorum. Özel bir hastaneye geçip biraz daha para mı kazanmalıyım artık, çok yoğun çalışmaktan mı korkuyorum (e zaten yoğun çalışıyorum), korkuyorum galiba, evet tam tanımı bu. Taviz vermek zorunda olmaktan, istediklerimi tam anlamıyla yapamamaktan, başıma birşey gelmesinden, yoğunluktan sıkılmaktan, bunalmaktan ve daha ötede gidecek bir yer bulamamaktan. Daha içimde net olmayan şeyler var. Bi süre daha böyle devam etmek istediğim net ama, sağa sola savrulmadan. Bİr süre daha hastanemde kalmak istiyorum.
Sonra da evet iyi para kazanmak istiyorum.
Bu arada hayat bize ne tuhaf sürprizler hazırlıyor. Tesadüfler var mı? Dün gece 21.50 gibi abidik bir saatte tuhaf bir Türk filmi için sinemaya gidip, yaklaşık bir yıldır benimle konuşmamayı seçen, ama konuşmama nedenini bir türlü içime sindiremediğim -bir ara çok yakın görüştüğüm - bir arkadaşımla kocasının yan koltuğundaki bileti satın almamız (hatta bizden başka kimse yoktu tüm salonda diyebilirim), sonra bir saat kadar aynı masada oturup dondurma yeyip eski günlerden konuşmamız, sonra yanyana parkettiğimiz (kocaa AVM otoparkında!!) arabalarımıza binip evlerimize dağılmamız hayatın bana mı ona mı sürpriziydi? Tesadüfler var mı? Yoksa küçük şeylere büyük anlamlar yüklememeli mi?
Bu da kafa karışıklığıma ek oldu, onun özel hastanede çalışmakla ilgili anlattıkları.

Neyse, eninde sonunda bizim için de en iyisi olacak biliyorum. Su akacak yolunu bulacak. Hayırlısıyla, en iyisi.

Şimdi bu karışıklıktan uzağa götürüyorum sizi: Gaziantep Botanik Bahçesi. Buyrun.
















27 Mart 2012

Jurassic Land, Forum İstanbul

Her ailenin biz dinozor dönemi oluyor sanırım, erkek çocuğu olan arkadaşlarımda bu gözlemi hep yapmışımdır. Ama nedense :) benim oğlumun ne işi olur canım dinozorlarla demişimdir kendi kendime...
Ama öyle değilmiş. Erkeklerin genlerinde yazıyormuş dinozorlar :) Bir süredir bunu deneyimlemiş bulunuyorduk.
Hatta Damla hanım da Tuna'nın ilgisine bakıp dinozorcu olup çıkmıştı (mesela bugün markete giderken arabada dinozor timi kurdular)
TV'de İstanbul'daki dinozor parkını görünce söz vermiştim onları götüreceğime dair.
İyi ki de gitmişiz... Hem çok eğlendik, hem de değişik şeyler öğrendik. Dinozor parkı, farklı bölümlerden oluşan bir eğlence alanı. İlk girişte müzeyle karşılaşıyorsunuz. Dinozor kemikleri (hepsi çakma ama orijinal gibiler), yumurtaları, ayak izleri, resimler.. bir müze kıvamında sunuluyor. Rehberler eşliğinde geziliyor, bol bol bilgi de veriyorlar. Sonra dinozor laboratuvarında güya dinozor üretimini, yumurtadan çıkışlarını, kuluçka makineleri, yaşasaydı veterinerde nasıl tedavi edilirlerdi vs, canlandırmalarını geziyorsunuz. Herşey güzel düşünülmüş, gerçek gibi. Sadece etçil dinozorlar bölümünde rehber "sessiz olun, bunlar çok tehlikeli, insan yiyebilirler, ürkütmeyin, çok hareket etmeyin" deyip karanlık salonda el feneriyle hareket edip ses çıkaran dev dinozorları gösterince biraz korktuk... Üç yaşında bir çocuk için, hatta beş yaşındaki kızım için bile fazla gerçekçi ve korkutucuydu.... Ama güzeldi.
Bir de dört boyutlu sinema var, beş dakikalık bir film izliyorsunuz. Dinozor saldırısına uğruyorsunuz ve salyalarının yüzünüze sıçramasından tutun arabanızın devrilmesine kadar son derece gerçekçi olduğundan bizim için çok korkutucuydu.
En son bölümde dinozorlarla hatıra fotoğrafı çektirebilir ve hediyelik eşya alabilirsiniz. Biz bir yumurta aldık, suya koyduk. İki gün sonra içinden dev bir dinozor çıktı. Her gün kabuğunun bir parçası kırılıyordu, tamamının yumurtadan çıkmasını bekleyemedik, dinozorumuzu İstanbul'da bırakıp dönmek zorunda kaldık..
Uzun lafın kısası, Dinozor parkı görülmeye değerdi. Giriş için iki çocuk ve benim için 65 TL istediler, ancak sonra Tuna beyi iki yaş altı kontenjanından aldılar ve 45 lira tuttu biletlerimiz.
Dinozor meraklısı küçük bey ve hanımlara gidip bi gezmelerini öneririz biz.

İstanbul'da kaç gün yeter?

Bir hafta yetmedi, orası kesin... Anneme mi doyayım, bahçede güneşli bahar günlerinin tadını mı çıkarayım, kardeşlerimle vakit mi geçireyim, arkadaşlarımı mı göreyim, İstanbul'u mu, özlediğim yerlere mi gideyim, şaşırdım kaldım. Maymun iştahlı bir çocuk gibi oradan oraya savruldum. İstanbul kazan ben kepçe dolandım durdum, ne doydum ne de bişey anladım. Kısacık geçti bir hafta..
Kapalıçarşı'ya, Eminönü'ne gidemedim mesela.. Beşiktaş sokaklarında, Bebek'te deniz kıyısında yürüyemedim. Üsküdar'dan motorla Beşiktaş'a geçemedim. Kızımı Deniz Anaokulu'na götüremedim, köşelerde saklanmış dükkanlarımdan, Ali'den Suat'tan alışverişe gidemedim. Emirgan'da kahvaltı edemedim. İstiklal'e çıkamadım.
Yahu ne yaptım ben o zaman? Haftalar öncesinden söz verdiğim gibi bebeklerimi Dinozor Parkı'na götürdüm (ne cesaret, arabasız iki bebek dört büyükle Koşuyolu'ndan Bayrampaşa'ya gitmek)... Sonra Forum'a gitmişken İkea & HM klasiği. Ertesi günüm de küçük gelen kıyafetleri değiştirmek için aynı yolu tepmekle geçti.. Bu kez taksiye binmedim ama, güya toplu taşımayı kullandım, topa dizecektim az daha. Aynı hattaki metro - tramvay - metrobüsü kullanmak için 5 aktarma yapıp beş kez bilet atıp rezil oldum kısacası..
İstanbul'dan soğumadım ama trafiğine epeyce iyi söylendim.
Arkadaşlarımı görmeye çalıştım elimden geldiğince, kısa kısa da olsa... Söylene söylene onları arkamda bırakıp İstanbul'dan ayrılmak zorunda kaldığım için.
Sonra prensesimin beş yaş doğumgünü partisini yaptık, güzel bir partiydi, şahane geçti. Güneş de bizimleydi annemlerin nefis bahçesinde, sevdiklerimiz de...
Ne ara büyüdüğünü anlayamadığımız miniklerimiz.... Siz ne ara doğdunuz da ne ara bu kadar oldunuz?
Canım arkadaşlarım ne iyi ettiniz de geldiniz, nasıl özlemişim tek tek hepinizi..
Canım annem, gene neler döktürdün, yedirdin içirdin bizi... Nefis bir partiydi, sayende.
Nasıl da mutluyum, yüzümden belli değil mi? Çok şükür, bu güzelliklere, bebeklere, bu aileye arkadaşlara sahip olduğum için.

10 Mart 2012

İyi insanlar her yerde var mı

Hangi kelimelerle yazmaya başlayacağımı bilemediğim bir konu var aklımda, bu yaz yaşadıklarım, acının büyüklüğünü içime sindirdiğimde, çok da unutmadan, her satırını yazmak istediğim.. Ama düşündükçe gözlerim doluyor, anlıyorum ki hazır değilim, erteliyorum hep.
Bugünse, durup durup aklıma geldi, güzel bir insan vardı bütün o acı günlerin arasında, ışık gibi doğmuştu hayatımıza. Ondan bahsetmek istiyorum.
Dilara.
Antalya'da, canımızın yarısı hayatta kalma savaşı verirken, kan bulmamız gerektiğinde tanıdık onu. Beni aradı: "Alo, ben Ayça'nın arkadaşı, Dilara." Kardeşimle üç günlük bir tatilde birliktelerdi, arkadaşlardı ama çook da samimi değillerdi. O Antalya'da yaşardı, turizm işinde çalışırdı. Dünya güzeliydi (bana da öyle geliyor olabilir).
Yaşam halkalarımızın onunla kesiştiği gün, bizden onbeş ünite kan bulmamızı istemişlerdi ilk olarak. Nereden bulacaktık ki? Hiç tanıdığımızın olmadığı Antalya'da, sadece tatile gelip havaalanından doğrudan plaja çufçufladığımız Antalya'da. Bir gece önce Alanya'da bulunan 29 ünite kanın da nasıl, nereden bulunduğunu blimiyorduk. Onun parmağı varmış sonradan öğrendik.
Bir şekilde, yanında arkadaşı Onur'la (başka bir dünya güzeli insan) geldi, girdi hayatımıza. Şaşkın ve şoktaki bizleri kenara çekti, bir ağacın gölgesine sakince oturttu. Ellerinde ikişer cep telefonu, listeler dolusu insanı aradılar teek tek. Biz ne olup bittiğini bile anlayamadan, kan bankasının kan alma kapasitesi doldu. "Onbeş ünite kan istendi, sizin donörleriniz otuzbeş üniteyi geçti, kan merkezi kontrolden çıktı, bu kanları başka hastalara yönlendiriyoruz" diye aradılar kan bankasından.
Sonraki ameliyatlarda da.. Tüm Antalya'yı örgütledi. Yüzlerce kişi kan vermeye geldi, kardeşim dışında bi sürü hastaya da şifa oldu.
Plaj kıyafetiyle, yüzünde güneş kremiyle, başında hasır şapkasıyla dolanan tipi (görüp de kılığa bak hastaneye nasıl gelmiş dediğim tipi) radyo anonsuyla plajdan getirtmişti..
Kipa'da temizlik görevlisiyim, amirlerimden izin alın da bi koşu gelip kan veriyim diyen tipi facebook mesajıyla bulmuştu..
Yanında ofis arkadaşlarıyla gelen abiyi parti listesinden bulup aramıştı..
Annesiyle gelen kızcağızı hanım teyzesinin gün arkadaşlarından tanıyordu, çağırmıştı..
Biz şaşırırken, o sakince, bizi hayata bağladı sonra.. Bütün gün yoğun, koştur, çalışıp, her gün ama hergün iş çıkışı hastanenin bahçesinde yaşadığımız ağacın altına geldi. Ama her gün. Gelemeyeceği gün arayıp özür diledi. Günümüzün en renkli anıydı onun kocaman gülümsemesiyle gelişi. Bir gün çekirdek getirdi, bir gün kocasıyla kocaman bir yaş pasta, bir gün iki şişe kola ya da bir kucak dolusu dürüm.
Çamaşırlarımızı yıkadı, yeri geldi bizi evine götürüp yıkadı, alışverişe götürdü.. Her gün ama hergün geldi. Hayatımıza girdi. Dördüncü kız kardeşimiz oldu. Bizimle ağladığı da oldu, bizimle güldüğü de.
Sevdik onu. Çok. Karşılıksız yaptığı için bütün bunları belki de.
Şimdi o kötü günlerden çıkıp, kocaman bir gülümsemeyle aklıma geliyor ne hoş.
Ne güzel insansın sen Dilara. Diloşum. Kardeşim.

9 Mart 2012

Damla hanımın ilkokulu

Benim, 23 sene sürecek eğitim hayatım şu okulda başladı:
Kahramanmaraş Muallim Hayrullah Efendi İlkokulu (yoksa ilkokul biri Adana'da mı okumuştum? 30 sene geçince unutmuş olabilir miyim?). Hiç özel okulda okumadım, okumam gerektiğini de düşünmedim. Annemle babam beni ilkokula yazdırırken sanırım başka tercihleri yoktu, eve en yakın okul buydu çünkü.
Bu okuldan o dönem yaşayacağımız şehrin en iyisi olan Anadolu Lisesi'ni kazandım, Antakya Osman Ötken Anadolu Lisesi.
O dönem Antakya'da özel okul yoktu bile. Bir "kollej" vardı, ama... Zenginlerin bile başarılı çocukları bizim okuldaydı. Şehrin tüm iyi öğrencileri toplanmıştı.. Devlet okulu, en iyiydi. Net hatırlıyorum..
Şimdi öyle değil gibime geliyor. Gene iyi devlet okulları vardır eminim, ama Adana'da (ben Adana Anadolu Lisesi'ni bitirdiğimde sadece 1 İng 1 Almanca olmak üzere 2 tanelerdi) bugün 17 tane Anadolu Lisesi var. Antep'te ne var ne yok bilmiyorum.. Aslında İstanbul'dayken devlet okuluna göndermeyi düşünüyordum, hatta çalışan annelerin çocukları için tam gün eğitim veren pilot okullar açılmıştı, oranın kurasına girerim diyordum.
Evvelki sene Damla hanım için anaokulu ararken, biisürü kriterim vardı, burada yazmıştım: http://hayalalani.blogspot.com/2009/03/anaokulu-secimi.html, günlerce dolaşmıştık annemle.
İlkokul ararkense tek bir kriterim vardı, özel ya da devlet olsun değil de:
Çocuğum mutlu olsun.. Bunun parantez içinde şunlar yazıyor: Yarış atı gibi koşmasın, tek bildiği (benim gibi) ders çalışmak olmasın, ders kadar sosyal faaliyetlere de vakit ayıran bir okul olsun, güzel sanatlarla, dansla müzikle oyunla öğrensin.. Evet çok iyi İngilizce de bilsin.. Evet matematik de öğrensin.. Ama bunları yurtdışı kamplarda, matematik laboratuvarında öğrensin. Yüzmesini, balesini, müziğini okulunda, arkadaşlarıyla eğlenerek yapsın. Hayatını ders çalışmaya adayacaksa evet adasın, ama hayatta başka şeyler de olduğunu farketsin.
Bu nedenle çok düşünmedim, başka hiçbir okulu gezmedim, Antep'te sosyal faaliyetleriyle ünlü bir okula verdik kızımızı. Bu sene anaokulu, inşallah seneye de ilkokul (tabii Antep'te olursak)..
Bir tek endişem var, tabii küçük yer, Antep çook çok zengin bir şehir, gerçek para burda :)) Bu nedenle sınıfında memur çocuğu olan bir tek benim kızım olursa, kendini kötü hisseder mi diye düşünmedim değil, ama ona paranın yeri ve önemini iyi verebilirsem bu endişeme gerek kalmayacağını biliyorum.
Kızım sabahları okuluna mutlu gitsin istiyorum. İnşallah en doğru kararı vermişizdir.

5 Mart 2012

Çocukların çerçeveleri

Blogcu Anne Elif'in bu yazısını okurken, bunu ne zamandır yazmak istediğimi farkettim.
Çocuklar kendi sınırlarını çizemediklerinden, ama daima sınırlara ihtiyaç duyduklarından, onlar için en doğru çerçeveleri anne babaları çizmeli ve hazırlamalıdır.
Bunu hep sağımdaki solumdakilere anlatıyorum - da anlıyorlar mı, ayrı. Herkes istediği kadarını anlıyor, istemediğini es geçiyor. Sonrası malum.

Aslında Elif gayet bilimsel ve doyurucu açıklamış. Mesela Dr Ferber'in kitabı benim yıllarca başucu kitabım olmuştur, o vakitler Türkiye'de yoktu, taa Amerika'dan getirmiştim.

Demem o ki, çocuklar kendi çerçevelerini çizecek olgunlukta olmadıklarından - ve daima çerçeveler içinde daha rahat, mutlu ve huzurlu olduklarından, onlar için doğru çerçeveleri hazırlamak gerek.. Dünya onların minicik bedenlerine çook büyük; eğer sınırları olmazsa, kendi sınırlarını yaratmayı bilemeyeceklerinden şaşırıp kalıyorlar. Bununla sadece fiziksel sınırları kastetmiyorum... Davranış, düşünüş ne bileyim her anlamda çerçevelere ihtiyaç duyuyorlar.
İki çocuğumda da deneyimlediğim herşey de bunu doğrular.
Basit örnekler:
Televizyonu sadece iki çizgi filmle sınırlamazsanız sonsuza dek izlemek için ağlarlar, inanın bana hep onlar kazanır ve o TV hiç kapanmaz. Sonunda, ne kadar çok izlerlerse o kadar hırçın, o kadar huysuz ve kavgacı olurlar ve o gün aldıkları zararlı ışınların fazlalığı da cabası (benim kızım fazla TV izleyince yüzü kıpkırmızı oluyor ve daha huzursuz oluyor, uyuyamıyor, sürekli ağlıyor o gün.)
Örneğin yatma saati için bir çerçeve çizmezseniz, her gece kendi istediği saatte yatmak için diretir, ne kadar geç yatarsa o kadar aksi ve yorgun kalkar, ertesi gün daha huysuz olur. Çocuk uykunun ne kadar önemli ve gerekli olduğunu bilemez, ona rehberlik etmeli ve önemli belli başlı doğruları biz öğretmeliyiz.
Benim çocuklarım mükemmel demiyorum. Ama onlarla tek ilgilenen ben olabildiğim sürece (bu iş yoğunluğunda çok sık olamasa da), uykuları yemekleri TV saatleri nispeten düzenli, daha az huysuzluk yapıyorlar ve sıklıkla benimle işbirliği içinde oluyorlar. En azından, sınırlamadığım konularda takıldıklarında, kafamı duvarlara vurmuyorum, onlara hak veriyorum. Bilemezler ki, öğrenme aşamasındalar diyorum.
Aslında bu konuda söyleyeceklerim bitmedi.

2 Mart 2012

Bir kapı kapanır, başka bir kapı açılır

Bir gün bir şey olmadı diye çok fazla üzülürken.. ve üzülmekten alternatifleri net olarak düşünemezken.. acele karar verme bir üstüne uyu derken..
Sabah uyanınca, daha iyi bir B planının daha iyi olduğunu farkedince.. hele de hayata geçirme yolunda attığın adım yere sağlam basınca.. Olmasına ramak kalınca istediğin bir şeyin..
Bir bakarsın.. Leuven olmaz da.. Strasbourg oluverir. Bu yüzden,
Çok sevinince....
Şükrederken Allah'a...
Demeli ki...
Bir kapı kapanır.. başka bir kapı açılır.
Bunu hep hatırlamalı, üzülürken bile. Çünkü her zaman kapanan kapılar üzüntüyle kapanıyor ya.. Üzüntüden bunu düşünemeyip ağlamak yerine vardır bi hayır demeyi bilmeli.
Değil mi?

26 Şubat 2012

Sana neden...?

Aslında başka bir yazı hazırlamıştım. Polikliniğimde, gelen hastaların çocukları oynasın diye koyduğum oyuncağın resmini çekmiştim, onunla ilgili, işimle ilgili, işime bir şeyler katarak çalışmayı çok sevdiğimle ilgili iki çift laf edecektim. Ama o fotoğrafı yükleyemedim.
Derken, şu oldu:
Dün bir kursa gittik efendim biz. Orada, çok eski bir arkadaşım vardır, 15 yıllık falan, okuldan, kendisi doçentlik sınavına girecek, şu anda da yardımcı doçent. Bilmeyenler için söyleyeyim, yardımcı doçent olmak için şu an Türkiye'de daha ziyade, dekan, rektör, hoca, klinik şefi, vs tanıdığın olmalı. Yani öyle ben çok çalıştım, hadi bana bir kadro en çok %40-50 (iyimser bir oran!). Bunu da bilen bilir. Gerisi, eş durumundan anlayacağınız...
Neyse, bu arkadaşın asistanları ona abla diyorlar diye, espri olsun diye dedim ki, "ya hepsi sana abla diyor, ben de senle aynı yaştayım bana abla diyen yok..."
Şöyle dedi:
"Bana konumumdan dolayı abla diyorlar, sana niye desinler ki?"
Tabii bana kal geldi, bişey diyemedim. Sustum.
Sonra cümlenin devamını okudum içimden (sen nesin ki? perifer devlet hastanesinde düz uzmansın.. Hiç bir sıfatın yok. Asla doçent olamayacaksın. Oysa ben, ulu bir doçent adayıyım. Koskoca hocayım. Benim altımda bisürü asistan, uzman, vs var. Üstüm ben üst.)

Aslında kızmaya hakkım yok, zira herkes tercihleriyle yaşar. Ben ihtisas sınavında hiç ünv. kadrosu yazmadım, düşünmedim. Makale yazmayı seviyorum, biliyorum hatta "düz devlet hastanesi"nden yayınlanmış yayınım da var. Ama kocam ünv.de profesör olmadığından, akademik kariyer düşünmedim. Gerek de görmedim. Şu an gel deseler de gitmem. Hatta, "düz devlet hastanesi"nde aldığım maaşın yarısına razı da olmam, emeğimi yedirtmem. Hoca olunca daha çok kazanılıyorsa, ben o parayı böyle de kazanırım. Bu muhabbet uzar gider...

Ama birşeyi dünden beri içime sindiremedim, ben ne yaptıysam emeğimle, alın terimle yaptım. Yayınlanmış 8 tane yazımın bir tekini başkaları yazıp da benim adımı eklemedi, her satırını kendim yazdım. Babam, kocam, akrabam vs arkamdan iteklemedi. Ne olduysam kendim oldum, kocamın da benimle birlikte yürümeye başlayıp elimden tutmasıyla aldım diplomamı. Hala kendimi eğitiyorum, kimselerin yapmadığı ameliyatları yapmayı öğrenmeye çalışıyorum, o kurs senin bu eğitim benim geziyorum. Hem de "düz devlet hastanesi"nde. Çok şükür her imkanım var.
Ama bu üniversite ile perifer arasındaki kopukluk, kendini bişey zannetme gerçek ötesi geliyor bana.
Herkes tercihleriyle yaşar, ama başkalarını tercihlerinden dolayı aşağılamamak gerek. Ben kimseye sen kendinden 10 yaş büyük bir doçentle evlenip üniversiteye girdin demiyorsam, kimse de bana sen basit bir uzmansın, ne anlarsın, ne saygınlığın var ki senin, sen kimsin demeyecek.
Canımı acıtmak için bile dememiş olabilir, hakkaten öyle hissettiğinden, ya da salak olduğundan da demiş olabilir.
Ama işte bak, iki gündür düşünüp duruyorum. Zaten doçent olasım var, bak benim sinirimi bozmasınlar, gider olurum.

EKLEME: Bi de şunu gördüm bugün facebook'ta:
Mey biter saki kalır
Her renk solar haki kalır
Diploma insanın cehlini alsa da
Hamurunda varsa, eşeklik baki kalır
Fuzuli

12 Şubat 2012

Burası neresi?

Gözlerimi kapatıyorum. Bir yerdeyim, güneşli, yılın çoğusunda yaz. Bahçeli evimdeyim, çocuklarımın gidebilecekleri en iyi okullara gidebilecekleri bir yerde. Trafik gürültüsü, hava kirliliği patırtısı, hayat pahalılığı cayırtısı yok. Dostlarım var, rahat, konforlu bir yaşam. Keyifle çalıştığım bir hastane. Nerdeyim ben? Sanırım burası Adana. Toprağım mı çağırıyor beni?

9 Şubat 2012

Denemedik yeni şeyler

Maymun iştahlıyım da ondan mı herşeyi deniyorum? Yoksa öğrendikçe genişliyorum, açılıyorum, farkındalığım artıyor da ondan mı?
Sanırım kuantumun derin sularına dalan herkesin ortak sorunu bu. Ucundan öğrendikçe ne kadar az bildiğini farkedip okuyorsun. Okudukça kuantum olumlu düşünceyi, olumlu düşünce yogayı, reikiyi, nlp'yi peşinden getiriyor. Fayda gördükçe seviniyorsun. Okudukça anlıyorsun. Anladıkça şaşırıyorsun.
Aslında hepsinin temelinin aynı olduğuna. Hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğuna. Daha çok da bunların hepsinin sırrının Allah inancında, Kuran'da, duada, bilinçaltımızda zaten olduğunu farketmek. Bilinçaltımızı çözdüğümüzde, kontrol edebildiğimizde hepsi yoluna giriyor.
Su akar yoluna girer dememişler mi?
Aykut da diyordu bunu, bilinçaltı kodlarını çözmeye yöneltiyordu bizi zaten.

Lafı uzattım uzattım diyemedim. Geçen ay benim gidemediğim (aslında Antep'e ayağıma kadar gelen) NLP - hipnoterapi kursuna giden arkadaşım bana hipnoterapi yapıyor arada. Şimdilik deneme babında, içimdeki sonsuz oburluğu kontrol etmemi sağlamaya çalışıyoruz. İşe de yaradı gibi... Daha az yiyerek doyabilirim. Bir tabak salata beni gayet güzel doyurabilir. Sağlıklıyım. Tokum.
Ahahahah.. bilinçaltımı kandırabilecek miyim bakalım?
Beni izlemeye devam edin :)))

6 Şubat 2012

Hayal kırıklığı ve muz kabuğu.

Hayatım boyunca pek çok hayal kurdum diyebilirim. Ama bu hayallerden gerçek olanlarını, sonradan dönüp baktığımda, sanki hayal olarak değil de plan gibi gördüğümü farkediyorum. Olacağını zaten biliyormuşum gibi. Kuantum teorisinin sırrını keşfetmişim gibi :) Örneğin, doktor olmak. Bu lise yıllarımda bir hayal değildi, biliyordum er geç doktor olacağımı. Ya da uzmanlık sınavına girip kadın doğum uzmanı olacağımı. Sınava yıllarca girdim, çalışmadan girdiğimden, bişey olmadı. Sonra bir gün kazanacağımı bildim. Çalıştım, elimden geleni de yaptım evet. Ama artık biliyordum da kadın doğum uzmanı olacağımı. Sınavda başka hiçbiryeri yazmadım. İçimde en ufacık bir korku, endişe yoktu sınav için Ankara'ya giderken. Çünkü, inanmaktan öte, biliyordum.

Bu ne tuhaf birşey, ne tuhaf.

Çocuğum olmasını isterken ve olmuyorken, acı çekerken, ne zaman ki inandım, ikna oldum olacağına, bir büyüğümün "nasip olduğunda olacak, merak etme" lafını içime sindirdim, oldu. Hatta sonra bi daha oldu. İkincide, biliyordum istediğim an ikinci çocuğuma sahip olabileceğimi. O kelebek kanatlarının çırpınışını ikinci kez hissettiğimde, bu kez hiç şaşkınlık yoktu içimde.

Bunlar örneklerdi hayallerime. Ama asıl gerçek bir hayalim var ki, beni tanıyan herkes bilir. Bir bahçe. Küçük de olsa, bana ait, papatyalar ekebileceğim, yemyeşil, içinde bebeklerimin güle oynaya koşuşturduğunu izleyeceğim bir bahçe.

Bunu yeterince istemiyor muyum, inanmıyor muyum? Nedir? Haftalardır peşinde koşuyoruz, köy köy geziyoruz, yok, olmuyor. Birinin tapuda sıkıntısı var, biri yok hisseli, yok çok büyük, yok çok pahalı.

Oysa ben kendimi çoktan hamağımda uzanırken, haftasonları bahçemde kitap okurken, salataya doğramak için nane toplarken, çocuklarımla kum havuzunda oynarken görmeye başlamıştım.

Emin değil miydim alabileceğimize? Yoksa yeri ve zamanı mı değil?

Oysa Alaçatı sokaklarında dolaşırken çektiğim şu fotoğrafta bile özetlenmişti hayatın sırrı:




"Anything you want in this world will come."


Evet, doğru. Ama yoksa ben yeterince istemiyor muyum bahçe? Ya da inanmıyor muyum? Şüphelerim mi var? Bilmiyor muyum bu yaz misafirlerimi, Pınarları mesela, bahçemde ağırlayacağımı :)

18 Ocak 2012

Ruh hallerim

Vallahi kontrol edemiyorum kendimi. Farkettiğimde iş işten geçmiş, kristal vazolar kırılmış oluyor.
Premenstrüel sendromum gitti, ben gittiğine sevinemeden menstrüel sendrom geldi iki aydır. Ne bu kardeşim, bu ruh benim değil mi, peki bu ruh hali kimin?
Bu cadı gibi bağıran, tolerans sınırı eşiğin eksi iki altına düşen, her ayın iki günü "ben dünyada niye yapayalnızım" diye ağlayan bu kadın da kim? Normalde hafif bir sinirleneceği olaylar yüzünden dünyayı yıkan bu cadı kim?

Ya da başka bir soruşla: Tüm sinir bozucu olaylar HAKKATEN mi üstüste geliyor ben menstrüel sendrom yaşarken? Normalde hergün teker teker gelecek şeyler, benim enerjim düşük olduğunda gerçekten de aynı anda oluyor. Üstüste. Yan yana.
Biliyorum çevremdeki en sinir bozucu kişi ben olamam. Başka sinir bozucu kişileri de pek sallamam. Ama böyle günlerde hepsi bana sürtünerek geçiyor. Eteğime değiyor. Canımı acıtıyor.
Yaa öf. Vallahi öf. Duygu durum stabilizatörü alsam, her ayın her günü aynı şeyi hissetsem ne iyi olmaz mı?

17 Ocak 2012

Ne güzel günaydın.

Bazen sevinçli haberlerinle dolu bir post yazmak istersin de, günlerce oyalanırsın, bi türlü oturup yazamazsın.
Sonra bişey olur, biraz daha sevinirsin. Oturur yazarsın. Bugün bana olduğu gibi.
Uzaktan takip ettiğim, kendikendime sevdiğim bir blogcunun, bloğuma uğradığını farkettiğimdeki gibi :) Tanya hoşgeldin :)
O zaman madem, ben de bu haftasonunun bonuslarından bahsedeyim, belki sabah sabah benimle sevinmek isteyen vardır diye.
Yıllar önce çok ama çok sevdiğim, emek verdiğim, anlamaya çalıştığım, su gibi bir arkadaşım vardı. Gerçekten çok severdim ama. Adana'dan İstanbul'a taşımıştık arkadaşlığımızı, yıllara yollara direnmiştik. Sonra ne olduysa oldu kaybolmuştuk.
Günümüzde birini kaybetmek bulmaktan daha zor, hiç farkettiniz mi? Ama facebook hesabı yoksa aradığınız kişinin, hiç denediniz mi? Ben onu çok aradım, numarasını, eşinin numarasını, face'ten, ortak arkadaşlarımızdan, birtürlü ulaşamamıştım. İşler, numaralar, adresler değişti mi bitti işte. Biz Antep'te, onlar kimbilir nerede? En az 7 - 8 senedir görüşmüyorduk.
Sonra bir gün.. Bu haftasonu bizim bebelerin okul kahvaltısına gittim. Bir baktım karşımda oturuyor. Nasıl yani dedim. Onun da bebesi bizim okuldaymış. Nasıl yani dedim. Antep'e taşınmışlar. Nasıl yani dedim. Bu yaz onun da eşi 15 gün yoğunbakımda yatmış. Onun da iki bebesi olmuş. Yaa nasıl yani diye diye, gözlerimden yaş gele gele konuştuk durduk.
"Artık" dedi, "sanırım görüşmek zorundayız, kadere daha fazla direnemeyeceğiz.."
Sanırım dedim.
İçime sevinç doldu. Gözlerim sevinçten doldu. Hoşgeldin Pınar, geri, hayatıma.
Beni tanıyan herkes, bir parça toprak için yanıp tutuştuğumu bilir.
Hatta bu haftanın başında kocama, bana bir bahçeli ev al 10 sene Antep'te kalayım demişliğim vardır. Yukarıya mesajı doğru mu vermişim nedir, cumartesi kocam elimden tuttu, beni Antep'in bir köyünde, gördüğüm en sevimli minik toprak parçasına götürdü. İster misin diye sordu.
İster miyim? Nasıl yaniiiiiiiiii....
İstemez miyim yaa? Bahçe bu. Hayatta en çok istediğim şey. İsterim.
Minikmiş. Olsun. İki metrekare çim, iki sap maydanoz, bir domates yetiştirmeme yetsin, yeter. İçinde fıstıkağacı bile var, tam üç tane. Bi hamak, bir masa, (tabii bir de mangal ahahaha :))..
Damla koştu battı çıktı çamurlara, ayrılmak istemedi. Benim kalbim hala heyecandan pırpır. Bir iki küçük pürüzü halledince inşallah.. Toprak çime, tarla bahçemize dönüşecek. Biliyorum.

11 Ocak 2012

İyi ki doğdum, gördün mü bak 23 oldum :)

Artık gazetelerin manşetlerinde benim doğum günüm olduğu haberlerini görmeyi umarak uyanmadığıma göre, sanırım 35'i geçtim.
Sabah uyandığımda kafamın içinde bugün doğum günüüüüüm bağırtıları olmadığına, hatta ilk düşündüğüm şey bu olmadığına göre, 36 bile olmuş olabilirim!
Hayattan anladığım tek şey bebeklerim, onların sağlığı, keyfi, eğlencesi olduğuna göre anne olmuş olabilirim.
Kocam benim herşeyim olduğuna, onsuz hiçbirşeyi ifade edemediğime, her cümlemin parantezine onu da koyduğuma göre, eş olmuş olabilirim.
Kendimi en iyi ifade etme şeklim işim olduğuna, en çok ameliyat yaparken ve sonrasında iyileşmiş hastalarımı gördüğümde mutlu olduğuma, poliklinikten içeri giren gülen bir hastamı görünce içime sevinç dolduğuna göre doktor olmuş olabilirim.
Yok kendime vakit ayıramıyorum, yok spor yapamıyorum, yok bilmemne diye söylenmeyi bıraktıysam büyümüş bile olabilirim.
Gene de renkli kalemlere, güzel kağıtlara, bloknotlara, kocaman küpelere, renkli ayakkabılara, şahane çizgi filmlere, bebeklerimin oyuncaklarına bayıldığıma göre aslında hiiç büyümemiş de olabilirim.
E, öyleyse gördün mü bak 23 oldum..

26 Aralık 2011

Güzel bir haftasonu

Çok uzak olmasa da güzel bir otelde, tüm dertlerden uzak, güzel bir haftasonuydu. Nuni'nin bronşitini bile götürmemiştik yanımızda. (Gerçi nebül makinesini götürdük ama kutusundan çıkartmadık).. Bebeklerimizle başbaşa, uzun süredir yapmadığımız birşey yaptık... Güzeldi, tadı damağımda kaldı.
Sevgili arkadaşlarla olunca daha da güzel mi ne? Çocuğu olmadığı halde benim çocuklarımı sevdiğini hissettiğim çok arkadaşım olmamıştı da şimdiye dek :) Öpüp sevilme manyağı oldu bebeklerim..
Hiç fotoğraf çekmediğimiz için otelin web sayfasından çaldığım resimleri koyuyorum (gerçi yanılmayın, kapatmışlar resim çekerken, termal havuz hiç bu kadar boş olmuyordu)..
Fotoğraf makinesini arabadan almaya üşendiğimiz için cep telefonu ile çektiğimiz kötü resimler de burda:Güzel yanları da vardı, sıkıntılı yanları da.. Yağmuru seyrederek sıcak suya girmek nefisti.. Çay saatinde restorandaki çocuk oyun alanı o kadar iyiydi ki, tüm haftasonunu orada geçirebilirdim. Yemekler ve tatlılar şahaneydi (ki artık otellerin ihtişamından ve mutfağından etkilenmiyorum, hatta sıkılıyorum, ama Antakya yöresine ait yemek ve tatlılar hakkaten güzeldi). Yedim ben de. Hatta yıllardır o kadar yemiyordum diyebilirim :) Yalnız çok kalabalıktı. En sevmediğim şeydir, mıç mıç bisürü insan. Demek ki salı ya da çarşamba gidilmeli, kimsecikler yokken tadını çıkarmalı.

Gidip görmek isteyenler için otel burada.
Hayatımda ilk defa bir otelin lobisinde evimde oturma odamda gibi oturup sohbet ettim. Nuniş ilk defa havuza (ya da hatta suya) girdi. Damla melek kendi kendine battı çıktı, yüzdü, eğlendi. Çocuklarımızla aile olduk, yedik, içtik.
Sonra Antakya'ya uğradık, eski yurduma. Eski mahallemden geçtik, uzun süredir hastanede yatan bir dostu ziyaret ettik (o da ayrı bir hikaye, Van deprem bölgesine gönüllü gidip trafik kazasında belini kıran bir doktor arkadaşım :( ). Sonra Anadolu restoranda şahaaane bir yemek yedik. Ne yalan söyliyeyim, Antakya, özlemişim yemeklerini.
Oh işte anlattım rahatladım. Hep başkalarının yediklerini okuyodum :)))

Neyse, bu da böyle bir yazı olsun.
Bu arada not: Pınar, arabamı sizin evin oraya koymuşum polis ceza yazmış rüyamda, Ertuğrul da bize kızıyodu, hayırdır inşallah...

18 Aralık 2011

İki resim arasındaki büyük fark.

Bi ara....
Yoğun bakım kokan Ayça. Temas izolasyonu. Çok şükür Ayça. Canı kebap istedi diye sevinç gözyaşları. Üzüntülü günler sona erdi, hayata geri geldik, döndük, şükür be Ayça. Aliihsan da geldi, ne iyi etti. Sen de biraz bizimle kal, birlikte iyileşelim Ayça. Bebeklerim seni çok özlediler, ya biz Ayça? Bi daha uzaklara gitme e mi Ayça...

Şimdi.....
Mis kokan Ayça. Kendi evinde, özünde. Ayçayı sevenler Ayçayı güzelleştiriyor. Gülen Ayça, çişini kendi yapan Ayça, ayakta duran Ayça. Çok şükür Ayça. Her baktığımda sevinç gözyaşları Ayça. İşten gelince seni çok özledim abla diyen Ayça. Tekrar kahkaha atan Ayça. Ne sandın Ayça. Seni çok seviyorum Ayça, kalbim kardeşim. Canım kardeşim.
İyi ki varsın kardeşim.
Buyrun: Gerçek Ayça.

Tek başına seyahat

ANKARA'DA, evimden uzakta üç günlük bir kurstayken yazdım, kağıda kalemle. Şimdi huzurlarınızda...


Tek başına seyahate çıkmak ihtiyaç mı, mecburiyet mi? Fırsat mı, yük mü?
Kendi kalemden, evimden uzağım. Dayanacak omuzum, kokusunu içine çekerek başımı dayayabileceğim kimsem yok. Gül kokulu bebeklerim yanımda değiller. Annem, kardeşim yok. Kimse yok.
Ankara’yı da sevmem zaten. Kimsem yok burda. (Hep kışın mı geldim, nedir?) Hep gri bu kent, hep cazibesiz, hep kapalı hava, karanlık. Su da yok, doku da yok bana göre. Hep sınav için geldiğimden midir, hep mecburen geldiğimden midir? Yıllarca kazanamadığım / girmediğim Tıpta Uzmanlık Sınavı’nın burada olmasından mı sevmeyişim? En sonunda, hem de istediğim bölümü kazansam bile, hatta geçen kış çok da yolunda giden bir işimin Sağlık Bakanlığı’nda hallolmasına rağmen, sev-mi-yo-rum. Kanımda İstanbul dolaştığından da olabilir, İstanbul ve Ankara’nın aynı cümlede olabilmesi zor zaten.
Zorunlu seyahatten girdim, nerelerden çıktım. Aslında bugünlerde başka bir yerlerdeyim. Sanki Antep’te uzun süre yaşayasımız var gibi olduk biz. Alıştık mı, bulaştık mı Antep’e?
İstanbul, neden bıraktın çağırmayı beni?