Buyrun, ben

Buyrun, ben

2 Mart 2012

Bir kapı kapanır, başka bir kapı açılır

Bir gün bir şey olmadı diye çok fazla üzülürken.. ve üzülmekten alternatifleri net olarak düşünemezken.. acele karar verme bir üstüne uyu derken..
Sabah uyanınca, daha iyi bir B planının daha iyi olduğunu farkedince.. hele de hayata geçirme yolunda attığın adım yere sağlam basınca.. Olmasına ramak kalınca istediğin bir şeyin..
Bir bakarsın.. Leuven olmaz da.. Strasbourg oluverir. Bu yüzden,
Çok sevinince....
Şükrederken Allah'a...
Demeli ki...
Bir kapı kapanır.. başka bir kapı açılır.
Bunu hep hatırlamalı, üzülürken bile. Çünkü her zaman kapanan kapılar üzüntüyle kapanıyor ya.. Üzüntüden bunu düşünemeyip ağlamak yerine vardır bi hayır demeyi bilmeli.
Değil mi?

26 Şubat 2012

Sana neden...?

Aslında başka bir yazı hazırlamıştım. Polikliniğimde, gelen hastaların çocukları oynasın diye koyduğum oyuncağın resmini çekmiştim, onunla ilgili, işimle ilgili, işime bir şeyler katarak çalışmayı çok sevdiğimle ilgili iki çift laf edecektim. Ama o fotoğrafı yükleyemedim.
Derken, şu oldu:
Dün bir kursa gittik efendim biz. Orada, çok eski bir arkadaşım vardır, 15 yıllık falan, okuldan, kendisi doçentlik sınavına girecek, şu anda da yardımcı doçent. Bilmeyenler için söyleyeyim, yardımcı doçent olmak için şu an Türkiye'de daha ziyade, dekan, rektör, hoca, klinik şefi, vs tanıdığın olmalı. Yani öyle ben çok çalıştım, hadi bana bir kadro en çok %40-50 (iyimser bir oran!). Bunu da bilen bilir. Gerisi, eş durumundan anlayacağınız...
Neyse, bu arkadaşın asistanları ona abla diyorlar diye, espri olsun diye dedim ki, "ya hepsi sana abla diyor, ben de senle aynı yaştayım bana abla diyen yok..."
Şöyle dedi:
"Bana konumumdan dolayı abla diyorlar, sana niye desinler ki?"
Tabii bana kal geldi, bişey diyemedim. Sustum.
Sonra cümlenin devamını okudum içimden (sen nesin ki? perifer devlet hastanesinde düz uzmansın.. Hiç bir sıfatın yok. Asla doçent olamayacaksın. Oysa ben, ulu bir doçent adayıyım. Koskoca hocayım. Benim altımda bisürü asistan, uzman, vs var. Üstüm ben üst.)

Aslında kızmaya hakkım yok, zira herkes tercihleriyle yaşar. Ben ihtisas sınavında hiç ünv. kadrosu yazmadım, düşünmedim. Makale yazmayı seviyorum, biliyorum hatta "düz devlet hastanesi"nden yayınlanmış yayınım da var. Ama kocam ünv.de profesör olmadığından, akademik kariyer düşünmedim. Gerek de görmedim. Şu an gel deseler de gitmem. Hatta, "düz devlet hastanesi"nde aldığım maaşın yarısına razı da olmam, emeğimi yedirtmem. Hoca olunca daha çok kazanılıyorsa, ben o parayı böyle de kazanırım. Bu muhabbet uzar gider...

Ama birşeyi dünden beri içime sindiremedim, ben ne yaptıysam emeğimle, alın terimle yaptım. Yayınlanmış 8 tane yazımın bir tekini başkaları yazıp da benim adımı eklemedi, her satırını kendim yazdım. Babam, kocam, akrabam vs arkamdan iteklemedi. Ne olduysam kendim oldum, kocamın da benimle birlikte yürümeye başlayıp elimden tutmasıyla aldım diplomamı. Hala kendimi eğitiyorum, kimselerin yapmadığı ameliyatları yapmayı öğrenmeye çalışıyorum, o kurs senin bu eğitim benim geziyorum. Hem de "düz devlet hastanesi"nde. Çok şükür her imkanım var.
Ama bu üniversite ile perifer arasındaki kopukluk, kendini bişey zannetme gerçek ötesi geliyor bana.
Herkes tercihleriyle yaşar, ama başkalarını tercihlerinden dolayı aşağılamamak gerek. Ben kimseye sen kendinden 10 yaş büyük bir doçentle evlenip üniversiteye girdin demiyorsam, kimse de bana sen basit bir uzmansın, ne anlarsın, ne saygınlığın var ki senin, sen kimsin demeyecek.
Canımı acıtmak için bile dememiş olabilir, hakkaten öyle hissettiğinden, ya da salak olduğundan da demiş olabilir.
Ama işte bak, iki gündür düşünüp duruyorum. Zaten doçent olasım var, bak benim sinirimi bozmasınlar, gider olurum.

EKLEME: Bi de şunu gördüm bugün facebook'ta:
Mey biter saki kalır
Her renk solar haki kalır
Diploma insanın cehlini alsa da
Hamurunda varsa, eşeklik baki kalır
Fuzuli

12 Şubat 2012

Burası neresi?

Gözlerimi kapatıyorum. Bir yerdeyim, güneşli, yılın çoğusunda yaz. Bahçeli evimdeyim, çocuklarımın gidebilecekleri en iyi okullara gidebilecekleri bir yerde. Trafik gürültüsü, hava kirliliği patırtısı, hayat pahalılığı cayırtısı yok. Dostlarım var, rahat, konforlu bir yaşam. Keyifle çalıştığım bir hastane. Nerdeyim ben? Sanırım burası Adana. Toprağım mı çağırıyor beni?

9 Şubat 2012

Denemedik yeni şeyler

Maymun iştahlıyım da ondan mı herşeyi deniyorum? Yoksa öğrendikçe genişliyorum, açılıyorum, farkındalığım artıyor da ondan mı?
Sanırım kuantumun derin sularına dalan herkesin ortak sorunu bu. Ucundan öğrendikçe ne kadar az bildiğini farkedip okuyorsun. Okudukça kuantum olumlu düşünceyi, olumlu düşünce yogayı, reikiyi, nlp'yi peşinden getiriyor. Fayda gördükçe seviniyorsun. Okudukça anlıyorsun. Anladıkça şaşırıyorsun.
Aslında hepsinin temelinin aynı olduğuna. Hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğuna. Daha çok da bunların hepsinin sırrının Allah inancında, Kuran'da, duada, bilinçaltımızda zaten olduğunu farketmek. Bilinçaltımızı çözdüğümüzde, kontrol edebildiğimizde hepsi yoluna giriyor.
Su akar yoluna girer dememişler mi?
Aykut da diyordu bunu, bilinçaltı kodlarını çözmeye yöneltiyordu bizi zaten.

Lafı uzattım uzattım diyemedim. Geçen ay benim gidemediğim (aslında Antep'e ayağıma kadar gelen) NLP - hipnoterapi kursuna giden arkadaşım bana hipnoterapi yapıyor arada. Şimdilik deneme babında, içimdeki sonsuz oburluğu kontrol etmemi sağlamaya çalışıyoruz. İşe de yaradı gibi... Daha az yiyerek doyabilirim. Bir tabak salata beni gayet güzel doyurabilir. Sağlıklıyım. Tokum.
Ahahahah.. bilinçaltımı kandırabilecek miyim bakalım?
Beni izlemeye devam edin :)))

6 Şubat 2012

Hayal kırıklığı ve muz kabuğu.

Hayatım boyunca pek çok hayal kurdum diyebilirim. Ama bu hayallerden gerçek olanlarını, sonradan dönüp baktığımda, sanki hayal olarak değil de plan gibi gördüğümü farkediyorum. Olacağını zaten biliyormuşum gibi. Kuantum teorisinin sırrını keşfetmişim gibi :) Örneğin, doktor olmak. Bu lise yıllarımda bir hayal değildi, biliyordum er geç doktor olacağımı. Ya da uzmanlık sınavına girip kadın doğum uzmanı olacağımı. Sınava yıllarca girdim, çalışmadan girdiğimden, bişey olmadı. Sonra bir gün kazanacağımı bildim. Çalıştım, elimden geleni de yaptım evet. Ama artık biliyordum da kadın doğum uzmanı olacağımı. Sınavda başka hiçbiryeri yazmadım. İçimde en ufacık bir korku, endişe yoktu sınav için Ankara'ya giderken. Çünkü, inanmaktan öte, biliyordum.

Bu ne tuhaf birşey, ne tuhaf.

Çocuğum olmasını isterken ve olmuyorken, acı çekerken, ne zaman ki inandım, ikna oldum olacağına, bir büyüğümün "nasip olduğunda olacak, merak etme" lafını içime sindirdim, oldu. Hatta sonra bi daha oldu. İkincide, biliyordum istediğim an ikinci çocuğuma sahip olabileceğimi. O kelebek kanatlarının çırpınışını ikinci kez hissettiğimde, bu kez hiç şaşkınlık yoktu içimde.

Bunlar örneklerdi hayallerime. Ama asıl gerçek bir hayalim var ki, beni tanıyan herkes bilir. Bir bahçe. Küçük de olsa, bana ait, papatyalar ekebileceğim, yemyeşil, içinde bebeklerimin güle oynaya koşuşturduğunu izleyeceğim bir bahçe.

Bunu yeterince istemiyor muyum, inanmıyor muyum? Nedir? Haftalardır peşinde koşuyoruz, köy köy geziyoruz, yok, olmuyor. Birinin tapuda sıkıntısı var, biri yok hisseli, yok çok büyük, yok çok pahalı.

Oysa ben kendimi çoktan hamağımda uzanırken, haftasonları bahçemde kitap okurken, salataya doğramak için nane toplarken, çocuklarımla kum havuzunda oynarken görmeye başlamıştım.

Emin değil miydim alabileceğimize? Yoksa yeri ve zamanı mı değil?

Oysa Alaçatı sokaklarında dolaşırken çektiğim şu fotoğrafta bile özetlenmişti hayatın sırrı:




"Anything you want in this world will come."


Evet, doğru. Ama yoksa ben yeterince istemiyor muyum bahçe? Ya da inanmıyor muyum? Şüphelerim mi var? Bilmiyor muyum bu yaz misafirlerimi, Pınarları mesela, bahçemde ağırlayacağımı :)

18 Ocak 2012

Ruh hallerim

Vallahi kontrol edemiyorum kendimi. Farkettiğimde iş işten geçmiş, kristal vazolar kırılmış oluyor.
Premenstrüel sendromum gitti, ben gittiğine sevinemeden menstrüel sendrom geldi iki aydır. Ne bu kardeşim, bu ruh benim değil mi, peki bu ruh hali kimin?
Bu cadı gibi bağıran, tolerans sınırı eşiğin eksi iki altına düşen, her ayın iki günü "ben dünyada niye yapayalnızım" diye ağlayan bu kadın da kim? Normalde hafif bir sinirleneceği olaylar yüzünden dünyayı yıkan bu cadı kim?

Ya da başka bir soruşla: Tüm sinir bozucu olaylar HAKKATEN mi üstüste geliyor ben menstrüel sendrom yaşarken? Normalde hergün teker teker gelecek şeyler, benim enerjim düşük olduğunda gerçekten de aynı anda oluyor. Üstüste. Yan yana.
Biliyorum çevremdeki en sinir bozucu kişi ben olamam. Başka sinir bozucu kişileri de pek sallamam. Ama böyle günlerde hepsi bana sürtünerek geçiyor. Eteğime değiyor. Canımı acıtıyor.
Yaa öf. Vallahi öf. Duygu durum stabilizatörü alsam, her ayın her günü aynı şeyi hissetsem ne iyi olmaz mı?

17 Ocak 2012

Ne güzel günaydın.

Bazen sevinçli haberlerinle dolu bir post yazmak istersin de, günlerce oyalanırsın, bi türlü oturup yazamazsın.
Sonra bişey olur, biraz daha sevinirsin. Oturur yazarsın. Bugün bana olduğu gibi.
Uzaktan takip ettiğim, kendikendime sevdiğim bir blogcunun, bloğuma uğradığını farkettiğimdeki gibi :) Tanya hoşgeldin :)
O zaman madem, ben de bu haftasonunun bonuslarından bahsedeyim, belki sabah sabah benimle sevinmek isteyen vardır diye.
Yıllar önce çok ama çok sevdiğim, emek verdiğim, anlamaya çalıştığım, su gibi bir arkadaşım vardı. Gerçekten çok severdim ama. Adana'dan İstanbul'a taşımıştık arkadaşlığımızı, yıllara yollara direnmiştik. Sonra ne olduysa oldu kaybolmuştuk.
Günümüzde birini kaybetmek bulmaktan daha zor, hiç farkettiniz mi? Ama facebook hesabı yoksa aradığınız kişinin, hiç denediniz mi? Ben onu çok aradım, numarasını, eşinin numarasını, face'ten, ortak arkadaşlarımızdan, birtürlü ulaşamamıştım. İşler, numaralar, adresler değişti mi bitti işte. Biz Antep'te, onlar kimbilir nerede? En az 7 - 8 senedir görüşmüyorduk.
Sonra bir gün.. Bu haftasonu bizim bebelerin okul kahvaltısına gittim. Bir baktım karşımda oturuyor. Nasıl yani dedim. Onun da bebesi bizim okuldaymış. Nasıl yani dedim. Antep'e taşınmışlar. Nasıl yani dedim. Bu yaz onun da eşi 15 gün yoğunbakımda yatmış. Onun da iki bebesi olmuş. Yaa nasıl yani diye diye, gözlerimden yaş gele gele konuştuk durduk.
"Artık" dedi, "sanırım görüşmek zorundayız, kadere daha fazla direnemeyeceğiz.."
Sanırım dedim.
İçime sevinç doldu. Gözlerim sevinçten doldu. Hoşgeldin Pınar, geri, hayatıma.
Beni tanıyan herkes, bir parça toprak için yanıp tutuştuğumu bilir.
Hatta bu haftanın başında kocama, bana bir bahçeli ev al 10 sene Antep'te kalayım demişliğim vardır. Yukarıya mesajı doğru mu vermişim nedir, cumartesi kocam elimden tuttu, beni Antep'in bir köyünde, gördüğüm en sevimli minik toprak parçasına götürdü. İster misin diye sordu.
İster miyim? Nasıl yaniiiiiiiiii....
İstemez miyim yaa? Bahçe bu. Hayatta en çok istediğim şey. İsterim.
Minikmiş. Olsun. İki metrekare çim, iki sap maydanoz, bir domates yetiştirmeme yetsin, yeter. İçinde fıstıkağacı bile var, tam üç tane. Bi hamak, bir masa, (tabii bir de mangal ahahaha :))..
Damla koştu battı çıktı çamurlara, ayrılmak istemedi. Benim kalbim hala heyecandan pırpır. Bir iki küçük pürüzü halledince inşallah.. Toprak çime, tarla bahçemize dönüşecek. Biliyorum.

11 Ocak 2012

İyi ki doğdum, gördün mü bak 23 oldum :)

Artık gazetelerin manşetlerinde benim doğum günüm olduğu haberlerini görmeyi umarak uyanmadığıma göre, sanırım 35'i geçtim.
Sabah uyandığımda kafamın içinde bugün doğum günüüüüüm bağırtıları olmadığına, hatta ilk düşündüğüm şey bu olmadığına göre, 36 bile olmuş olabilirim!
Hayattan anladığım tek şey bebeklerim, onların sağlığı, keyfi, eğlencesi olduğuna göre anne olmuş olabilirim.
Kocam benim herşeyim olduğuna, onsuz hiçbirşeyi ifade edemediğime, her cümlemin parantezine onu da koyduğuma göre, eş olmuş olabilirim.
Kendimi en iyi ifade etme şeklim işim olduğuna, en çok ameliyat yaparken ve sonrasında iyileşmiş hastalarımı gördüğümde mutlu olduğuma, poliklinikten içeri giren gülen bir hastamı görünce içime sevinç dolduğuna göre doktor olmuş olabilirim.
Yok kendime vakit ayıramıyorum, yok spor yapamıyorum, yok bilmemne diye söylenmeyi bıraktıysam büyümüş bile olabilirim.
Gene de renkli kalemlere, güzel kağıtlara, bloknotlara, kocaman küpelere, renkli ayakkabılara, şahane çizgi filmlere, bebeklerimin oyuncaklarına bayıldığıma göre aslında hiiç büyümemiş de olabilirim.
E, öyleyse gördün mü bak 23 oldum..

26 Aralık 2011

Güzel bir haftasonu

Çok uzak olmasa da güzel bir otelde, tüm dertlerden uzak, güzel bir haftasonuydu. Nuni'nin bronşitini bile götürmemiştik yanımızda. (Gerçi nebül makinesini götürdük ama kutusundan çıkartmadık).. Bebeklerimizle başbaşa, uzun süredir yapmadığımız birşey yaptık... Güzeldi, tadı damağımda kaldı.
Sevgili arkadaşlarla olunca daha da güzel mi ne? Çocuğu olmadığı halde benim çocuklarımı sevdiğini hissettiğim çok arkadaşım olmamıştı da şimdiye dek :) Öpüp sevilme manyağı oldu bebeklerim..
Hiç fotoğraf çekmediğimiz için otelin web sayfasından çaldığım resimleri koyuyorum (gerçi yanılmayın, kapatmışlar resim çekerken, termal havuz hiç bu kadar boş olmuyordu)..
Fotoğraf makinesini arabadan almaya üşendiğimiz için cep telefonu ile çektiğimiz kötü resimler de burda:Güzel yanları da vardı, sıkıntılı yanları da.. Yağmuru seyrederek sıcak suya girmek nefisti.. Çay saatinde restorandaki çocuk oyun alanı o kadar iyiydi ki, tüm haftasonunu orada geçirebilirdim. Yemekler ve tatlılar şahaneydi (ki artık otellerin ihtişamından ve mutfağından etkilenmiyorum, hatta sıkılıyorum, ama Antakya yöresine ait yemek ve tatlılar hakkaten güzeldi). Yedim ben de. Hatta yıllardır o kadar yemiyordum diyebilirim :) Yalnız çok kalabalıktı. En sevmediğim şeydir, mıç mıç bisürü insan. Demek ki salı ya da çarşamba gidilmeli, kimsecikler yokken tadını çıkarmalı.

Gidip görmek isteyenler için otel burada.
Hayatımda ilk defa bir otelin lobisinde evimde oturma odamda gibi oturup sohbet ettim. Nuniş ilk defa havuza (ya da hatta suya) girdi. Damla melek kendi kendine battı çıktı, yüzdü, eğlendi. Çocuklarımızla aile olduk, yedik, içtik.
Sonra Antakya'ya uğradık, eski yurduma. Eski mahallemden geçtik, uzun süredir hastanede yatan bir dostu ziyaret ettik (o da ayrı bir hikaye, Van deprem bölgesine gönüllü gidip trafik kazasında belini kıran bir doktor arkadaşım :( ). Sonra Anadolu restoranda şahaaane bir yemek yedik. Ne yalan söyliyeyim, Antakya, özlemişim yemeklerini.
Oh işte anlattım rahatladım. Hep başkalarının yediklerini okuyodum :)))

Neyse, bu da böyle bir yazı olsun.
Bu arada not: Pınar, arabamı sizin evin oraya koymuşum polis ceza yazmış rüyamda, Ertuğrul da bize kızıyodu, hayırdır inşallah...

18 Aralık 2011

İki resim arasındaki büyük fark.

Bi ara....
Yoğun bakım kokan Ayça. Temas izolasyonu. Çok şükür Ayça. Canı kebap istedi diye sevinç gözyaşları. Üzüntülü günler sona erdi, hayata geri geldik, döndük, şükür be Ayça. Aliihsan da geldi, ne iyi etti. Sen de biraz bizimle kal, birlikte iyileşelim Ayça. Bebeklerim seni çok özlediler, ya biz Ayça? Bi daha uzaklara gitme e mi Ayça...

Şimdi.....
Mis kokan Ayça. Kendi evinde, özünde. Ayçayı sevenler Ayçayı güzelleştiriyor. Gülen Ayça, çişini kendi yapan Ayça, ayakta duran Ayça. Çok şükür Ayça. Her baktığımda sevinç gözyaşları Ayça. İşten gelince seni çok özledim abla diyen Ayça. Tekrar kahkaha atan Ayça. Ne sandın Ayça. Seni çok seviyorum Ayça, kalbim kardeşim. Canım kardeşim.
İyi ki varsın kardeşim.
Buyrun: Gerçek Ayça.

Tek başına seyahat

ANKARA'DA, evimden uzakta üç günlük bir kurstayken yazdım, kağıda kalemle. Şimdi huzurlarınızda...


Tek başına seyahate çıkmak ihtiyaç mı, mecburiyet mi? Fırsat mı, yük mü?
Kendi kalemden, evimden uzağım. Dayanacak omuzum, kokusunu içine çekerek başımı dayayabileceğim kimsem yok. Gül kokulu bebeklerim yanımda değiller. Annem, kardeşim yok. Kimse yok.
Ankara’yı da sevmem zaten. Kimsem yok burda. (Hep kışın mı geldim, nedir?) Hep gri bu kent, hep cazibesiz, hep kapalı hava, karanlık. Su da yok, doku da yok bana göre. Hep sınav için geldiğimden midir, hep mecburen geldiğimden midir? Yıllarca kazanamadığım / girmediğim Tıpta Uzmanlık Sınavı’nın burada olmasından mı sevmeyişim? En sonunda, hem de istediğim bölümü kazansam bile, hatta geçen kış çok da yolunda giden bir işimin Sağlık Bakanlığı’nda hallolmasına rağmen, sev-mi-yo-rum. Kanımda İstanbul dolaştığından da olabilir, İstanbul ve Ankara’nın aynı cümlede olabilmesi zor zaten.
Zorunlu seyahatten girdim, nerelerden çıktım. Aslında bugünlerde başka bir yerlerdeyim. Sanki Antep’te uzun süre yaşayasımız var gibi olduk biz. Alıştık mı, bulaştık mı Antep’e?
İstanbul, neden bıraktın çağırmayı beni?

8 Aralık 2011

Ah İstanbul...

Ah benim içinden ışık geçen, güneş kokan eski evim... Seni nasıl özledim bilsen...
Ah evimin salonunda, bahçenin içinde gibi duran kocaman masam... Sabahları herkes uyurken, ışığından gözüm kamaşa kamaşa oturup kahvemi içerdim sende.
Bahçeme baka baka karşılardım sabahı.. Yağmurunu da severdim, güneşini de. Kedilerini bile severdim çiçeklerimi ezseler de.. Yalandan kışt derdim camı açıp, mis gibi bahçe havasını da çaktırmadan içime çekip..
Şimdi tam üç tane kocaman masam var biliyor musun, ama hepsi de topraktan çook uzak.. Kocaman bir balkonum var, içinde kocamaan masası ve kanepesi bile olan, ama kediler girmiyor gizlice içine, bebeklerim bahçeye çıkamıyor balkondan zıplayıp, bahçeden geçen komşularla sohbet edemiyorum, çünkü topraktan çook uzak artık balkonum.
Kocaman şahane bir evim var, çoook metrekareli, ama İstanbul'daki küçücük ama sıcacık evim kadar ışıkla güneşle çiçekle toprakla dolu değil.
Ah be İstanbul, özlüyorum uzaktan seni. Özlüyorum sende olma fikrini (evden dışarı çıkamasam bile durmayı öylece).
Kocaman salonumun perdelerini kocaman açıp, bahçeye toprağa meyve ağaçlarına baka baka televizyon izlemeyi, yemek yemeyi, bebeklerimle oyun oynamayı özlüyorum. Mutfağımın kapısından çıkıp anneme gitmeyi, bahçede çay içmeyi, arka mahallede yürüyüşe çıkmayı ve hangi bahçeli evi satın alsak daha keyifli olacağı konusunda kocamla sohbet etmeyi özlüyorum.
Bunları hatırlamamın nedeni, iki yıl önceki video kayıtlarını izlememdi.


Resim: Eski, ışıklı evimin güzel bahçesi. Süper annemle melek kızım, en sevdiklerim. Mutfak kapısından çıkmış (nereye?) gidiyorlar...

Belki de herşeyi kayıt altına almak aslında o kadar da iyi değil.. Belki, herşeyi zamanında bırakıp günü yaşamak gerek, geçmişi çok da özlemeden. Bazen çünkü, eskiyi özlemekten yeninin tadını çıkaramıyoruz.
Ama bana öyle geliyor ki İstanbul, kocaman ışıklı salonu olan bahçeli bir evim olsa, bu Şehr-i Antep daha mı keyifli olurdu ne?


Notlar.
1. Ah meleğim, nasıl büyümüşsün öyle... Farkettim resme bakınca.
2. Merak edenler için, süper annemle canım kardeşim Ayçaada, bizdeler. Ne keyifliyim onlarla (kısa bir süre bile olsa) birlikte yaşadığımız için ve ben bu kadar yoğun çalışırken bebeklerim emin ellerde olduğu için.
3. Herşey yolunda çok şükür, merak edip mail atanlara teşekkür ederim. Sadece çok çalışıyorum, bu yüzden yazamıyorum.
4. Sevgi kelebeği gibiyim bu ara, herkesi - herşeyi seviyorum.
5. Şu an nöbetteyim ve birazdan yeni gün başlayınca biçok ameliyata giricem.
6. Herkese sevgiler.

3 Kasım 2011

Bugünlerde bana bi sürü kişi..

Yorgun görünüyorsun diyor. Napiyim, yorgunum ama şikayetçi değilim.
Napiyim, kış geliyor. Evin en sevdiğim köşesi olan kocaman mutfak masasında bilgisayarıma bakarken güneş gözüme girmiyor. Sabahları işe karanlıkta gidip akşam karanlıkta geliyorum. Hastane soğuk, donuyorum. Lahana giyinmeyi sevmiyorum, gene kısa kollu giyiniyorum, ama donuyorum. Akşam işten kaçtım üşüyüp. E soğuk da sevmiyorum. Karanlık da sevmiyorum.
Herkes, yorgun musun, mutsuz musun diyor.
Demeyin. Üzerime mutsuzluğu yorgunluğu çekmeyin.
Mutsuz değilim hayır.
Her aldığım nefesle şükrediyorum. Baktığım her güzel yüzle şükrediyorum. Eve geldiğimde çocuklarım var diye, bi de Aycuş var diye şükrediyorum.
Annem mutlu yıllar. Yeni bir yaşa daha girdin diye şükrediyorum.
Yorgunum evet, ama geçer. Yorgunluk göreceli. Antalya'da nasıl dinlendim yazın, 40 gün kıpırdamadan, ister miyim gene öyle dinlenmek?
Yogaya başladım tekrar, geçer yorgunluk, nedir ki.
Keyfim yerinde.
Bi gün bakıyorum piyangodan Şebnem çıkıyor, iki laf ediyoruz (latte beyaz çikolatanın yerini tutmasa da :)), seviniyorum. Bir gün Pınar mesaj atıp seni özledim diyor, seviniyorum. Bir gün bi mail alıyorum, arkadaşım nasılsın, keşke yakında olsan ama yakında olmasan da yakınımdasın diyor Nihan, seviniyorum.
Artık keşke yakınlarında olsam demiyorum, üzülmüyorum uzaktayım diye.
Bunun böyle yaşanması gerekiyordu diyorum.
Şu arabayı alamadık, şu tatile gidemedik, şu kaplıcada sıcak suya giremedik diye üzülmek saçma geliyor artık. Bazen kendi kendime diyorum ama en azından artık sesli demiyorum.
Hayat da nasıl hızla akıp gidiyor. Geçsin diyeceğim bişey yok.
Mutlulukla geçsin.
Onu yapamadım bunu yapamadım diye ağlamıyorum. Çok çalışıyorum evet ama benim seçimim. Yapım böyle. Napayım. İçimden başka türlü gelmiyor. Duramıyorum.
Sonra da yoruluyorum.
Önceki posta güncelleme: Kimse benim kadar heyecanlanmadıği için fikrimi bir başka bahara braktım. Bi de şu an Sezen Aksu, Ne ağlarsın benim zülf-ü siyahım'ı söylüyor. Çok güzel değil mi?

22 Ekim 2011

Bir fikirle heyecanlıyım

Dur bakalım. Du bi üstüne yatalım uyuyalım...
Bi fikirle heyecanlıyım. Bugün arabada giderken, bi fikir gelicek bi an, nasıl bi fikir olucak, bilmiyorum ama bıraktım bana gelmesini bekliyorum diye düşündüm.
Geldi. Zamanından beri, Antep'te şu yok bak, olanlar da çok sakil dediğim bir fikir, gerçek bir iş projesi olarak geri geldi bana.
Olur mu olur...
Ekip iyi olursa.. (Fikir yeterince iyi bence)
Tasarımcı Ayça kabul ederse, benimle çalışmayı.
Begüm beni ara, sana ulaşamadım, benimle heyecanlan, sana ihtiyacım var.
Anne, Cico, Şebnem the Ünlü Mimar :) Size ihtiyacım var.
Bu fikir kendi geldi, bakalım nereye gidecek.....

18 Ekim 2011

Hayal alanımda hayal kırıklığı

Hayatın sayfaları arasında dolaşırken, bazı sayfaları uzun uzun okumak istediğimi, ama vakit bulamadığımı farkedip nasıl üzülüyorum. Beni alt eden yorgunluk mu? Aslında biraz spor yapabilsem, yogaya başlayabilsem, yürüyebilsem, vücudum yorgunluğu da yenecek. Ama ya işten geç çıkıyorum, ya da iş çıkışı hemenm eve gelmek zorunda hissediyorum kendimi. Çünkü iki minik çocuğum var ve onların yakınında olmak istiyorum.
Ama öte yandan onlara da kaliteli zaman ayıramıyorum. Onların evcilik oynama ya da öğretmencilik oynama çabalarını yorgunluğumdan savuşturuyorum.
İş yerinde kendimi fazla yormasam? O zaman da işimi yapamam.
Çocuklarım da benim en önemli işim değil mi?
Hep kızdığım şeydir, birisi birşeye zaman bulamadığını söylüyorsa, plansız bir insandır derim. Aslında ben çok da planlıyımdır, herşeyin bir zamanı vardır. Hiç vaktim olmadıysa sabah beş buçukta, altıda yaparım birşeyi, üşenmem.
Hatta şimdi karar verdim, yoga, spor. Hemen bugün. Yürüyüş.

10 Ekim 2011

Komplikasyon yapmak suç mu?

Uzman olduktan sonra ilk komplikasyonumu yaptığımda, bir abim demişti ki: "Komplikasyon yapmıyorsan ameliyat da yapmıyorsun demektir."
Bu içimi rahatlatmıştı. Ben isteyerek komplikasyon yapmıyorum ki.. Pasta yaparken bile yanmayacağının garantisini verebilir misin? Basit bir örnek oldu belki ama, durum bu. İyi niyetle, insanlar şifa bulsun diye, endikasyonlu ameliyat yaptıktan sonra, komplikasyon olur. Kitaplarda da yazar bu.

Ama öte yandan.. Hasta doğum yaparken, diyelim ki, epizyotomi endikasyonu vermedin, multipardı ve yırtıldı. Hem de oldukça ileri bir yırtıktı. Hemen ameliyathaneye alıp diktin (ya da meslektaşın senden yardım istedi, onunla birlikte ameliyata girdin), onardın, çiçek gibi eve yolladın. Derken.. Hastanın yakınları kliniği bastı, seni tehdit ettiler, "sen bizim yakınımızın makatını nasıl yırtarsın bu devirde, hele bir de bıçak attıysan da yırtıldıysa yaktık çıranı" diye ortalığı birbirine kattılar.. Sen saatlerce komplikasyondur, olur, ama biz en güzel şekilde onardık diye dil döktün, insanlar üzülmesin, meslektaşını da üzüp şikayet etmesinler diye. Sen istediğin kadar anlat.. Olay içinde iz bırakır. Sanki kötü niyetle yırttın. Sanki yırtılsın istedin. Sanki yırtılmasın diye ya da dikmek için elinden geleni yapmadın..

Daha da kötü ne olabilir?
İki hafta sonra hastan, dikişlerin atması nedeniyle, fistül olup gelebilir. Bu sefer nasıl anlatacaksın? Bu da komplikasyondur olur mu diyeceksin? (Ki öyle) Temiz tutsaydın da mikrop kaptırmasaydın, ya da ıkınıp dikişini attırmasaydın mı diyeceksin? (Ki öyle)

Bi de hasta yakınları, legal ya da illegal tüm yollardan sizin ananızı ağlatacağız diye tehdit edip giderse...

Nasıl atacağız bu olayın tozunu üzerimizden? Bu olaylar böyle birikip durursa? En iyisi kimseyi ameliyat etmemek mi, doğurtmamak mı? En iyisi evde pasta pişirmek mi?

8 Ekim 2011

Grip, Reiki, pozitif enerji ve bakış açısı

Geçen kış hiç hasta (grip / nezle / soğuk algınlığı) olmadım. Bunu geçen kışımı renklendiren Yoga'ya borçlu olduğumu düşünüyorum.
Bu yaz Reiki ile tanıştım. Reiki öğrendim. Felsefesi ve evrensel şifa enerjisi ile ilgili vaktim olduğunda bol bol yazacağım. Ama bu kış da reiki sayesinde hasta olmayacağımı düşünüyordum. Ama nedense, ev halkı sırayla grip nehirlerinde yüzerken, içimi bir korku aldı. Ya bu kez atlatamazsam gripsiz, bedenim de ruhum da yorgun bu aralar, deyip durdum.

Herkes size de "sen gene iyi atlattın, iyi dayanıyorsun, nasıl dayanıyorsun, bu kadar strese rağmen fena görünmüyorsun" gibi şeyler söylese sürekli, siz de bir süre sonra "eh, stres altındayım, iyi dayanıyorum" diyorsunuz. Sonra da, "iyi dayanıyor muyum acaba, yıkılır mıyım acaba" diyor ve bir süre sonra "zavallı ben, nasıl dayanıyorum ben bunca şeye" aşamasına geçiyorsunuz.

Neye? Stres dediğin nedir ki? Bir bakış açısı sadece.

Bir de baktım ki, bakış açımı kaybetmek üzereyim. Geçen kış kriptik tonsillit olduğumda "ben bunu bu gece uykumda hallederim" diye düşünüp sabaha iyi olarak uyanmışken, dün gece boğazım karıncalanmaya ve burnum tıkanmaya başladığında bir de baktım "hah, tamam işte vücudum zayıf düştü bu defa grip oldum" diye düşünürken yakaladım kendimi.

Eyvah! Bakış açımı kaybediyor muyum? "Ben bu sefil nezle başlangıcını atlatırım ne var ki" demeliydim oysa ki.
Hemen kendime 10 dakika reiki yolladım. Bakış açımı geri çağırdım.
"Evet biraz yorulduğum doğru ama hepsi geçecek. Gribi yapan iki üç mesnetsiz virüs benden daha mı güçlü, yenerim ben onları.
İlaçsız hem de.
Evrensel şifa enerjisi benim yanımda...
Grip de neymiş?"

Bu yazının finali pek yakında.. Ben de sizin kadar merak ediyorum (ama ben finali biliyorum: Tabii ki ben kazanıcam hehe :))

5 Ekim 2011

10. evlilik yıldönümü

Pınar'ın 10. yıl ve Roma yazıdizisi üzerine ben de 10. evlilik yıldönümümüz hakkında yazmaya kadar verdim.

Hayallerim şunlardı: Sevgilimle 10. yıldönümümüzde oğluşumuza bir sünnet düğünü yapacak, ailemizi, dostlarımızı, sevdiklerimizi bir araya toplayacak, hem eğlenecek hem kutlayacaktık. Beyaz bir elbise giyecektim, tıpkı gelinlik gibi. Oğlumu da damat gibi ve kızımı da gelin gibi giydirecek süsleyecektim. Her anına şükredecektim sevgilimle geçirdiğimiz 10 yılın, eğlenecektim. Hiçbir masraftan kaçınmayacak, düğünümde içimde kalan ne varsa yapacaktım. Elbiseme bir gelinlik parası harcayacaktım. Saçlarımı aynı gelinmişim gibi yaptıracaktım.
Sonra sevgilimle kimseleri yanımıza almadan başbaşa biryerlere kaçacak, saklanacak, balayı yapacaktık.

Şöyle oldu: Ben bir hastanenin bahçesinde, sevgilimden ve bebeklerimden çok uzakta, canımın yarısının iyileşmesi için dua ediyordum. Sevgilimin izni bitmişti, işe dönmek zorunda kalmıştı beni orada bırakıp. Bebeklerim uzaktaydı, Ciconun yanında. Üzerimde ne olduğunu bile hatırlamıyorum, muhtemelen Antep'ten fırlayıp yola çıktığım kıyafetlerim olan kot şort ya da (ne alakaysa) çantaya atıp yanıma aldığım sünepe penye eteğim, ayağımda flip flop ev terliklerim vardı. Saçlarımın boyası gelmiş, yaklaşık bir aydır şekillendirilmediklerinden kendilerini kaybetmiş ve fakat kız öğrenci yurdunda bir odada yıkandıkları ve temiz oldukları için şükreder haldeydiler. Dua etmekle, şükretmekle, kendimizi de bebeğimizle birlikte iyileştirmeye çalışmakla o kadar meşguldüm ki ne takvimin ne de yıldönümünün farkındaydım.

Ama, ne güzel bir gündü. Günüm (ve hastane bahçesindeki masamız) sevgilimin gönderdiği koca bir vazo dolusu kırmızı gülle şenlendi çünkü.
Adres: Üniversite B Blok Önündeki Masa.
Alıcı: Sevgilim, seni seviyorum.

Ben de seni seviyorum, iyi ki varsın be aşkım. Ne güzel bi adamsın sen.

3 Ekim 2011

AUTOSHOW ve AUDI Q8

Haftasonu, sevgilimle kızımızı da alıp AUTOSHOW'a gittik. Gittik de ne oldu, AUDI Q8'le tanıştık. Tanıştık da ne oldu, evrene mesajımı yolladım:
Bak evren, beni iyi dinle. Nasıl olacağını bilmiyorum (ilgilenmiyorum da, zira bu senin sorunun) ama bana bir AUDIQ8 yolla. Olmadı PEUGEOT 5008 de olur. Aslında ikincisi daha iyi olur.
Çünkü ben bu 7 koltuklu nefis arabaya bayıldııımmm....

Şimdi basit bir pejoya mı bayıldın demesinler diye de bu yazımı audi kisvesi arkasına sakladım. Kendimi bu arabada seyahatte gördüm bile, sevgilim ve çocuklarımla. Uzun yolda. Ege'de. Avrupa'da. Arka koltuktakiler kulaklıkla film izlerken. Ön koltuktakiler şarkı söylerken.
Evren sana söylüyorum, sevgilim sen anla.

Bize acilen bir PEUGEOT 5008!

1 Ekim 2011

Günlerin tortusu

Bazen, bazı günler, günlerin tortusu üzerine yapışıp kalır insanın. Biçok şey, üstüste gelir, aynı anda olur. Birine üzülmemeyi başarırsın, diğerini kafana takmazsın, bişeyin üzerinde durmazsın, güne devam edersin, çalışmaya, alışverişe, işe, ama yıldızın düşer, yüzün asılır. Sorarlarsa bişey yok dersin, önemsemeden.
Ama gün dönüp de evine gittiğinde bi bakarsın ki yüreğinde bir ağırlık. Kocaman bir taş midende.
Ne olmuştu ki dersin.
Bişey olmadı ki... Bi meslektaşımla (ikimizin de haklı olduğumuz bir konuda) tartıştık, kavga bile ettik ama ben o olayın üzerinde durmadım ki... Bi hastamın ağrısı geçmiyor, ikide bir ağrım var diye arıyor, ama ben gerekli bütün tedaviyi uyguladım... Yakın bir arkadaşım, artık ona sürekli yakınmamdan sıkıldığı bir konuda kızdı, azarladı beni, ben de telefonu suratına kapattım, ama benim iyiliğimi istiyordu biliyorum. Sever beni o. Önemsemez. Karnım ağrıyor çok ama geçer, geçecek. Kızımı baleye verdim, ama saatleri benim çalışma saatlerimle çakışıyor. Kim götürecek onu? Bir türlü organize olamıyorum, ama göndermemezlik edemiyorum, çok eğleniyor, çok istiyor, annesinin çalışıyor olmasının acısını ezikliğinini daha yuvadayken yaşamaya başlamasını istemiyorum. Ama kaç seferdir okul çıkış saatine yetişemiyorum, yavrumu arkadaşlarının anneleri alıp götürüyor baleye, ben ondan daha kötü hissediyorum. O eğlenerek gidip geliyor, ben içim ağlayarak koşuyorum okula. Bi yedeğim olsa mıydı?
Hangisini taktım acaba kafama? Uyandığımda hangisini düşünüyordum?

Sevgili egom, biliçaltım, çıkın aradan, arının, temizlenin, beni sabah sabah üzmeyin.
TM hocamın bir lafı vardı, "grileşmiş bir mendili bir yıkamada bembeyaz olmaz, defalarca yıkadıktan sonra anca beyazlar. Yıkayın, yıkayın bıkmadan.." derdi.
Ben de aynen öyle, böyle günlerin tortusunu atmak için üzerimden, ne yapmalıyım? Yıkansam defalarca? Meditasyon, reiki, yoga? Ne?
Kaçsam gitsem nereye?
Sabah uyandığımda tertemiz, taze, yeni hissetmek için ne yağsam?
Kendimden kaçamadıktan sonra, kendimi temizlesem daha kolay olmayacak mı?