Buyrun, ben

Buyrun, ben

30 Eylül 2013

Gündelik şeyler yazısı


Bodrum'da günler nasıl mı geçiyor?
Güzel geçiyor :) Keyifli gerçekten bizim için çünkü okul maceramız başladı malum ve tam hız devam ediyoruz..
Bir doğum günü çılgınlığı var mesela... Bizim de bir parçası olduğumuz... Hemen hemen her hafta sonu bir doğum günü partisine katılıyoruz. Sosyalleşmek için süper fırsatlar, çocuklarımızın sınıf arkadaşlarının velileri ile tanışıp kaynaşıyoruz. İlk kez geldiğimiz bir şehirde edindiğim arkadaşlarımın çoğunu böyle edindim mesela :)
Bu partilerin bir kısmı kostümlü oluyor. Aşağıdaki resimdeki İspanyola kostümünü teyzesi Aycuş İspanya'dan almıştı (lütfen bu İspanya seyahatinin hikayesini linkten okuyun).. Ben de seve seve giydiriyorum bu kostümleri, heveslerini alsınlar, çocukluklarını yaşasınlar diye.
 

Bu da Damla'nın kendi doğum günü partisinden bir kare:
 
 
Başka bir doğum günü partisinden bir kare:

 

Bir de spor / faaliyet çılgınlığı söz konusu. Geçen sene, bizi ve kızımızı çok yoran bazı denemelerimiz oldu. Piyano (ki birkaç yıldır devam ediyordu aslında), bale (okulda kulüpte), basketbol (okulda kulüpte), drama, halk oyunları (okulda)... Bunların hepsinde çok mutlu oldu, sahneye çıktı (ki tam bir sahne çocuğu aslında kendisi - inanılmaz mutlu), seviyor. Ama git geller esnasında yıprandık. Yol bitmedi, hazırlıklar bitmedi, gösteriler bitmedi.. Dört ayrı gösteriye çıktı sonunda.. Bu spor çalışmalarının da hepsi yarım kaldı en nihayetinde.
En sonunda biz babasıyla bir karar verdik, bir tek spor yapsın ama onu uzun yıllar yapsın. Bodrum'da olmamızın avantajını kullanalım diyerek, denesin bakalım deyip yelkene verdik bu yaz Damla'yı.
Gördüğümüz kadarıyla sevdi, sebat etti, devam etti. Söylenmeden gitti geldi. Böylelikle de kışın da tek faaliyet olarak yelkene devam etmesini düşündük. Bakalım böyle ne olacak.
Okuldaki kulüp çalışmaları ile ilgili de beklentimizi düşük tutmaya, ne istiyorsa onu seçmesine karar verdik. Kendisi ilgisini çeken iki tane kulüp seçti (yaratıcı eller gibi bir şeyler, Arka Bahçede Bilim'i çok sevdiği için galiba).
Böylelikle biz de aman basket oynasın tenise de gitsin piyano da çalsın çılgınlığından kurtulduk.
Aslında seçimi kendisine bırakınca rahat ettik. Doğruyu geç bulduk galiba :)
Fotoğrafta Yelken Kulübü'nün sertifika töreni görülüyor.. Bu arada sabır ve inatla kursa götürüp getiren Begüş teyzeye teşekkürü borç biliriz :)

Tuna Bey için henüz sosyal faaliyet arayışına girmedim. Damla'nın yelken saatleri belli olunca onu da yaratıcı dramaya vermeyi düşünüyorum. Zira, geçen sene 100 kişilik okulda sahneye çıkmayan bir Tuna vardı :) Biraz topluluk önünde kendini geliştirmesine yardımcı olabilir. Tabii ki bir şartla, zorlamamak ve istemediği bir şeyi yaptırmamak şartıyla :) Bu kez akıllandık yani..
Bir konu daha var aslında, o da çocuğumuzla oyun oynamak. Bunu aslında başka bir yazıda anlatayım, çok uzun çünkü.
Sevgiler, saygılar.


27 Eylül 2013

Seyahat yazısı: Akyaka

Aslında Akyaka'yı kapısından girer girmez sevdim.. Çünkü dev çam ağaçları karşıladı bizi kapıda...

Başımı kaldırdığımda gökyüzünü göremeyeceğim kadar büyük, dallarıyla beni sarmalayabilecek kadar çok... Neden kendimi bu kadar huzurlu hissediyorum çam ağaçlarının ortasında? Çocukluğumu, babamı mı geri getiriyor bana? Olabilir.
Neyse..
Akyaka Bodrum'a yaklaşık iki saat mesafede, Muğla'nın Ula ilçesine bağlı turistik bir kasaba. Aslında evlerini görmeye diye gittik ilk, hakikaten hepsi restore edilmiş, ahşap cumbalar panjurlar.. Resim gibi bir kasaba. Biraz Safranbolu'ya benziyor. Ben hiç ev resmi çekmedim gerçi ama evleri görülmeye değer.
Plajı denizi bana pek çekici gelmedi. Bodrum'dan sonra sanırım beğenmez oldum. Ama yaz dönemi ilk gittiğimde çok ama çok kalabalıktı. Kalabalıktan hoşlanmadığım için biz denize girmeden kaçmıştık.
İçerisinden Azmak deresi akıyor. Alışkın olanlar için ilginç değil, ama berrak suyu ve içinde yüzen yüzlerce kefal sayesinde benim ruhumu çok okşadı.
 
Kefaller resimde görünmemiş ama yüzlercelerdi ve epeyce seyrettik onları, besledik.
 
 
 
Nehir üzerinde çok ünlü balıkçılar ve kahvaltı mekanları var. Biz bunlardan adını unuttuğum Cennet bişey olanda kahvaltı ettik. Öküz dozunda, doyurucu ve lezzetli, ama öte yandan su sesi o kadar huzur verici idi ki bu kahvaltı çok aklımda kaldı.
Bu nedenle, kongre dönüşü Akyaka'dan yolumuzu geçirip, annemi ve çocuklarımı da bu harika yerde kahvaltıya götürdüm. Bir kere daha huzur doldum.
 
 

 
Akyaka'dan Bodrum'a dönüş yolunu kıyıdan gittik. Çam ağaçları ve denizin içi içe olduğu nefis bir yoldu. Mesela şu aşağıdaki evde yaşayan kişi yaşlanır mı?
 

Ya da şu Gökova körfezine baka baka mutsuz olabilir mi insan?





25 Eylül 2013

Bu yaştan sonra diş telleri mi? Nasıl?

Bu seneki yeni yıl yazımda, kendimi şimdiye kadarki yaşlarımdan daha güzel hissettiğimi yazmıştım.. Şimdi buraya kaç yaşında olduğumu yazacak değilim, ama "yolun yarısı"nı geçtiğimi söyleyebilirim :)
Tabii bu acaba kendimi daha güzel görme çabamdan mı, kırkından sonra azanı teneşir mi paklar, ufak estetik müdahalelere artık daha sıcak bakmaya başladım.
İlkin, şu çatık kaşlarımın ortasındaki, (benim güneşe bakarken gözlerimi kısmaktan olduğunu iddia ettiğim ama aslında içimdeki birikmiş öfkeyi dışa vurduğunu psikoloğum Esra ile tanıştıktan sonra kendime itiraf ettiğim) çatıklıkla vedalaştım.
Aslında, botoks çok da bana göre değildi, ben kırışıklıklarımla barışıktım, falan filan. Ama sonunda, çok sevdiğim dermatolog arkadaşımın biraz da zorlamasıyla, iğneyi yedim kaşımın ortasına :) Sonuç umduğumdan çok farklı oldu. Meğer öfkeli ifade beni hem yaşlı, hem mutsuz, hem gergin, hem, hem.... Gösteriyormuş. Aslında sandığımdan daha güzelmişim. Vesaire.
Pişman olmadım hiç. Aksine, etkisi nerdeyse geçmesine rağmen, beni görenler gençleştiğimi söylüyorlar (geçen hafta sonu kongredeki herkes de mesela..). Gençleşmek için tüm yüzüme kırışık tedavisi, botoks, dolgu vs yaptırmadım ki! Sadece kaşlarımın arasına, öfkeli ifademe. Ne kadar da farketti!
İnsan yaşlandıkça kendini daha iyi hisseder mi, tuhaf... Artık buna da yaş aldıkça diyorum, kulağa daha iyi geliyor..
Sonracığıma, bir gece yarısı, yüz kadar defter kaplarken dişimle bant koparmam sonrası bir dişim elime düşüversin.. Kökünden kırılıp hem de. Sabaha kadar ağladıktan sonra, diş hekimi arkadaşımın yapıverdiği porselen dişi kendi sağlıksız, çoğu dolgu olan ve rengi deforme olmuş dişlerimden daha çok beğenince, dedi ki Berna, hadi gel hepsini bi toparlayalım. "Gülüş estetiği" deniyormuş buna. Dedim ki, sanırım zamanı geldi. Artık hadi.
Sonracığıma, 17 yaşından beri, kimi korkudan, kimi param olmamasından, kimi zamanım olmamasından kaçtığım ortodonti muayenesini olmak zorunda kaldım. Zira gülüş estetiğinin işe yaraması için önce zeminin toparlanması gerekirmiş. Benim yıllardır o benim özelliğim, çok sempatik dediğim dişlerim, evet, aslında bozuk!
Öyle, böyle, olur mu olmaz mı, altı ay, bir yıl derken, iki dişimin çekilmesine ve bir buçuk yıl ağzımda tellerle dolaşmama sebep olacak ortodonti tedavisine "tamam, yapalım" derken buldum kendimi. Bu bitmeden laminasyon, yani kaplama yapılamayacak.
Aman Allah'ım ne yapıyorum ben diyerek kaçmamam için de harekete geçtim, gerekli ayarlamaları yaptım, diş çekimlerim için hazırlanıyorum şimdi.
Evet, merak ediyorum, bu yaştan sonra diş teli olur mu hiç?
Bilmem, bence olur.
Olur olur.
Sizce nasıl olur?
Gittiğiniz kadın doğum doktorunun dişinde telleri görseniz ne hissedersiniz? Gıcığınıza mı gider yoksa hiç birşey hissetmez misiniz?

24 Eylül 2013

Ben eskiden, her gün

Ben eskiden her gün, bu kalbim kadar temiz sayfalara yazar da yazardım.. Diyeceklerimi derdim, bir solukta, bir çırpıda.. Kelimeler arasında boşluk bile bırakmadığım olurdu.
Bi sürü kişi okurdu, bana akıl verirdi, beni tanırlardı, ben de onları tanırdım zamanla.
Demez oldum, vaktim olmadı dedim, fırsatım yok dedim.
Ama gene geldiler kelimelerim, kafamın içinde konuşmaya başladığımdan anladım. bunu yazsam dediğim laflar çoğaldı sabahları arabada giderken. Böylece geri geldim, resimsiz, fotoğrafsız, şimdilik bol laflı olacak ama..
Kongreye gittim geçen gün, Filiz geldi, merhaba dedi, beni hatırladınız mı dedi, hatırlamadım, blogdan tanıyorum sizi dedi. Ayıp ettim, bloğumdan da dünyamdan da kopmuşum. Laflarımı facebookta durum güncellemesine sıkıştırmışım. Kendime de ayıp etmişim, geçmişime sırtımı dönmüşüm. Yoksa hayallerim mi bitti? Yok yok değil, hatta büyüttüm bazılarını, besledim, olgunlaştırdım, oluşturdum. Sırası geldikçe anlatırım.
E o zaman hoşgeldim gene hayal alanıma.
Biraz günlerden söz edeyim.
Bodrum'da günler su gibi akıp gidiyor. Başta biraz sallandıysak da alıştık. Bodrum aldı götürdü bizi. Yazı yedik bitirdik.. İş çıkışı (mecburen :) ) denize giderek, akşamları bahçede sohbet ederek, sabahları sahilde sabah yürüyüşüne giderek.
Keyifli de günler geçirdik, zor da, ama güzel bir yaz geçirdik. Kardeşlerimle arkadaş oldum yeniden, çocuklarıma anne oluyorum son günlerde, annemle de anne kız oluyorum hissediyorum... Sevgilim güzel güzel balıklar tuttu, vallahi nefis de pişiriyor, yazı balığa doyarak geçirdik.
Kızımı yelkene gönderdim, bakalım sevecek mi, kışın da gidecek, yelkenci olacak mı kendi bilecek ama.. Damla hanımı tanıyanlar, beni tanıyanlar bilirler, geçen seneyi bir hengameyle okullu olarak geçirdik, keşke uzun uzun yazsaydım yaşadıklarımızı, mini mini birlerin annelerine belki yol gösterirdi. Ama geçti bitti.. Kızım büyüdü. Bununla ilgili de söyleyecek çok ama çok lafım var, ayrıca yazayım bir gün.. Meğer herşeyin zamanı varmış. Boşuna (mı) ağlamışım bir yıl boyunca? Şimdi okullu olduk asıl, şimdi geldi zamanı farkettim. Bunu sonra anlatacağım daha uzun.
Oğlumu da büyüttük biraz ama hala bebek, hala şeker, hala sevimli. Hala çiş yapıyor gece altına, napalım o da biraz geç büyüsün tanıdığım diğer erkek bebeler gibi :)
Anne demek sıcak kek kokusu, taze ekmek kokusu mutfakta biraz sanki.. Ben de sağlıklı (ya da daha sağlıklı) beslenmeye taktım bu aralar. Madem Bodrum'a yani bir kasabaya taşındık, o zaman nispeten sağlıklı beslenelim dedim. Ne kadar dayanabileceğimi, ya da sebat edebileceğimi bilmiyorum ama şimdilik son birkaç haftadır, sütümü ineğin memesinden (dolayısıyla yoğurdumu annemden), yumurtamı tavuğun poposundan, tereyağımı sütçünün yayığından alıyorum. Yumurtalı patatesi fırında kavurup yapıyorum, yumurtalı ekmeği yağda değil de fırında pişiriyorum. Ekmeği kendim yapıyorum evde, sıcacık, yumuşacık... Evet ben de şaşırmış durumdayım ama yapıyorum hakkaten..
Meyve suyu, kola gibi şeyleri artık tamamen almaz olduk. Taze meyve suyumuzu kendimiz yapıyor ya da süt veya su içiyoruz. Bulguru pirince yeğlemeye çalışıyoruz. Haftada bir McDonald's günümüzü ayda bir gibi daha iyimser bir sayıya çekmeye çalışıyoruz.
Oluyor mu? Bence oluyor.. İstikrarlı da olursa tam süper olacak...
Şimdilik böyle ortaya karışık bir yazı olsun. Birikmiş diyeceklerim de bitene kadar biraz böyle olacak bence..
Şimdilik hoşçakalın, beni izlemeye devam edin anacımm

2 Mayıs 2013

Aile toplantısı


 Bloğumu çok ihmal ettiğimin farkındayım ama işler güçler :) Kişisel web sayfam www.aybalaakil.com ve kişisel bebeklerim Damla.com ve Tuna.com pek fazla vaktimi alıyor :)
Gene de, hem tarihe not düşmesi adına, hem de ileride hatırlamak adına bazen önemli şeyleri yazayım istiyorum.
Örneğin aile toplantısı...
 
Emin olmamakla birlikte sanırım E.A.E. kitabında* okumuştum, çocuklara söz hakkı vermenin önemiyle ilgili birşeyler. Bu toplantı fikrini öneriyordu.
Ben de, çatışmalarımızın fazla olduğu bir dönemde, hadi bir aile toplantısı yapalım ve bunları toplantıda konuşalım dedim. Damla (6) fikri çok beğendi, Tuna (4) pek bişey anlamadı, babamızı (39) da biraz zorla masaya oturttuk.
Önce gündem maddelerini belirledik. Herkesin memnun olmadığı şeyleri yazdık. Örneğin, Damla: Ödev yaparken Tuna'nın onun dikkatini dağıtması, ben: Oyuncak yüzünden kavga etmeleri, vs... Sonra teker teker tüm maddeleri konuştuk. Sırayla herkes fikrini ve çözüm önerisini söyledi. En sonunda karara bağladık, her maddeyle ilgili yapacaklarımız tek tek yazdı yazmanımız Damla.
Karar kağıdını buzdolabına astık. Gerektikçe hatırlattık ve tekrar okuduk.
 
Hafta boyunca inanılmaz bir şekilde kararlara herkes uydu.
 
Hafta içinde yeni anlaşmazlıklar çıktığında, bunu yeni toplantıda konuşmak üzere bir kenara not aldık. Yeni toplantı için bizi masaya oturtan, sürekli hatırlatan Damla oldu. Babamız da bu sefer istekliydi ve kendi maddeleriyle geldi konuşulmak üzere. Tuna fikrini belirtmek istemediğini söyleyerek ağladı. Bir dahaki toplantıda en fazla dört madde konuşmaya (uzadıkça dikkatler dağılıyor çünkü) ve toplantıları haftada bir kez tekrarlamaya karar verdik.
Bu arada, ilk toplantıdan sonra pedagog kontrolümüz vardı. Damla hanım için gittiğimiz pedagoğumuz, bu toplantıda her ne yaptıysak çok işe yaradığını, Damla'ya çok hitab ettiğini ve her nasıl bir şeyse mutlaka ciddiye alıp devam etmemizi önerdi!!
 
*Çocuklara söz hakkı vermek ve onların da fikirlerinin dinlendiğini ve ciddiye alındığını hissetmeleri için neler yapılması ve bunun olumlu sonuçlarının neler olacağıyla ilgili detaylı bilgi için: Etkili Anne Baba Eğitimi (EAE) Thomas Gordon.
 

23 Mart 2013

Bodrum'dan havadisler

Bu aralar (gene) bloğumu pek ihmal etmişim... Aslında çok istiyorum eskisi gibi hergün yazayım.. Teşhirci bir yanım mı olduğundan, burada bulduklarımdan mı kopamadığımdan, yoksa bloğum sayesinde edindiğim arkadaşlarımı mı çok sevdiğimden, bloğumu da çok seviyorum.. Ama yazacak vaktim olmuyor, nasıl oluyorsa oluyor işte.. Aslında hiç boş vaktim yok ama pek de elle tutulur birşey yapmıyorum gibi geliyor. Aslında, pek çok şey yaptığıma eminim... Zira iki ay önce her gün üç bölüm izlediğim Dr House'un son ay bir tek bölümünü bile izlemeye vaktim olmayışı yoğun olduğumu düşündürüyor bana.
O zaman neler yaptığımı sıralayayım da ben de inanayım...
- Aslında, işler de yoğunlaştı bir yandan. Hastalarımız artıyor.. Bu da tabii bir vakit alıyor. İşimle ilgili işleri severek yapıyorum. Gebelik Okulu'muz başladı mesela.. Orada gebelerimizle sohbet ediyoruz, onlara bilmeleri gereken bissürü şey anlatıyoruz.
- Çocuklarımda daha çok ilgileniyorum. Okullarına gidiyorum, aktivitelerine katılıyorum (örneğin Damla hanımla okumayı kutlamak için kurabiye yaptık seslerden...
- Haftada iki gün yoga yapıyorum.... Minik kuzu Tuna'nın da okulda yoga yaptığını öğrenip şaşırıyorum, asanaları ve adlarını biliyor oluşuna :)
- Bahara hazırlanıyorum, annemin daha yoğun çabasıyla, sardunyalar, kasımpatları... Bahçe mevsimi geliyor, heyecanlanıyorum..
- Sevgilimle haftada en az bir gün başbaşa birşeyler yapmaya çalışıyoruz, bowling + sinema ile mesela dün gece pek eğlendik..
- Eğitim öğrenim faaliyetlerinden asla geri duymuyorum.. JED (Jinekolojik Endoskopi Derneği) çatısı altında oluşturulan GEP (Genç Endoskopistler Platformu) toplantısına katıldım ve bana verilen görevleri seve seve yerine getirdim mesela... Şu adresteki son bültenin hazırlanmasından biriydi mesela bu görevlerden biri... GEP ile birlikte 15 Haziran'da Bodrum Acıbadem'de bir toplantı ve workshop düzenliyoruz mesela...
- Bu arada yeni bir endoskopi kursuna katılmayı planlıyorum sonbahara..
- Tüp bebek öğreniyorum mesela.. Yıllardır itinayla kaçtığım Siperoff adlı kitabımla yüzleşiyorum, artık okumaya başladım. Tüp bebek eğitimi için Sağlık Bakanlığı'na başvuruda bulunmaya hazırlanıyorum...
- Ayrıca web sitemi güncel tutuyor, hemen hemen her hafta biri bilimsel biri güncel olmak üzere en az iki yazı ekliyorum, Ayça'nın ve Ayça'nın da desteğiyle gittikçe büyüyen bir bebeğimiz oluyor... En çok mesaimi açıkçası bu iş alıyor..
- Arada kitap okuyorum, henüz istediğim kitabı bitiremediysem de, Anne Karnındaki Bebeğin Gizli Dünyası pek acayip şeyler öğretiyor bana...
- Yayınlarımla da ilgilenmeye başlıyorum bu ara, motive olabilirsem en sevdiğim işlerden biri olan bilimsel yayın yazma işine geri dönücem..
- Misafir bekliyorum heyecanla, gece gündüz aklımdan çıkmıyor, Ayça, Şebnem, Kıvanç gelicekler diye gün sayıyorum.. Bir kez kasırgaya yenildik ama ezilmedik, haftaya tekrar biraradayız inşallah...
- Minik kalbim kınalı kuzum Damla kuşumun 6. doğumgünü yaklaşıyor, hazırlık yapıyorum, o da ayrı bir heyecan..
Söyle bir bakıldığında pek de boş durmamışım gibi? Eh hadi o zaman müsade. İşe gidicem ben.

23 Ocak 2013

Aslında herşey bir algı ilüzyonu

Birşeyler oluyor, bitiyor. Zaman geçiyor. İnsanlar geliyor, gidiyor.
Biz sürekli düşünüyoruz. Hissediyoruz. Birşeyler yapıyoruz, sonra yaptıklarımızı düşünüyoruz.
Birşeyler oluyor, sonra olanları düşünüyoruz.
Neyin nasıl olduğu değil önemli olan, neyi nasıl algıladığımız.
Aynı şeye bugün böyle, yarın şöyle tepki verebiliyoruz. Aynı kişiyi bugün böyle, yarın şöyle sevebiliyoruz.
Bugün aynı şeye sevinip yarın üzülebiliyoruz.
Herşeyi hergün, bir öncekinden farklı algılıyoruz.

Seçimlerimizin peşinden, bir labirentin içindeymiş gibi dolanıyoruz. Aslında çok karmaşık değil.. Anda kalmayı başarabilsek sorun olmayacakmış gibi..
Ben başaramadığımı düşünüyorum. Anda ol. Anda herşey mükemmel, demişti spiritüel yaşam koçum (Evet, var böyle birisi hayatımda. Evet, gerekli. Evet, benim bakış açımı değiştirmemi sağladı, biraz da olsa).
Anda kalmayı nasıl başaracağım peki?
Anlıyorum, biliyorum, da, o an geldiğinde kontolde tutamıyorum.
Daha stabil olsak olacak mı? (Ben olamıyorum da)
Aslında herşey bir algı ilüzyonu.
Biz nasıl algılıyorsak öyle...
Belki de olayları değiştirmeye değil, algımızı yüksek tutmaya çalışsak?

11 Ocak 2013

37 yaşım, yeni yaşamım. Tarihe not düşmek için yazıyorum.

37 yaşındayım.
Kadın Doğum Uzmanıyım.
Evli, iki çocuk annesiyim.
An itibariyle 59 buçuktan 60 kiloyum. Son on yıldakinden daha ince görünüyorum.
Saçlarımın çoğu beyaz, genelde kızıl ya da kahve rengin arkasına saklanıyorlar.
18 tane dolgulu dişim var. Onlara hayatım boyunca baktığımdan daha iyi bakıyorum (diş ipi, ara yüz fırçası, antibakteriyel solüsyon, falan.)
Bodrum’da yaşıyor, Acıbadem Hastanesi’nde çalışıyorum.
Yıllardır yazdığım bir bloğum (burası), yeni açtığım bir kişisel web sitem var (www.aybalaakil.com).
Bi sürü kitabım var, kişisel gelişim kitapları okumayı en çok seviyorum.
Kişisel gelişiyorum.
Almanca öğrenmeye bininci kez başladım. Bu kez kararlıyım.
Reiki yapıyorum, çok güvendiğim bir Reiki hocam var.
Yogaya tekrar başladım, çok sevdiğim bir yoga hocam var.
Piyano çalmayı öğrenmek istediğime karar verdim, kızımın piyano hocasıyla konuştum, baharda başlıyoruz.
Artık genelde topuklu ayakkabı giyiyorum.
Ben istemediğim sürece bana ve aileme nazar değemez, farkındayım.
Sevgilim de yanımda, birlikteyiz artık.
Kızım ilkokula başladı bu yıl, okumayı öğrendi sayılır, ama farkettim ki epeyce büyüdü son aylarda. Dün beni odasından gönderip ödevini tek başına yaptı.
Küçük oğlum yuvaya gidiyor, gittikçe daha sevimli oluyor. Ona hiç kızamıyorum, kızıma haksızlık oluyor sanırım.
Annem de Bodrum’a taşınıyor. Küçük bir kaza geçirdiği için bugünlerde yatıyor ama çok heyecanlı, o da yeni hayatına adım atıyor.
Kardeşlerimi hayatım boyunca olduğundan daha çok seviyorum. Çok özlüyorum. Bu hafta geliyorlar neyse ki…
Kardeşim gibi gördüğüm Gamzem çok uzakta, farkettim ki onu da çok özlüyorum.
Bugün itibariyle 37 yaşım bitti.
Bu yazdıklarımdan ibaretim.
Mutluyum.
Olmak istediğim yerdeyim.
Farkındayım, şükrediyorum hepsi için.
İyi ki varım, iyi ki doğdum.

3 Ocak 2013

Basit bir yaşam

Dr House, MD, "everybody lies" der iki lafın başında. Ben de yıllardır "people don't change" derdim. Huylu huyundan vazgeçmez, başka bir deyişle..
Ama şimdi, 37 yaşımın bitmesine günler kala, bana birşeyler oldu. Daha az eşyayla daha çok mutlu olunabilme ihtimalinin yarattığı şaşkınlığı anlamaya çalışıyorum bu aralar. Nasıl oluyor da oluyor bu peki? Ben yıllar boyunca almaya eğitilmiş biri iken, şimdi vermeye, verdikçe de hafiflemeye şartlandım?
Tabii ki eşyayla acayip bir bağlantımız olduğundan, atsak atamayız, satsak da satamayız ya, kıyamayız da ya..
Canımın içi annem ev tutup eşyaya ihtiyacı olunca ilacımı buldum. Verdim.. verdikçe hafifledim.. hafifledikçe verdim. Tedarikli olup, yedekli olup, fazla eşyayla ağırlaşmaktan, ağır yaşamaktan vazgeçtim.. Sandıktaki yedek havlulardan, dolaptaki yedek tabaklardan... Yedek dolaplardan... Yedek terliklerden... Yedek tencerelerden... Yedek raflardan, çerçevelerden...
Misafir terliğiyle gelsin, havlu eskidikçe alırım, tabak yetmezse (olur da 20 kişi misafir gelirse - ki bu en fazla yılda birkaç kez oluyor) yan evdeki annemden ödünç alırım demeye geçtim..
Yılda birer kez giydiğim 20 parça giysiden, yılda yirmi kez giydiğim birer parçaya geçiş...
Eşyaları, giysileri, oyuncakları, tabak çanağı sıkıldığım için değil eskidiği için değiştirmeye geçtim...
Ben mi değiştim şimdi? Yaşlandım mı, büyüdüm mü?
Bodrum hakikaten hafif bir yaşama mı zorluyor insanları? Gereksizliğin farkına mı varıyoruz?
Doğa mı bunu bana yapan? Çimenlerin üzerinde eşyanın değil toprağın enerjisini mi alıyoruz, daha sağlıklı, daha keyifli olarak?
Daha sağlıklı, daha keyifli..
Daha yüksek enerjili..
Hoşgeldin 2013. Hoşgeldin yeni yaşım.

28 Aralık 2012

Yeni yıl yazısı

Hiç yapmadım şimdiye kadar. Ama bu yıl, tam da bu gün (28 Aralık günü), bir yeni yıl yazısı yazmak istedim. Hani şu hayallerim, aşkım ve ben şeklinde olanlardan.. İstediklerimi, planladıklarımı yazayım dedim... Neler istiyorum hayatımda bir toparlayayım, böylelikle de ikibinonüçte ayağımı denk alayım diye...
Şunları buldum istediklerimden:
Bu ikisine sahip olmak isterdim (ki oldum)
 
 
Böyle bir yerde yaşayıp, bu tontik bacaklı bebiyle denizde cup cup eğlenmek isterdim (ki yaptım bunu bu yıl)
 

Şahane insanlarla birlikte çalışıp, onlarla yemeklere gidip, eğlenip, nefis müzikler dinleyip Ege yemeklerini tadayım, şahane akşamlar yaşayayım isterdim... (ki yaptım bunları bu yıl)


Teyzemler bile burda yaşasın, annemle falan haftasonları onun evine gideyim, tıpkı eskisi gibi kendimi teyzemlerin evinde de evimde hissedeyim falan isterdim. Yaşadığım şehirde tek başıma olmayıp, kendi evim gibi hissettiğim başka da evler olsun isterdim (ki burda hakkaten var teyzemler, kuzenim falan.. Annem de taşınıyor hatta.. Yaptım yani bunu bu yıl.)


Haftasonları benden hiçbir beklentisi olmayan ama beni kardeşleri olduğum için koşulsuz seven insanlarla şamata günler geçireyim, eğlenmek isterdim (ki yaptım bunu bu yıl)....

 
Harika kadınların harika bebeklerini doğurtayım, bisürü bisürü bebeğim olsun isterdim... (ki yaptım bunu bu yıl)
 
 
Şöyle kocaman bir bahçesi olan, ne yana dönsem yeşil olan bir evde yaşasam isterdim.. (ki taşındım böyle bir eve bu yıl)


Laparaskopi öğrensem, kurslara gitsem isterdim.... Bazı makaleler yazayım ve bunlar yayınlansın isterdim.... Bir kişisel web sitem olsun, hastalarıma vermek istediğim tıbbi bilgileri orada paylaşayım onlarla isterdim...
Kardeşlerimle her zamankinden çok daha yakın olayım, kardeşim olsunlar, içimden sevgi taşsın, gözlerim dolsun onları düşününce... özleyeyim görmeyince isterdim.
Çok sevdiğim birileri beni arayıp özledik seni desinler isterdim...
Kocam da taşınsın bu güzel yere isterdim..
 
Ki bütün bunlar oldu bu yıl.
 
O zaman ben bir isteklerim yazısı değil de
 
Şükürler olsun yazısı yazmaya karar verdim.
Allah'ım ne güzel bir yıldı bu yıl. Bir sonrakinin daha da güzel olacağını ne güzel işaret etti. Allah'ım çok teşekkür ederim bütün bunlar için. Bize verdiklerinin tümü için.
Vermediklerinden de birşeyler öğrenmemizi sağladığın için. Beş ay sevgilimden ayrı yaşayıp, bağımlı kişilik yapımı bir kenara bırakmamı, ayaklarımın üzerinde durabilmeyi öğrettiğin için, çocuklarımla tek başıma başedebilmeyi ve bundan keyif bile alabilmeyi öğrenmemi sağladığın için... Bütün bu süreçte annemi başımızdan eksik etmediğin için....
Tam, öğrenmem gerekenleri öğrendim bence, artık keşke sevgilim gelse demeye başladığımda onun tayinini yeni yıla yetiştirdiğin için....
Çok şükür.
Eh yeni yılda da bütün bu güzellikler olacağı için şimdiden ona da şükür.
 

20 Aralık 2012

Bakış açısı öğrenilebilir bir şey mi?

Dün akşam, Damla hanımın okul kütüphanesinden getirdiği kitabı okurken, aklıma dünyanın en iyi fikri geldi. Bakış açısı öğrenilebilir bir şeydi ve mutluluk bir seçim'di, biz istersek mutluluğu istersek mutsuzluğu seçerdik. Bunu da bakış açımızı değiştirerek yapabilirdik. Bana bunu hep kardeşim öğretir, Damla hanım ve minik arkadaşlarına ise bu kitap öğretiyordu: Şanslıyım.. Şanssızım.. adlı bir kitaptı. Aynı olaylar, bir tarafında şanslı olduğunu hisseden bir bakış açısıyla, diğer tarafında ise şanssız olduğunu düşünen bir bakış açısıyla anlatılıyor...
 
 
Bu kitap, tam da istediğim bir fırsatı ayağıma getirdi.. Damla hanıma bir oyun oynamak istediğimi, hadi şanslı şanssız yapalım'ı anlattım...
Hemen kavradı. Ben de özellikle onu mutsuz ettiğini, üzdüğünü düşündüğüm söylemlere ağırlık verdim....
Konuşmamız / oyunumuz şu çerçevede devam etti:
Ben: "-Çok şanssızız çünkü kış geldi, dışarısı çok soğuk.."
Damla: "- Çok şanslıyız çünkü evimiz kaloriferli, sıcacık"
Ben: "- Çok şanssızız çünkü babamız hala Antep'te"

Damla: "-Çok şanslıyız çünkü annemiz yanımızda.. Babamız da hayatta"
Ben: "-Çok şanssızız çünkü teyzelerimiz uzakta"
Damla: "-Çok şanslıyız çünkü anneannemiz bizimle kalıyor"
Ben: "-Çok şanssızız çünkü annemiz yemek yapamıyor"
Damla: "-Çok şanslıyız çünkü anneannemiz çok güzel yemek yapıyor"
...
Tam da onlara vermek istediğim hayat dersi işte bu.
Bakış açını değiştir, hayatın değişsin. Sen değiş, dünyan değişsin.


30 Kasım 2012

Kitap haftası: Keşke ben de ilkokulda olsaydım

Bu bloğu takip edenler, şu yazımdan ya da şu yazımdan da hatırlarlar, kitaplara ve kütüphanelere, özellikle de çocuk kütüphanelerine çok düşkünümdür. Çocukluğumu kitaplara gömülmüş bir şekilde bir miktar asosyal geçirdiğimi, en yakın arkadaşlarımdan birinin Kemalettin Tuğcu olduğunu, bir kütüphaneye girdiğimde (bu tuhaf gelmesin lütfen) endorfinimin yükseldiğini, önemli bir sınava çalışmam gerektiğinde kendime hemen bir kütüphane bulduğumu (bkz: uzmanlık bitirme sınavı için: İSAM kütüphanesi gibi)  falan söyleyebilirim. Bu nedenle, Damla hanımın yeni okulundaki (TED Koleji, Bodrum) kütüphanenin büyüklüğü ve kitap koleksiyonunun genişliği çok ama çok hoşuma gidiyor. Kızımın bütün büyük tenefüslerde kütüphaneye gidip orada vakit geçirmesi asosyal mi oluyor diye ara ara endişelendirse de, içten içe annesine çekmiş işte diye de sevindiriyor.

Düşünüyorum da, keşke benim okulumda da kütüphane olsaydı.. Orada bir kütüphane öğretmeni olsa ve kütüphane dersinde bize kitap okusaydı....
 
 
Keşke istediğimiz kitapları ödünç alabilseydik.. biz de boş vakitlerimizi çocuk kitapları arasında geçirseydik..
Kitap haftasında bir gün bir kitap kahramanının kılığında okula gitseydik.. Öğretmenlerimiz, hatta müdür yardımcılarımız da kitap kahramanı gibi gelseydi. Kitapların büyülü dünyasına girmeye teşvik edilseydik, kitap kahramanları bizi ellerimizden tutup hayal alemlerine uçursaydı...
Kitap okumanın önemsiz, saçma değil, çok mühim olduğu bilinçaltımıza böyle oyunlarla eklenseydi..
Keşke benim okulumda da okuduğum çocuk kitaplarının yazarları (belki Kemalettin Tuğcu mesela) gelip bizimle sohbet etseydi, birer yetişkinmişiz gibi onlara istediğimiz şeyleri sorabilseydik, sonra kitaplarımızı yazarlarına imzalatabilseydik.. Kitabın önemli olduğunu taa o yaşta anlasaydık böylece.
Neyse, keşkeleri bir yana bırakalım da, en azından biz çocuklarımızı bu imkanlara sahip bir okula gönderebiliyoruz diye sevinelim.
Son not: TED Bodrum Koleji yetkilileri size sesleniyorum, arada bir kütüphanenize gelip kitap okuyasım var, masal falan, alır mısınız beni?

21 Kasım 2012

Bodrum'da kadın doğum uzmanı gerekirse: www.aybalaakil.com :)

Birkaç aydır kapanmıştım odama, ha babam yaz yaz. Ben olsaydım neleri merak ederdimlerden, sen olsaydın neleri merak ederdin'lere kadar, kendimle beraber yaklaşık 40 :) kadar kişi hep beraber hazırladık..
Önce hayal ettim, neler olmalı nasıl olmalı? Arkadaşlarımın, kardeşlerimin fikirleri, benim uğraşılarım... Sonra, sen olsan nasıl hayal ederdin'cilerimden biri olan Ayça'ya da bulaştı hayalim. Beraber yaptık, oldu.
Bence oldu zira tam benim istediğim gibi oldu.
Hayırlı olsun :)

28 Ekim 2012

Bodrum'dan kısa kısa notlar

Bodrum fena gitmiyor. Kış geldi geliyor, sonbahar kesin geldi. Hava kapalı, ara ara yağmur yağıyor. Hafif serin, akşamları yorganları çıkardık, gündüz hala tişört bazen gömlek, çokça da yelek giyer olduk. Ama şimdilik boğmadı beni kapalı hava. Ne yana dönsek çayır çimen olduğundan olabilir. Bakımlı bahçeler, çiçekler, açık alanlar. Yağmur yağınca kapanmadık eve, belki de ondan.
İstanbul'dan daha sakin, daha huzurlu. Annemle kardeşlerim yanımda diye de lokum tadında gidiyor olabilir. Kocam da yanımda olunca inşallah, tadından yenmez.
Annemin bomba projesi hepimizi heyecanlandırdı, heyecanlandırmaya da devam ediyor. Bayramdan sonra aksiyon zamanı inşallah, sonra da ver elini Bodrum ve tekrar annemlerle aynı şehirde yaşama hayali..

Şu anda oturmakta olduğumuz ve bence meleklerin bize bir armağanı olarak bulduğumuz ev, Yahşi Yalısı'nda.. İşlerimize, okullarımıza ve dahi deniz kıyısına fevkalade yakın.
Herkes kışın pek ıssız olacağından, yalnız bunalacağımızdan ve merkezde oturmanın avantajlarından bahsediyor.. Ve fakat ben bu süreçte kendimi bir kez daha keşfediyor ve sessizlikten, yalnızlıktan ve hatta ıssızlıktan hoşlandığımı farketmiş bulunuyorum. Sonbaharın gelmesi ve yazlıkçıların gitmesiyle, evde gürültü yaparken daha bir huzurluyum, bahçede misafirlerimi ağırlarken çevrede kimselerin olmaması işime geliyor. Yayla evimizi hatırlıyor ve huzurla özlüyorum orayı. Kardeşimle de düşünüyoruz, yazın insanlar gelsin, olsun, kışın bizbize sakin huzurlu. Zaten ben ve çocuklarım haftanın her günü okulda - işteyiz, hafta sonu bazen alışveriş merkezine gideriz, bazen çıkar dolanırız. Antep'te sanki, merkezdeydik de, kaç komşumuzla görüştük iki kış? Evet, sıfır. Çok mu bunaldık, şehir merkezine de pek uzak sayılmayız, dokuz dakika. Evet, dokuz.
Yani kısacası, kış beni basmazsa eğer, benim sanki burada böyle huzurlu, sessiz, yaşamaya devam edesim var.
Saygılar sunarım efendim.

Damla hanımın ağlama krizleri

Son zamanlarda daha doğrusu Bodrum'a taşındıktan sonra yaşam kalitemizi kısıtlayan en önemli unsur, Damla hanımın ağlama krizleri idi.
Nasıl bir krizdi bu: Herhangi bir nedenden (ama ağlama nedeni olmadığı belli bir nedenden, daha doğrusu sudan bir sebepten denebilir), önce bir beş dakka mızıklanma, ama bu değil o değil, öyle değil, böyle hiç değil şeklinde bir söylenme dönemi, arkasından başlıyordu yaygara. Bazen çığlık atma şeklinde, bazen hıçkıra hıçkıra ağlama şeklinde.. Genelde, kırk kırkbeş dakika süren çığlıklar, kulağımın içini delip geçen, sinirimi bozan, muhakeme yeteneğimi yitirmeme neden olan, herkesin gerildiği, asla sakinleşmeyen, kandırılamayan, susturulamayan, en sonunda yarım saatin sonuna doğru daha fazla çığlık atmasın diye ağzının üstüne bir tane vurduğum ve bazen oturup benim de onunla ağladığım krizler.
Bunu bir türlü çözemedim başlarda. Bir yandan yerleşme sorunları, evle ilgili işler güçler, bakıcımızla yaşadığımız duygusal gerilimler, öte yandan Damla hanım'ın sonu gelmek bilmeyen ağlama krizleri.. Başetmekte çok güçlük çektim, hatta başedemedim. Hergün gelen krizler beni ve evdeki herkesi o kadar yıprattı ki, bu olay en sonunda bakıcımızı göndermemize neden oldu (hiç kimse bir başkasının çocuğunun sonsuza kadar bağırıp ağlamasını tolere etmiyor)..
Pedagogla tanıştık bu dönemde, hayatımızda ilk defa... Tüm olayları babamızın uzakta olmasına bağladı. Damla hanımın babasını kaybettiğini düşündüğünü, anneyi de kaybetmekten korktuğu için ayrılma anksiyetesi yaşadığını düşündü ve hep bu yönde çalışmalar yaptık.
Uğraşıyorduk.. O dönem ödevlerimizi yaptık, babayla ilgili dersimize çalıştık, günlerce babayla telefonda konuştuk, mektuplar yazdık, anne kız günleri yaptık... Dere tepe düz gidiyorduk, bir de arkamızı dönüp bakıyorduk ki bir arpa boyu yol gidebilmişiz ancak... Babamız aylık ziyaretine geliyor, onun yanında da bir kriz, hadi adamın iki gün ailesini görme hevesi kursağında kalıyor. Kocaman bir çocuğun sebepsiz ağlaması (ya da çığlık atması) bir ailenin huzurunu nasıl kaçırır, bunu yaşamayan bilemez. Hatta annem kardeşlerim, hepimiz bir sinir yumağı şeklinde...
Damla hanım aslında son derece algıları açık, duyarlı ve hassas bir çocuk. Yaşından önce okula gitti bu sene evet, ama bahsettiğim olaylar okul açılmadan önce başladı. Evet çok stres var üzerinde, yeni bir şehir, yeni bir ev, yeni bir yaşam düzeni, alıştığı arkadaşlarının hiçbiri yok, en mühimi babası yok ortalarda. İlk okul, başlıbaşına bir stres...
Damla bir yandan da çok hareketli bir çocuk, resimde de görülebilir:

Bir kız çocuğu gibi değil, bir erkek çocuğu gibi atlar zıplar, merdiven dururken düz duvardan geçer. Yol dururken ağaca tırmanır.

Sonuç olarak, herşeyin çocuğunu tanımakta bittiğini biraz geç de olsa anladım.
Aletha Solter'in Çocuğunuza Kulak Verin adlı kitabını aldım, okudum. Bu kitap bu aralar pek popüler çünkü yazarı Türkiye'de bir konferans verdi. Ben İstanbul'da olmadığımdan gitmedim, ama blog yazan arkadaşlarımın yorumlarına dayanıp hemen kitabı aldım. Beynimde bir ışığın yanması için kitabın ağlamak konulu ilk bölümünü okumam yeterli oldu. Evet, ağlıyor da bu çocuk neden ağlıyor...
Aletha sağolsun, anlatmış güzel güzel.. Ben burada hepsini tekrarlamayacağım. Sadece, şunu söyleyebilirim ki, çocuklar deşarj olmak için ağlıyorlar ve buna izin verilmeli. Ona sarılıp teskin ederek, kendine ve başkalarına zarar vermesine izin vermeden ağlamasının bitmesini beklemek gerek.
Artık (bir iki haftadır), ağlamanın ne zaman geleceğini hissediyorum. Hatta önceden anlıyorum, Damla hanım çok ajite olduğunda, gerildiğinde (arkadaşlarıyla kavga olabilir, oyunda dışlanabilir), okulda çok yorulduğunda ya da televizyon ya da bilgisayar, ipad gibi dış uyaranlardan çok yüksek doza maruz kaldığında bir deşarj atağının geleceğini hissediyorum. Mümkünse kızımı kucağıma alıyor ve ağlarken ona sarılıyorum. Onu anladığımı, kızgın olmadığını, ağlamasında sakınca olmadığını sessizce kulağına söylüyorum. Mümkünse onunla yalnız kalabileceğimiz bir ortam yaratmaya çalışıyorum, evdeysek boş bir odaya götürme ya da odadakileri dışarı çıkartmak gibi, arabadaysak arabayı kenara çekip onu yanıma ya da kucağıma almak gibi.. Ağlamasından çok gerilen biri varsa (babası olabilir mesela), onu da sakinleştirmeye çalışıyorum ki ağlaması kızgınlık yaratmasın..
Sonra kızım sakinleşene kadar bekliyorum. Dikkatini çelmeye çalışmadan, oyalama ya da kandırma çalışmaları yapmadan.. Sakince bekliyorum.. O da ağlıyor ağlıyor, yargılanmadığını, eleştirilmediğini ve kimseyi kızdırmadığını bilerek.
Bu seansların sonunda tıpkı Aletha'nın dediği gibi, gülerek oyuna dönüyor. Gerçekten de pamuk gibi yumuşacık oluyor, gülüyor ve tüm gerginliği bitmiş oluyor. Bazen uykudan önce geliyor kriz, uykuya dalmadan önce ağlıyor (önceleri onu boğmak isterdim bu durumda), şimdi ise kucağımda ağlayıp bitince de gülümseyerek uykuya dalıyor ve mutlu uyanıyor.
Sonuç ne mi, bir fıkra vardır ya, adamın biri, ishal olmuş, doktora gitmiş. Geldiğinde demiş ki, intaniyeye sıra bulamadım, psikiyatri doktoru boştu ona muayene oldum. Sormuşlar, peki geçti mi ishalin, adam demiş ki, hayır ama artık kafama takmıyorum :)
Bende de durum buna yakın, Damla hanımın ağlama krizleri geçti mi, hayır ama artık kafama takmıyorum:) Aslında tam böyle değil, krizlerimiz gerçekten elle tutulur şekilde azaldı, geldiğinde de idare edebiliyorum artık. Damla hanım daha keyifli, daha uyumlu. Daha çok laf dinliyor.
Büyüyor. Beni de büyüterek.

19 Ekim 2012

Bodrum'dan havadisler

Bodrum günlük güneşlik sayın seyirciler. Söylemesi ayıp olacak ama hala haftasonları denize gidiyoruz. Su ılıcık, hava sıcacık, Bodrum lokum gibi.
Bayramda seyahat etmek isteyenleri bekleriz, biraz daha yüzeyim güneşleneyim, o da olmadı şahane koylarda sokaklarda dolanayım'cıları..
Akşamları serin oluyor biraz, evet. Hırkasız çıkamıyoruz dışarı. Ama yatarken camı kapatınca da sıcak oluyor. Yorgan nasıl birşeydi, bizimki nerdeydi, desem çok abartmış olurum ama hala pike'ciyiz de biz...
Evet, benim adım nispet :) Bu başlığı Aycuş'tan çaldım.
Enerjiler yükseliyor, herşey yoluna giriyor sayın seyirciler.
Son günlerimiz, Aycuş'un projesi ve yeni bloğuyla heyecanlı, benim web sitemin hazırlıklarıyla yoğun. Yakında Milas'ta bir konferans, şimdi onun da hazırlığı var. Yazılar, çiziler, sunular..


Serap Abla'yla taktık ileri vitese, hızlanıyoruz. Pek yakında herşey şahane olacak sayın seyirciler.

www.aybalaakil.com... merak edenler arada baksınlar :)

16 Ekim 2012

İncelikler yüzünden

İnsan kendi kızıyla başedemez mi? Ben edemiyorum. İflas bayrağını çekip atınca ne olucak? Kızımı da mı atıcam? Yok atamam. O zaman başetmem gerek. Ama edemiyorum.
Napıcam ben, çıkmaza çakıldım.
Pedagoğa götürüyorum, dersimi çalışıyorum, verdiği ödevleri yapıyorum. Sabır timsali oluyorum, saatlerce direniyorum sabrediyorum. Ama nereye kadar?
En son ısırıyor beni (5,5 yaşında ama, canımı hakkaten acıtabiliyor), vuruyor, tekmeliyor. Elinde sert birşey varsa onunla vuruyor, ne varsa onu yüzüme gözüme fırlatıyor. Canım acıyor. O da yoksa çığlık atıyor, ama öyle böyle değil. En son dayanamayıp bir tane de ben ona vuruyorum. Bu böyle sürüp gidiyor. Niye vuruyorsun kızım şimdi diyorum, sen de bana vuruyorsun diyor. Demek ki bu krizinin sonunda tokat yiyeceğinin farkında. Bilerek belki isteyerek yapıyor.
Tam kendime ne kadar sabırlıyım, başkası olsa bu kadar sabretmezdi diyorum, birşey oluyor.
Sabah uyanmıyor, servisin gelmesine on dakka kalasıya kapris yapıyor. Yataktan kalkmam uykum var, tuvaletim yok çişe gitmem, oyuncak bebeğimin elbisesi nerde, sonra bir çığlık kıyamet, gitmiycem okula...
Her sabah aynı terane.
Okuldan gelince başka bir terane, birikmiş gerginliğini atsın, sakinleşsin diye sabrediyorum, biraz ağlasın susar diyorum ama yok.. Bitmeyen bir krize daha dönüşüyor.
Ödev saati bambaşka bir terane. Her gün ama her gün, altı üstü bir iki sayfa çizgi çubuk - ki bu onun kapasitesinin çok altında biliyorum- yapmam da yapmam. Yapma kızım sonuçlarına sen katlanırsın sınıfta, bu sefer yapıcam diye ağlıyor. Masaya otur, bir ya da iki saat elinde kalem kağıda bakıyor. Bir çizgiyi bir saatte. Yeni kalemler, kırtasiye malzemeleri, çalışma masası alıyorum özenir belki diye, yok, bana mısın demiyor. Ertesi gün de ben ödevimi bitirmedim diye ağlıyor.
Bir insanın sabırları buna ne kadar dayanabilir ki?
Pedagoglar derslerini ezberlemiş: Babası uzakta ya ondan.
Ya ne babası ne annesi. İnat ediyor işte. Neden, neyin intikamını almaya çalışıyor bunu çözmek gerek. Çocuğun yapısı mı böyle, onu söyle bana. Üstüne mi gitmiyim, yaptırmayım mı ödevini, okulda rezil olunca gelip daha çok ağlıyor ben yıldız alamadım diye. Ben bununla başetmek zorunda mıyım? Sabah kalkmıycam diye çığlık çığlığa ağlarken tamam yat o zaman deyip, dönüp arkamı kendim hazırlanıp okula mı göndermeyeyim? Sonra hergün istemeyince annem göndermiyor nasılsa'yı nasıl değiştiricem? Çünkü çocuk sözlüğünde istisna diye birşey yok. Birkez hasta diye okuldan al, hergün karnım ağrıyor diye bir saat ağlıyor. Bir kez uyusun diye gönderme, ertesi gün nasıl göndereceksin?
En sonunda okuldan mı alayım? Anaokuluna geri mi vereyim? Hatta yuvaya. Canı isterse gitsin istemezse gitmesin.
Akşam uyku saati gelince az oyun oynadım diye kriz. Yok biraz daha oyun oynasaydım, yok biraz daha zıplasaydım, uyumaz, yatır yatırabilirsen. Sabah kalkma saati gelince gene aynı terane.
Sürekli olarak, iş dışında geçen saatlerde sürekli olarak, onun kaprisleriyle - istekleriyle - krizleriyle uğraş.
Ben ne olucam? Benim kendi isteklerim ihtiyaçlarım hayatım vardı bir ara. Saçımı yıkardım, kuaföre giderim. Spor yap diyorlar, ne zaman? Okul çıkışı mı, sabah mı? Eve geliyoruz, iki saat mücadele, sonra uyku. Sabah haldır huldur koş işe, haftada altı gün. Bu kadar zor mu olur bu iş hep böyle?
Hasta mı oluyorum, yorgun muyum, birşeye canım mı sıkılmış, ben de sevgilimi özlemiş olamaz mıyım? Önemi var mı?
Nereye kadar sürer bu böyle?

30 Eylül 2012

Zil, şal ve gül.

Bir zili vardı, sesi çıkmadığından, bizi çağırmak istediğinde çalardı, çıngır mıngır koşardık. İyi ki almıştım o zili.
Bir büfem vardı salonda, çok seve beğene almıştım, baş köşelere koymuştum, zil de onun içinde başköşede dururdu. Artık ihtiyacımız kalmamıştı ne de olsa.
Artık sesi vardı, nefesi de vardı.
Artık büfem yoktu, evime sığmamıştı, bir depoda çürüyordu.
Ama onun nefesi, sesi bizi hayata bağlıyordu. İyi ki vardı.
Ve artık bambaşka birisiydi, artık bizim yaşama sevincimizdi.
Arada aklımıza geliveren zor günler geçivermişti, bak. Hepsi bitmişti şükür.
Hele o deliryum, yoğunbakım sendromu, bir muzlu puding yedirmeye çalışıyorum diye benden nefret edişi, saklanışı. Gözlerini kocaman açışı, bizi korkutuşu. Hepsi gelip geçiciymiş. Bak, gelip geçti.

17 Eylül 2012

Okulumuzun ilk günü ve çocuk hızında yaşamak.

Öyle miydi, böyle miydi, hazır mıydı, değil miydi derken mintacık bebeğim okula başladı. Daha kucağıma sığıyor o benim, ne işi var onun yüzlerce dev (!) çocukla dolu kocaman okulda?
Durum tastamam bu. Çocuğum okula hazır bence ama ben onun okullu olmasına hazır değilim. Hem sabah törene katılmasına gidip bakmayacak ya da okulun ilk günü onu okula kendim bırakmayacak, servise bindirecek kadar umursamazım, bir yandan da okul eteğinin bedeni gelmişse gidip alayım diye okula gidince, sırtının sırılsıklam terli olduğunu görüp bu çocuk daha bebek, kim değiştirecek bunun ıslak tişörtünü diye homurdanıp olay çıkaracak kadar arızayım.
Ben bence daha veli olmaya hazır değilim. Oğlak yanım kabarıyor, oldu bittiye geldi ya, plansız programsız oldu ya, aniden hazırlıksız yakalandık ya, alışmaya çalışırken geçen sürecin tadını çıkaramıyorum. Her an aksayan şeylerden biri beni sorumlu tutacakmış, belki suçlayacakmış gibi gardımı alıyorum. "Amaan nolacak terlediyse, sanki ben 5,5 yaşında ilkokul birdeyken annem mi gelip sırtımı değiştiriyordu, ne oldu yani, üstelik ben devlet okulundaydım ve siyah önlük giyerdim" deyiveremiyorum. Yeterince yedek tişört, etek, ayakkabı aldım mı acaba diye dönenirken, kendimin o yaştayken sadece 1 önlüğümün ve okul ayakkabımın olduğunu unutmuş gibiyim.
Kızım okula hazır bence, değilse de hızla hazırlanıyor.
Yol bile katettik, haftasonu yeni yaşam biçimimize alışmaya çalıştık kızımla. Adı, çocuk hızında yaşamak. Aslında yeterli vakit verildiğinde birçok şeyi yapabildiğini, tuvalete gidip temizlenebildiğini, yemek yiyebildiğini, yatağını toplayabildiğini, yani hayatını idame ettirebildiğini farkettiğimde buna karar verdim. Kızıma da bildirdim: Artık çocuk hızında yaşayacaktık.
İlk başta anlayabildiğini ya da algılayabildiğini sanmadım. Aslında zaten, bu benim eğitim sürecimdi (Etkili Ana Baba Eğitimi kitabından öğrendiklerimden birisi, ayrı bir yazının konusu). Çocuklarımızdan birçok şeyi yetişkin hızında beklediğimizde yapamıyorlar, hadi hadi hadi diyerek onları geriyoruz ve arızaya bağlıyorlar. Bu sefer de onların yavaşlığı bizim kabul edilebilir davranış çerçevemizin dışında kaldığından biz tolere edemiyoruz.
Kızım meğer pek güzel anlamış. Haftasonu ona ne zaman "hadi kızım, acele et kızım" desem, "anne hani benim hızımda yaşayacaktık?" diye beni uyardı. Her seferinde ona beni uyardığı için teşekkür edip, buna alışmamın biraz vakit alacağını söyledim, beni uyarmaya bıkmadan usanmadan devam etmesini rica ettim. Çocuk hızı... Çocuklu hayatın bu sırrını beş buçuk sene boyunca nasıl olup da keşfedememiş olduğuma şaşırıyorum şimdi.
Onlar büyümüyorlar sadece, biz de büyüyüp öğreniyoruz. Gelişiyoruz. Olgunlaşıyoruz - evet 35 yaşından sonra bile.
Herşey çok güzel olacak, biliyorum. Kötü gitmesi için hiç neden yok.
Bugünkü yazımı hayatımda tüm zamanlarda en çok sevdiğim, daha doğrusu en akıllıca yazıldığını ve hep bir insan evladının nasıl olup da bu kadar güzel uyumlu şarkı sözü yazabildiğini düşündüğüm bir şarkının sözleriyle tamamlıyorum:

Daha dün annemizin kollarında yaşarken
Çiçekli bahçemizin yollarında koşarken
Şimdi okullu olduk
Sınıfları doldurduk
Sevinçliyiz hepimiz
Yaşasın okulumuz.

15 Eylül 2012

Bana iyi gelen şeyler.

Biliyor musun Ironman'in annesi, bana iyi geliyorsun. Cumartesi sabahının körü olmasaydı, seni arayıp bunu sana söylerdim. Böyle dandun diye bir giriş oldu ama kafam pek karışık, toparlamaya çalışayım.
Aşağı yukarı seninle son buluştuğumuz günden (bkz. 5 Temmuz muydu?) bu yana, takılmış bir bozuk plak gibi aynı şeyler oluyor. Aslında büyük resim değişiyor habire, yeni ev yeni iş yeni şehir, yeni bir yaşam tarzı. Ama ben sürekli küçük resme bakıp ben yapamıyorum, ben zorlanıyorum diyorum. Böylelikle de işler düzelip yoluna gireceğine sarpa sarıyor. Herşey daha beter oluyor.
Herkese olumlu düşünmenin gücünü anlatan ben, düşünce bulamaçlarımda boğuluyorum.
Ne ara dayanma gücümü yitirdim ben? Biri beni silkeleyip herşeyin yoluna gireceğini neden hatırlatmıyor? (Şebnem, aslında sen sanki bunu yapacak gibiydin :) ama pek görüşemedik, ihmal ettin beni.. Bi de benim zaten bunu bildiğimi, neden uygulamadığımı söyleyince ters tepti belki, bana sadece basitçe gaz versen olurdu sanki... )
Hep herkese herşeyin düzeleceğini ben söylermişim meğer, kimse bunu benim için yapmayınca, kocam da kendi stresinden benimkini farkedemeyince, evet, ben çakıldım kaldım.
PMS'imin de nihayet dün sona ermesiyle bu kadar rahat konuşabiliyorum. Dün herşeyin sonu gibiydi, ruh halim neydi öyle... Senin, Ironman ve Tuna'nın herzamanki gibi şahane bir resmini gördüğümden beri düşünüp duruyorum, ben ne zamandır bebeklerime ve sevgilime sarılıp şöyle gülen bir resim veremiyorum? Ne oldu bana?
Diye diye bugünü buldum.
Evet, sen bana iyi geliyorsun. Keşke daha yakınımda olsan, daha çok konuşsak, hergün konuşsak.. Hep görüşsek.. Yazdıklarımızı okusak. Birlikte hayal kursak, birlikte gezsek. Seninle görüştükten sonra daha olumlu düşünüyorum. Bazen saçma bir anda seni arayasım geliyor. Sanki birlikte yıllar geçirmişiz de şimdi uzaklaşmışız gibi oluyor.
Bu da böyle bir yazı oldu.. Daha çok mektup oldu :) Eh hadi öptüm bari.