Bu sefer baştan söyleyeyim de öyle başlayayım: Lütfen bu yazımı okuyan olursa, ah depresyonda mısın, zavallı, bak mutlu olunacak ne çok sebebin var, sağlığın var, falan demeyin. Depresyonda değilim, mutsuz değilim, hergün şükredecek kadar çok şey var hayatımda, farkındayım. Hatta tüm zamanlara göre en çok şimdi farkındayım ve mutluyum çok şükür.
Ama...
Keşke, bazen, herşey bir parça daha kolay olsaydı.
Keşke, aslında tahmin bile etmediğimiz kadar yalnız olmasaydık. Keşke aslında kendi kurguladığımızı sandığımız hayatımız başkalarınınkiyle bu kadar örülü olmasaydı da bir parça daha yalnız olabilseydik.
Hayatımızın anlamı çocuklarımız, terrible two, four, five olmayıp, biliyorum sen beni hiç sevmiyorsun, hiç bir zaman da sevmedin anne demeseydi.
Keşke canımızın içi bebeklerimiz, gel deyince gelseydi, ye deyince yeseydi, hadi deyince kıpırdasaydı.
Keşke stres faktörleri - ya da zorluklar - teker teker gelseydi. Mesela taşındığımızda yeni bir işe başlama stresiyle de uğraşmamız gerekmeseydi. Ya da çocukların da tastamam aynı anda yeni bir okula başlaması gerekmeseydi. Ya da keşke eşimiz de yanımızda gelebilip bütün bu zor sürecin yükünü paylaşabilseydi.
Ya da yanımızda bize destek olsun diye getirdiğimiz kişilerin bu kadar çok geri gidesi olmasaydı da, stresin birazını onlara aktarabilseydik, yükümüzü hafiftelebilip daha kolay katlansaydık.
Keşke ramazan, oruç ve 37 derecelere varan sıcaklar da bunların üzerine eklenmeseydi de herşey bu kadar katlanılamaz bir hal almasaydı (tok açın halinden anlamaz).
Herkes keşke sırf kendi açısından bakmak yerine biraz da başkalarının açısından bakmaya çalışsaydı. Karşındakinin ayakkabısını giyip yürümek bu kadar da zor olmasaydı.
Bazen de hayatımızın odağı kendimiz olabilseydik. Sadece kendimiz için yaşayabilseydik, sadece kendimizi düşünebildiğimiz günlerimiz ve sabahlarımız olabilseydi. Uyanınca işe gitmek için rahatça giyinip süslenebileydik, bazen uyuyakalabilseydik, işe sadece uyuyakaldığımız ya da keyif kahvaltısı ettiğimiz için geç kalsaydık - mesela çocuğumuz kahvaltı etmeyi ya da üstünü giyinmeyi reddettiği için değil.
Keşke çocuklarımız sinir krizine girdiklerinde onlarla başetmesi gereken tek kişi biz olmasaydık. Bir başka kişi, x birisi - hiç farketmez kim olduğu- bizim kadar sevgiyle, şefkatle onları sakinleştirmeye çalışsaydı da bizden başka herkes, öff ne beter çocuk, annesi ilgilensin, bana ne deyip çevreden yok olmasaydı. Bazense biz bunaldığımızda, çığlık atmak ya da bağırarak kaçmaya ihtiyaç duyduğumuzda bunu yapabilseydik.
Keşke herşey bazen, sadece bizim limitlerimiz dolduğunda, toleransımız azaldığında, gücümüz kalmadığında, biraz daha kolay olabilseydi.
Burası benim hayal alanım. Adım Hayal. Kendi kendime gezintiye çıkmak istediğimde buraya uğrarım. Kimseleri almam yanıma. Gülersem de kendim gülerim, ağlarsam da kendi kendime burada ağlarım.
Buyrun, ben
9 Ağustos 2012
2 Ağustos 2012
Bodrum.. Bodrum...
Hoşbulduk Bodrum.... İyiyiz çok şükür, ya sen nasılsın?Yıllardır deyip durduk da sonunda geldik sana. Güzelmişsin, güzel şehirmişsin derlerdi. Evet ben de beğendim seni. Her köşende bir sürpriz saklı senin de Antep gibi, henüz pek azını keşfedebilmiş olsam da. Her virajı dönünce şahane bir koy, şahane sular bekliyor insanı.
Evet evimiz şahane bir sitede, ne yana dönsen nefis yemyeşil çimenler. Kişiselleştiremedik henüz, sadece çocukların kaydırağıyla masası, havuzu var bahçede. Ama eminim en kısa zamanda benim salıncağım, masam, mangalım da yerini alacak.
Evet kötü karşıladın bizi, hatırlamak bile istemiyorum şu an, tuttuğumuz evin sahibi bize vermekten eşyalarımız gelmek üzereyken vazgeçti evini, ama her işte bir hayır varmış Bodrum, bahçesi yoktu oranın, içimden ite ite bu sonu hazırlamıştım. Yukarıdan bizim için ayrılmış ev ise kocaman bahçesi ve boş odasının birinde yerde duran tüyle (bkz: meleklerle yaşamak, beti erikli) bizi bekliyordu. İki aydır ev arayıp da bulamamıza rağmen bizim evi yarım saatte bulmamız bunu göstermiyor mu?
Eşyalarımız sığmadı evet, ama arındık hafifledik. Antep halılarını, Antep mobilyalarını, parlak süslü tabak bardakları verdim diye hiç üzülmedim Bodrum. Yıllardır hiç kullanmıyordum inan çoğunu. Kalabalık mı iyidir sadelik mi?
Nefis bir hastane hazırlamışsın benim için Bodrum. Hep hayal ettiğim gibi, tertemiz, şık, güzel insanlarla dolu. Sekreterimin adı Gamze, bana güzellikleri çağrıştırıyor ismiyle (özledim Gamzemi ondan mıdır?).... Odam var, evet, hani yıllardır hayal ettiğim gibi. Yakında çocuklarımın resimlerini koyacağım, şu anda sevgilimin ve kardeşlerimin yolladığı çiçeklerin süslediği bir masam..
Güzel insanlar karşıladı beni burda... Dilaram, ilk gün olmayan vaktini bana ayırıp kendimi evimde hissetmemi sağlayarak gözyaşlarımı hafifletti... Teyzem, kuzenim, İnanç - beni tanımadığı halde kara gün dostum oldu, ne güzel - ve koşup gelip elimden tutan, her zamanki gibi, evimi yerleştiren canım annem.
Çocuklarım harika bir okuldalar şu an, Patika'da, tavşan horoz tavuk balıklarla oynayıp koşup kirlenip yüzüp geliyorlar akşam eve. Damla hanım ilkokula hazırlanıyor, bakalım nasıl olacak, Tuna Bey'se keyfi yerinde, güle oynaya gidiyor. Gerçek tavuk yumurtası yiyorlar artık Bodrum, komşunun paçalı tavuğunun yumurtasını, bir de evde yapılmış yoğurt. Gerçek otla beslenen komşu ineğin sütünden yapılmış. Okul çıkışı denize gidiyorlar, kumda debelenip serin sularda yüzüp güneşi çekiyorlar içlerine.
Evet geldik Bodrum. Şimdilik bir eksikle, en kısa sürede tamamlanacağız dua ediyoruz.
Bunlar için Allah'ım sana çok şükür, açtığın kapılardan geçtik, umarım hayırlara vesile olur hepsi.
Evet evimiz şahane bir sitede, ne yana dönsen nefis yemyeşil çimenler. Kişiselleştiremedik henüz, sadece çocukların kaydırağıyla masası, havuzu var bahçede. Ama eminim en kısa zamanda benim salıncağım, masam, mangalım da yerini alacak.
Evet kötü karşıladın bizi, hatırlamak bile istemiyorum şu an, tuttuğumuz evin sahibi bize vermekten eşyalarımız gelmek üzereyken vazgeçti evini, ama her işte bir hayır varmış Bodrum, bahçesi yoktu oranın, içimden ite ite bu sonu hazırlamıştım. Yukarıdan bizim için ayrılmış ev ise kocaman bahçesi ve boş odasının birinde yerde duran tüyle (bkz: meleklerle yaşamak, beti erikli) bizi bekliyordu. İki aydır ev arayıp da bulamamıza rağmen bizim evi yarım saatte bulmamız bunu göstermiyor mu?
Eşyalarımız sığmadı evet, ama arındık hafifledik. Antep halılarını, Antep mobilyalarını, parlak süslü tabak bardakları verdim diye hiç üzülmedim Bodrum. Yıllardır hiç kullanmıyordum inan çoğunu. Kalabalık mı iyidir sadelik mi?
Nefis bir hastane hazırlamışsın benim için Bodrum. Hep hayal ettiğim gibi, tertemiz, şık, güzel insanlarla dolu. Sekreterimin adı Gamze, bana güzellikleri çağrıştırıyor ismiyle (özledim Gamzemi ondan mıdır?).... Odam var, evet, hani yıllardır hayal ettiğim gibi. Yakında çocuklarımın resimlerini koyacağım, şu anda sevgilimin ve kardeşlerimin yolladığı çiçeklerin süslediği bir masam..
Güzel insanlar karşıladı beni burda... Dilaram, ilk gün olmayan vaktini bana ayırıp kendimi evimde hissetmemi sağlayarak gözyaşlarımı hafifletti... Teyzem, kuzenim, İnanç - beni tanımadığı halde kara gün dostum oldu, ne güzel - ve koşup gelip elimden tutan, her zamanki gibi, evimi yerleştiren canım annem.
Çocuklarım harika bir okuldalar şu an, Patika'da, tavşan horoz tavuk balıklarla oynayıp koşup kirlenip yüzüp geliyorlar akşam eve. Damla hanım ilkokula hazırlanıyor, bakalım nasıl olacak, Tuna Bey'se keyfi yerinde, güle oynaya gidiyor. Gerçek tavuk yumurtası yiyorlar artık Bodrum, komşunun paçalı tavuğunun yumurtasını, bir de evde yapılmış yoğurt. Gerçek otla beslenen komşu ineğin sütünden yapılmış. Okul çıkışı denize gidiyorlar, kumda debelenip serin sularda yüzüp güneşi çekiyorlar içlerine.
Evet geldik Bodrum. Şimdilik bir eksikle, en kısa sürede tamamlanacağız dua ediyoruz.
Bunlar için Allah'ım sana çok şükür, açtığın kapılardan geçtik, umarım hayırlara vesile olur hepsi.
16 Temmuz 2012
Korkuyorum biraz.. Evet..
Bu sefer biraz korkuyorum. Sanırım sabah içimde hissettiğim, ne olduğunu da tam anlayamadığım duygu buydu. Sıcaktan mı dedim, havadan mı dedim, açlıktan mı dedim. Kendi kendime sordum da sordum.
Yok korku bu, basbayağı korku. Hani, benim sen aslansın, sen yaparsın, sana bişey olmaz diyen arkadaşlarım nerdesiniz?
Ben bu imzayı gidip de atmaktan, benden paso sevgili devletim, on yıllık hizmet yeter sana, yeşil pasaportumu da aldım, artık gidiyorum demekten, istifayı basıp çıkmaktan, sonra burda iki yılda biriktirdiğim herşeyle, canım hastanemle, hastalarımla, beni eğiten, sevdiğim şeyleri öğreten ameliyathanemle, arkadaşlarımla, tek tük de olsa dostlarımla, Antep'le vedalaşmaktan korkuyorum.
Otuzaltı yaş yeniden başlamak için geç midir?
Gideceğim yeni şehir, mandalina bahçesinin içindeki küçük ev, çalışacağım yeni hastane de Antep kadar kucak açacak mı bana?
Artık ilkokula giden bir çocuk annesi olacak kadar büyüdüm mü ben bir yandan da?
Hazır mıyım? Burada sereserpe yaydığım, birçoğunu yeni aldığım eşyalarımı paketlemeye kolilemeye hazır mıyım? Antep'e bir daha gelemeyeceğimi bile bile gitmeye hazır mıyım? Terkediyor muyum burayı yoksa başka bir yeniden başlangıç için ayrılıyor muyum?
Neden gerginim, korkuyorum ondan mı?
Hepsi bir yana, içimdeki his teşekkür etmek bu yazının sonunda. İki güzel sene için, zor yanları kötü günleri oldu ama en çok da güzel günleri oldu, güzel şeyler yaptım, güzel bir yerde çalıştım.
Asla kötü hatırlamayacağım bu mecburi hizmeti.
Ve çok şükür Allah'ım beni ve ailemi mecburi hizmete bu güzel şehre, güzel insanların arasına yolladığın, sonra da hayalini kurduğum kapıları araladığın ve geçmemize izin verdiğin için.
Yok korku bu, basbayağı korku. Hani, benim sen aslansın, sen yaparsın, sana bişey olmaz diyen arkadaşlarım nerdesiniz?
Ben bu imzayı gidip de atmaktan, benden paso sevgili devletim, on yıllık hizmet yeter sana, yeşil pasaportumu da aldım, artık gidiyorum demekten, istifayı basıp çıkmaktan, sonra burda iki yılda biriktirdiğim herşeyle, canım hastanemle, hastalarımla, beni eğiten, sevdiğim şeyleri öğreten ameliyathanemle, arkadaşlarımla, tek tük de olsa dostlarımla, Antep'le vedalaşmaktan korkuyorum.
Otuzaltı yaş yeniden başlamak için geç midir?
Gideceğim yeni şehir, mandalina bahçesinin içindeki küçük ev, çalışacağım yeni hastane de Antep kadar kucak açacak mı bana?
Artık ilkokula giden bir çocuk annesi olacak kadar büyüdüm mü ben bir yandan da?
Hazır mıyım? Burada sereserpe yaydığım, birçoğunu yeni aldığım eşyalarımı paketlemeye kolilemeye hazır mıyım? Antep'e bir daha gelemeyeceğimi bile bile gitmeye hazır mıyım? Terkediyor muyum burayı yoksa başka bir yeniden başlangıç için ayrılıyor muyum?
Neden gerginim, korkuyorum ondan mı?
Hepsi bir yana, içimdeki his teşekkür etmek bu yazının sonunda. İki güzel sene için, zor yanları kötü günleri oldu ama en çok da güzel günleri oldu, güzel şeyler yaptım, güzel bir yerde çalıştım.
Asla kötü hatırlamayacağım bu mecburi hizmeti.
Ve çok şükür Allah'ım beni ve ailemi mecburi hizmete bu güzel şehre, güzel insanların arasına yolladığın, sonra da hayalini kurduğum kapıları araladığın ve geçmemize izin verdiğin için.
16 Haziran 2012
İkinci çocuğun tuvalet eğitimi çıkmazı
Damla hanım doğmadan önce saydım da, tam 23 çocuk bakımı kitabı okumuşum. İçlerinde Türkiye'de olmadığı için Amerika'dan getirttiklerim, ödünç aldıklarım, satın aldıklarım var. Ezberlediklerim var. Tuvalet eğitimi ile ilgili olanları var.
Damla hanımda tüm enerjimi ayırdığım, üzerinde uğraştığım, emek verdiğim, bütün bunların sonucunda da çok erken dönemde halledip üzerini kapattığımız bir konuydu tuvalet eğitimi. İki yaş civarlarında bezi attık, bitti. Hem gece hem gündüz. Gece yatınca ve sabaha karşı çişe götürüyorduk, uyurken de yapmazdı. Yolda sokakta tatilde misafirlikte bir daha da bağlamadık.
Tuna beyde ise, yarım enerji, yarım zaman, yarım emek, yarım konsantrasyon. Rakibi var ne de olsa... Yarım anne olunca, tuvalet eğitimi de yarım oldu. Ayrıca benim işlerim de yoğunlaştı, çocuğumu daha az görür oldum. Geçen yaz altını açtık, başlarda herşey güzeldi. İlgilenince çiçek bile açıyor değil mi? Bir ara gün içinde sürekli kaçırır oldu, bir buçuk gün üzerine düştüm, daha da kaçırmadı. Sonra gece yapmaya başladı, sanırım biz gece kaldırmaya üşendiğimizden (hatırlıyorum da Damla'yı her gece en az iki üç kez tuvalete götürürdük, sanırım evdeki herkes yoruldu ya da kimsenin umurunda değil).. Baktık her gece altına yapıyor, yatak yorgan çiş oluyor, kış da geldi, üşütecek diye bahane ederek Cico önce çaktırmadan (bana ve Tuna'ya) gizlice gece yattıktan sonra altını bağlamaya başladı. Baktı ki ben de sesimi çıkaramadım (yoğunluktan ne yalan söyliyim, geceleri genelde baygın gidiyordum yatağa), açıktan açığa bağlamaya başladı. Çocuk da farketti tabii sonunda. Eh, artık üç yaşında. Her gece ama her gece altına yapıyor, yani beze.
Evde benden başka kimse önemsemiyor bunu. Yahu üç yaşında diyorum. Gündüz açık gece bezli olmaz. İlgilen o zaman di mi kızım... Gece yattığında bir gibi ve sabah beş buçuk gibi yapıyor çişini, bu saatlerden önce işetmek gerek, farkettim.
Sonunda isyan ettim, bağlanmayacak artık dedim, işerse işesin. Dün gece bağlamadık (ama bayılmışım ben gene, son iki gündür gösteri maratonu Damla'dan çok beni perişan etti), sabah baktım gene her taraf çiş gölü.
Şimdi uyanmasını bekliyorum Tuna'nın. Konuşacağım. Artık bezin olmadığını kavratmalıyım. Ama bana daha büyük iş düşüyor, gece mutlaka uyurken işetmek gerek. Çünkü ev halkından benden gayri herkes "bağlayalım işte biraz daha nolur ki"ci. Tek başıma uğraşacağım napalım.
Damla hanımda tüm enerjimi ayırdığım, üzerinde uğraştığım, emek verdiğim, bütün bunların sonucunda da çok erken dönemde halledip üzerini kapattığımız bir konuydu tuvalet eğitimi. İki yaş civarlarında bezi attık, bitti. Hem gece hem gündüz. Gece yatınca ve sabaha karşı çişe götürüyorduk, uyurken de yapmazdı. Yolda sokakta tatilde misafirlikte bir daha da bağlamadık.
Tuna beyde ise, yarım enerji, yarım zaman, yarım emek, yarım konsantrasyon. Rakibi var ne de olsa... Yarım anne olunca, tuvalet eğitimi de yarım oldu. Ayrıca benim işlerim de yoğunlaştı, çocuğumu daha az görür oldum. Geçen yaz altını açtık, başlarda herşey güzeldi. İlgilenince çiçek bile açıyor değil mi? Bir ara gün içinde sürekli kaçırır oldu, bir buçuk gün üzerine düştüm, daha da kaçırmadı. Sonra gece yapmaya başladı, sanırım biz gece kaldırmaya üşendiğimizden (hatırlıyorum da Damla'yı her gece en az iki üç kez tuvalete götürürdük, sanırım evdeki herkes yoruldu ya da kimsenin umurunda değil).. Baktık her gece altına yapıyor, yatak yorgan çiş oluyor, kış da geldi, üşütecek diye bahane ederek Cico önce çaktırmadan (bana ve Tuna'ya) gizlice gece yattıktan sonra altını bağlamaya başladı. Baktı ki ben de sesimi çıkaramadım (yoğunluktan ne yalan söyliyim, geceleri genelde baygın gidiyordum yatağa), açıktan açığa bağlamaya başladı. Çocuk da farketti tabii sonunda. Eh, artık üç yaşında. Her gece ama her gece altına yapıyor, yani beze.
Evde benden başka kimse önemsemiyor bunu. Yahu üç yaşında diyorum. Gündüz açık gece bezli olmaz. İlgilen o zaman di mi kızım... Gece yattığında bir gibi ve sabah beş buçuk gibi yapıyor çişini, bu saatlerden önce işetmek gerek, farkettim.
Sonunda isyan ettim, bağlanmayacak artık dedim, işerse işesin. Dün gece bağlamadık (ama bayılmışım ben gene, son iki gündür gösteri maratonu Damla'dan çok beni perişan etti), sabah baktım gene her taraf çiş gölü.
Şimdi uyanmasını bekliyorum Tuna'nın. Konuşacağım. Artık bezin olmadığını kavratmalıyım. Ama bana daha büyük iş düşüyor, gece mutlaka uyurken işetmek gerek. Çünkü ev halkından benden gayri herkes "bağlayalım işte biraz daha nolur ki"ci. Tek başıma uğraşacağım napalım.
15 Haziran 2012
Damla hanımın bale gösterisi ve benim emlakçılarla imtihanım
Damla hanımın bir yıl süren bale kursu ve annesinin bir yıl süren işkencesi sona erdi sayın seyirciler. Damla'yı baleye vermek iyi bir karardı. Hem ben güzel arkadaşlarının güzel anneleriyle tanıştım, sosyallik oldu.. hem de Damla hanım disiplini tanıdı. Disiplinli oldu mu bilmiyorum... Yararı oldu mu bilmiyorum. Bana şöyle bir yararı oldu ki, benim kızımdan balerin falan olmayacağını anlamış oldum. Olsa olsa sörfçü, yelkenci, kürekçi gibi bişey olur. Damla önündeki arkadaşına yanlış duruyorsun, sağındakine hadi ilerle falan gibi şeyler demekten pek gösteri yapamadı. Gördüm ki disiplinin yanından bile geçmemiş. Evet dik durmayı, düzgün postürü falan öğrendi ama, bütün yılımız bu derste öğretmeninin dediklerinden çıkma kızım demekle ve rüşvetler, cezalar vs ile bale yaptırtmaya çalışmakla geçti. Bir de üç arkadaştan oluşan çetelerini dağıtmaya çalışmakla. Aşağıda resmini gördüğünüz Pınar öğretmene sabır beratı vererek kapatıyorum bale konusunu. Sanırım sonsuza dek. Damla'yı yelkene vermeye karar vermiş bulunuyorum.
Benim emlakçılarla imtihanım ise daha da bitmez bir çile. Her ev aramada şöyle olur, benim sinirlerim tepeme çıkar, bir daha emlakçıdan ev aramamakta karar kılarım, bir sonraki sefer gene çaresiz film başa sarar.
Ay o paraya istediğiniz gibi ev bulamazsınız canım...
E bir ay önce bilmemne hanım daha az paraya tuttu...
Eh ama o bir ay önceydi canım. Şimdi çıksa o evi bir milyar fazlasına tutamaz..
Bu emlak kiraları bir ayda milyar milyar mı artıyor emlakçı hanım?
Evet canım. Artık siz bir milyar fazlayı gözden çıkarın canım.
Benim bütçem bir milyar emlakçı hanım.
Bakın canım ben size ayda 3250 liraya bir villa buldum beş odalı..
Bizim öyle bir bütçemiz yok ama...
Olsun, artık ev kiraları bu kadar... Neyse ben biraz daha araştırayım size 2000 liraya kadar bir ev bulayım.
1000 demiştim emlakçı hanım.
Olsun canım, o paraya ev bulamazsınız...
Peki siz bir bakın o zaman.
Ve emlakçı vs benim sinirlerim.. Emlakçı kazanır.
Ama bu kez ben kazanacağım, sahibinden bulacağım aradığım evi. İnşallah. En kısa zamanda da part two ile karşınızda olacağım: Sahibinden ev. Süper haber.
10 Haziran 2012
Antep'te tembel bir haftasonu...
Antep güzel şehir.... İnsanı oyalamak için numaraları saymakla bitmiyor. Haftasonu mesela, Antep'teyseniz, evde pineklemek için hakkaten tembel olmalısınız. Mesela, daha iyi bir fikir, sonsuz sayıdaki parklardan birinde pineklemek olabilirdi.
Öğlen sıcağında bile ağaçların serin gölgesinde, çekirdek çitleyebilir, bisiklete binebilir, çimenlerde yayılabilir, tembellik edebilirsiniz. Bunu yapan yalnız siz olmadığınız için kimse size tuhaf gözlerle bakmaz. Açılır kapanır sandalyelerinizi yanınında götürür, olmazsa olmaz termosunuzdan sıcacık çayınızı içebilirsiniz.
Bahçe sulama hortumundaki suyla oynayabilir, ıslanabilir, çamur olabilir, sınırsız kudurabilirsiniz.. Biz dün böyle yaptık.
Sonra akşam, sevgiliyle, Fatih Ürek'in sahne alacağı bir düğüne gitmek için giyindik, kuşandık. Süslendik.
Düğüne gittik gitmesine de, düğünün ve dahi gelinin ruhuna pek gıcık olduk. Gelin hanımı daha fazla görmek istemedik, Fatih bey sahne almadan önce o pek lüks pek şık pek pahalı otelden kaçtık, dostlarla Bayazhan'a aktık. Keşke fotoğrafı olsaydı da koysaydım, Antep'in gülü, gözümüzün nuru, gece gidilecek en şık ve tek mekanı.
Hakkaten eğlendik, epeyi iyi vakit geçirdik.
Sabah oldu, eski adıyla Veliç Kır Evleri'ne, yeni adıyla Uğurlu Kaplıcaları'na kahvaltıya gittik. Buranın hikayesi ilginç.. Biraz Antebin dışına doğru, pek şeker bir yer. Eskiden buraya Antebin kalantorları sevgilileriyle giderlermiş, otel motel ve dahi restoranlar içeren şık bir tesismiş. Zamanla adı çıkmış, aileler gitmemeye başlamış. Bunun üzerine imaj yenileyelim, eski aile mekanı havamıza tekrar kavuşalım diye yenileme çalışmaları yaparken, kaplıca suyu bulmuşlar. Bu sefer tesisi biraz abartmış, büyüüük otel, büyüüük kaplıca havuzları, at binme alanları, vs.... kurmuşlar. Adı da olmuş sana Uğurlu Kaplıcaları. Antep'te hala Veliç diye biliniyor..
Kahvaltımız bitince Eski Çarşı'da aldık soluğu. Antebe geldik geleli daha iki kere gitmişliğim vardı, bakır fincan alasım vardı, yürüdük gittik. Sonra sıcaktan o kadar bunaldık ki, patron homurdanmaya başladı. Dedim ki, hadi size bir Türk kahvesi ısmarlayayım.
Bildiğimden değil, bir hanın içine sürükledim çektim ekibi. Bir de ne görelim, (bence meleklerimiz açtılar yolu, çünkü kelalaka bir şekilde) kendimizi bir mağaranın içinde buluverdik. Ama nasıl serin, buz gibi. Nasıl güzel bir Türk kahvesi, son aylarda içtiğimin en iyisi. Kömürde, dumanı burnunda. Kahvenin tadına varırken, alttaki fotoğrafta pek net görülmemiş ama, iki genç çocuk gelip kanın ve udla bir fasıla başlamasınlar mı...
Allah'ım dedim, piyango çekilişi vardı da haberimiz olmadan biz de katıldık ve kazandık mı nedir...

Kahve içtik, çay içtik, serinledik, şükrettik bu vahayı bulduk diye, şarkı söyledik, eşlik ettik küçük müzisyenlerimize.. Herkesin keyfi yerine geldi.
Günün komik olayını yazmadan bitirmeyeyim. Antep'tir, yeridir. Çocuklar acıktık deyince, tost söyledik. Biliyorum Antep'te tost deyince sucuk salam ne bulurlarsa koyacaklar, peynirli dedim. Sadece peynirli olsun, çocuklar yiyecek.
Tost acıydı.
Peynirli tost. Acı. Nasıl yani dedim ilk an, ama sonra sustum. Antep'tir, yeridir. Kaşarın üzerine pul biber dökmüşlerdi tostun içine. Harbi acıydı. Ama olsundu, o yerin dibindeki mağaranın içinde bir taze sıkılmış portakal suyu, bir yeni demlenmiş kaçak çay içtik ki, canıma değdi. Vallahi değdi.
8 Haziran 2012
Hayallerimizin peşinden, yüreğimizin gittiği yere..
Herkesin gözünü kapattığında olmak istediği, yaşamak istediği, çalışmak istediği bir yer vardır. Benim de vardı. Sevgilimle, Bodrum'un bir köyünde, beş odalı evimizin bahçesinde bebeklerimizle onların bebekleriyle mutlu mesut yaşamayı hayal ederdim (bakınız, beni yıllardır izleyenler bu bloğun sağ üst köşesinden bunu bilir zaten).
Bir hayal kurarken, güzel olanı, onun gerçekleşeceğine inanmanız, sonra hayalinizi suya yazıp beklemenizdir. Endişe yok, stres yok, ya olmazsa yok.. Hatta unutacaksınız, yeterince inandıktan sonra.
Mesela ben, beş sene önce, Bodrum'da Acıbadem hastanesi açıldı da ben mi gitmedim'i söyleyip unutmuşum.
Ama kaderime yazılmış belli ki, ben söylerken içimde gerçekleşmesi için hiçbir endişe, olmaması için hiçbir sebep yokken ve sonsuz inancım varken.
Acıbadem hastanesi Bodrum'da açılmaya dururken, beni de bulup çıkardı Antep'ten.. Nasıl buldu, biz birbirimizi nasıl bulduk, ne alaka dememek gerek, yazıldıysa oluyor, bundan korkmamak, buna şükretmek gerek.
Bir gün yaşayacağım şehir, Bodrum.
Bir gün çalışacağım hastane, Acıbadem.
Eh, gerisi detay.. öyle değil mi?
Bodrum'un güzel, ucuz ve bahçeli, beş odalı evleri, eh, beni bulun öyleyse de taşınalım... Yeniden başlayalım. Korkularımızı endişelerimizi arkada bırakalım.
Bir hayal kurarken, güzel olanı, onun gerçekleşeceğine inanmanız, sonra hayalinizi suya yazıp beklemenizdir. Endişe yok, stres yok, ya olmazsa yok.. Hatta unutacaksınız, yeterince inandıktan sonra.
Mesela ben, beş sene önce, Bodrum'da Acıbadem hastanesi açıldı da ben mi gitmedim'i söyleyip unutmuşum.
Ama kaderime yazılmış belli ki, ben söylerken içimde gerçekleşmesi için hiçbir endişe, olmaması için hiçbir sebep yokken ve sonsuz inancım varken.
Acıbadem hastanesi Bodrum'da açılmaya dururken, beni de bulup çıkardı Antep'ten.. Nasıl buldu, biz birbirimizi nasıl bulduk, ne alaka dememek gerek, yazıldıysa oluyor, bundan korkmamak, buna şükretmek gerek.
Bir gün yaşayacağım şehir, Bodrum.
Bir gün çalışacağım hastane, Acıbadem.
Eh, gerisi detay.. öyle değil mi?
Bodrum'un güzel, ucuz ve bahçeli, beş odalı evleri, eh, beni bulun öyleyse de taşınalım... Yeniden başlayalım. Korkularımızı endişelerimizi arkada bırakalım.
21 Mayıs 2012
Çilek tarlasında güzel bir gün
Hayatta en sevdiğim mevsimin yaz olması tesadüf olmasa gerek... Tüm güzellikler, gün ışığı, aydınlık ve beraberinde çilek de yazın bize hediyesi...
1.jpg)
Pazar günü, fotoğraflardan da anlaşılacağı biçimde, çileğe doyduk (demek isterdim ama... Sanırım doyamıyorum ben bu güzelliğe :))
1.jpg)
Pazar günü, fotoğraflardan da anlaşılacağı biçimde, çileğe doyduk (demek isterdim ama... Sanırım doyamıyorum ben bu güzelliğe :))
Ardından çiftliğe gidip danaları sevdik, benim bir dana daha yapasım gelmedi desem yalan olur :))))
Günü soda içip dinlenerek sonlandırdık demek isterdim ama hayır, kebap yiyerek sonlandırdık.
Oha dediğinizi duyar gibiyim. Ama burası Antep, konsept böyle malesef. Haftanın altı günü çalışıp, yedinci günü de yeme durumu sözkonusu. Antep'li olduğunuz burdan belli olacak :))
Velhasıl kelam, eve gelince bende bir kıyılma başladı ve gene çilek yedim. Deyip bu yazıyı sonlandırıyorum.
6 Mayıs 2012
İki yağmur arası güneşli bir kaçamak: Halfeti
Yağmurlu demişti hava durumu, ama bir damla güneş ışığı görünce, dayanamadık, yola çıktık... İyi ki çıkmışız.. Güzel, sıcak, güneşliydi Urfa - Halfeti. Hatta şapka alıp, uzun kolluları çıkartıp, falan bayağı bir yaz günü yaşadık.
Antep'ten yaklaşık 100 km, 1 saatte gittik. Yollar fena değildi. Ne var Halfeti'de, aslında ben çooook etkilenmedim diyebilirim.
Buradakilere ilginç gelmesi doğal, su kıyısı. Tekne gezintisi (boğaz turlarının yanında sönük tabii ama güzeldi gene de.. Kanyon'da dolanıyor dönüyor tekne).
Belki de nöbetten çıkıp gittiğim içindir heyecanlanmamam, ama şimdi düşündüm de, güzeldi evet.
Tekneye binip ıssız kıyılara gidip balık yiyebiliyorsun, ya da kebap, klasik. Biz (bizim için artık klasik olan) termosta çayımızı götürmüştük yanımızda, kıyıda bir süre de piknik yaptık.
Uçurtma uçurduk. Kumda oynadık. Çay içip çekirdek yedik. Sonra gök gürlemeye başlayınca dönüş yoluna çıktık, yağmur altında evimize geldik.
Güzeldi evet.
3 Mayıs 2012
Doktorsuz kalın.
Aslında ne kadar büyük beddua. Bunu hep söylüyorum, sonra da ya hakikatn hastalanırlarsa da doktora ihtiyaç duyarlarsa, doktorsuz kalırlarsa diye üzülüyorum.Acaba onlar doktor döverken üzülüyorlar mı? Ne hissediyorlar, ne düşünüyorlar?
Bir gün hasta olup da doktorlara ihtiyaç duyabileceklerini, hatta muhtaç olabileceklerini bilmiyorlar mı? Artık her gün, her yeni gün, yeni bir doktora şiddet olayıyla karşı karşıya kalmaktan çok sıkıldım. Bunaldım.
Bugünkü bahane ne?
Hastasını ambulansla sevketmek isteyen doktora, kendi arabasıyla götürmek istediğini söyleyince, doktor da hastanın durumu ağır ambulansla gitmesi gerek diye..
Reçeteyi okunaksız yazmışsın okuyamadım diye..
Anneme erkek değil bayan hemşire enjeksiyon yapsın, bayan hemşire neden yemeğe gitti diye..
Neden öldürdüler Ersin'i?
Yaşlı dedemizin öldüğünü bildirme, emekli maaşını bankadan çekelim öyle bildir diye...
Mesnetsiz, sebepsiz, saçma.
Haftasonu vizit yaparken, hasta yakınları servisin şifreyle açılan kapısını yumrukla, zorla, kıra kıra açmaya ve içeri girmeye çalışırken ve kapısında güvenlik olan bir servisin içine alınmadılar diye gürültü yaparken, ben çıkıp da "vizit yapıyorum ziyaret saati değil, kapıyı kıracaksınız" diye bağırınca,
karşıma geçip:
"Doktor hanım şiddete başvurarak hiçbirşeyi halledemezsiniz" diyebilecek kadar utanmaz ve arsızlar. Artık şevkim azalmaya başladı. Devlet hastanesiyle gönül bağım kırılmaya...
Bu hasta yakınları artık gerçekten sabrımı taşırmaya, beni benden utandırmaya başladılar. Artık, korktuğum için doktor odasının kapısını kilitlemeye ve çalındığında açmamaya başladım.
Sahi ben neden doktor olmuştum?
Bir gün hasta olup da doktorlara ihtiyaç duyabileceklerini, hatta muhtaç olabileceklerini bilmiyorlar mı? Artık her gün, her yeni gün, yeni bir doktora şiddet olayıyla karşı karşıya kalmaktan çok sıkıldım. Bunaldım.
Bugünkü bahane ne?
Hastasını ambulansla sevketmek isteyen doktora, kendi arabasıyla götürmek istediğini söyleyince, doktor da hastanın durumu ağır ambulansla gitmesi gerek diye..
Reçeteyi okunaksız yazmışsın okuyamadım diye..
Anneme erkek değil bayan hemşire enjeksiyon yapsın, bayan hemşire neden yemeğe gitti diye..
Neden öldürdüler Ersin'i?
Yaşlı dedemizin öldüğünü bildirme, emekli maaşını bankadan çekelim öyle bildir diye...
Mesnetsiz, sebepsiz, saçma.
Haftasonu vizit yaparken, hasta yakınları servisin şifreyle açılan kapısını yumrukla, zorla, kıra kıra açmaya ve içeri girmeye çalışırken ve kapısında güvenlik olan bir servisin içine alınmadılar diye gürültü yaparken, ben çıkıp da "vizit yapıyorum ziyaret saati değil, kapıyı kıracaksınız" diye bağırınca,
karşıma geçip:
"Doktor hanım şiddete başvurarak hiçbirşeyi halledemezsiniz" diyebilecek kadar utanmaz ve arsızlar. Artık şevkim azalmaya başladı. Devlet hastanesiyle gönül bağım kırılmaya...
Bu hasta yakınları artık gerçekten sabrımı taşırmaya, beni benden utandırmaya başladılar. Artık, korktuğum için doktor odasının kapısını kilitlemeye ve çalındığında açmamaya başladım.
Sahi ben neden doktor olmuştum?
2 Mayıs 2012
Erikçe, Türkiye'nin en güzel çocuk bahçesi? Neden olmasın?
Antep her haftasonu beni şaşırtmaya devam ediyor, iki sene olacak neredeyse, hala her köşesinden bir sürpriz çıkıyor, bir park, bir bahçe, bir eğlence:)
Bu haftasonu Erikçe'ye, anlatılanlara göre Türkiye'nin en güzel çocuk parkının olduğu piknik yerini görmeye ve eğlenmeye gittik. Antep'te bir çok piknik yeri, kebap alanı, dinlence parkı var. Bu gittiğimiz yerde Erikçe orman içi mesire yeri mi halk ormanı mı öyle bir adı vardı. Girdik, gene kebap alanları, barbeküler içeren onlarca kameriye. Bir iki de ufak çocuk parkı ünitesi.
Ve ağaçlar, orman, herkese yetecek kadar masa, gölgelik alan.
Çocuklar bayıldılar. Nereye koşacaklarını şaşırdılar. Nerede eğleneceklerini bilemediler. Aslında biz de...
Çok güzeldi.
Manzarası da öyleydi aslında... Bakmaya doyamadık. (Tabii Dilara, Bodrum plajında kitap okumak gibi olamaz, telefonda da dedim gene diyorum :)))
Nuni'nin pisliğine de buyrun, ne kadar eğlendiğimizi görün :)))

İşte. Gaziantep'te güzel şeyler. Güzellikler.
Bu haftasonu Erikçe'ye, anlatılanlara göre Türkiye'nin en güzel çocuk parkının olduğu piknik yerini görmeye ve eğlenmeye gittik. Antep'te bir çok piknik yeri, kebap alanı, dinlence parkı var. Bu gittiğimiz yerde Erikçe orman içi mesire yeri mi halk ormanı mı öyle bir adı vardı. Girdik, gene kebap alanları, barbeküler içeren onlarca kameriye. Bir iki de ufak çocuk parkı ünitesi.
Dedim ki patrona, burası olamaz, daha değişik, güzel bir şey olmalı. Vaadedilen bu sıradan çocuk parkı değildi. Biraz tırmanalım.
Başladık tepeye tırmanmaya. Ama Antep'in genelinde olduğu gibi, ormanın içine ağaçlara dost olarak yapılmış parke taşı güzel bakımlı yollardan tırmanmaya.. Çıktık.. Çıktık...
Ve sonunda vardık. İşte şu resimlerdeki yere:
Kocamaaaan hayvanlar.. ejderhalar... canavarlar. dinozorlar... gölet.... Ve ağaçlar, orman, herkese yetecek kadar masa, gölgelik alan.
Çocuklar bayıldılar. Nereye koşacaklarını şaşırdılar. Nerede eğleneceklerini bilemediler. Aslında biz de...
Çok güzeldi.
Manzarası da öyleydi aslında... Bakmaya doyamadık. (Tabii Dilara, Bodrum plajında kitap okumak gibi olamaz, telefonda da dedim gene diyorum :)))
Nuni'nin pisliğine de buyrun, ne kadar eğlendiğimizi görün :)))
İşte. Gaziantep'te güzel şeyler. Güzellikler.
26 Nisan 2012
Nokta nokta şeyler.
Hayat ne hızlı akıp gidiyor. Peşinden kovalamayı bırakmalı mıyım pes etmemeli mi?
Neler oldu görüşmeyeli?
Bende şunlar oldu:
Neler oldu görüşmeyeli?
Bende şunlar oldu:
- İzmir'e gittim. Hülya'yı tanıdım, gözümle gördüm, elimle dokundum, sevdim. Seveceğimden emindim. Hangi insan evladı, dünya yüzeyindeki biricik oğluna bulduğu biricik isimler aynı olan birini zaten sevmez ki? Keşke daha yakında olsaydık dedim içimden. Ama o gün pek üzgün olduğumdan, Hülya da bundan nasibini aldı ve iki saat boyunca sağlık sisteminden, hastaların rezilliklerinden ve doktor bıçaklamalarından falan nasibini aldı malesef.
- Bodrum'a uğradım. Dilara'nın çağırmasıyla (hayat Bodrum'da bizi çağırıyor).. Sonra, ama hakkaten sonra, bu sayfanın sağ köşesine yazdığım hayallerimin Bodrum'a yerleşmekle ilgili kısmını okuyunca utandım. Evet benim hayalim buydu, unutmuş muydum? Dilara'ların ne yana dönsen bahçe - evini, Can'ını, Yahşi plajını, Kuzen Duru'nun gerçekten tek önemli sıkıntısının siyah civcivin ölmek üzere oluşunu falan gözümle gördüm (Durucum parası neyse veriririz bi civciv daha alırsın bak dr öldü Antep'te deyince, ben olmuşum evet, taşınmalıyım artık Bodrum'a dedim hakkaten).
- Adana'ya gittim. Eski sokaklarımda sevgilimle elele yürüyüş yaparken, uzuunn uzun gecelerde... Dedim ki, hadi toparlanalım artık. Bodrum olmazsa Adana. Toprağım çağırıyor bizi, bahçeli evler, sokaklar, gece başlayan hayat. Adana. Evet olur, mis gibi olur hem de.
- Belim ve elim çok ağrıyor. İkisi de on gündür. Artık doktora gidicem. Yok mu bu tendonların kasların bir güçlendiricisi? Spor da yapıyorum olmuyoor...
- Bebeklerimi nasıl özlemişim, onların kaprisleri bile candır.
- Son not: Bizim için yukarıda en iyi senaryo yazılıyor, biz de onu oynayacağız. Strese gerek yok, sabır gerek sadece. Bekle ve gör. Bodrum mu olur, Adana mı. Okul anaokulu bahçe ev araba. Herşey yoluna girer.
18 Nisan 2012
Bugün bu sayfada yas var.
85 yaşındaki akciğer kanserli hastasını kaybettikten (ve olasılıkla arkasından ağladıktan) sonra, onun 17 yaşındaki torunu tarafından sırtından bıçaklanarak öldürülen meslektaşımın yası.
Nokta.
Nokta.
16 Nisan 2012
Yoğun bakımın kapısındaki koltuk
Bordoydu. Kocamandı. Ayak uzatma yeri vardı, arkaya yaslanınca kocaman rahat bir baba koltuğu gibi oluyordu.. Gerçi çoğunun ayak uzatma yeri kırılmıştı, ama olsun. Gene de yumuşacıktı. İçine gömülüyordun, uzun oturunca.
Gerçi kokuyorlardı hepsi. Üzerlerine ter, kan, uyku, gözyaşı kokuları sinmişti. Ama temiz pikelerine dolanırsan pek ala sabaha kadar mışıl mışıl uyuyabiliyordun.
Mesela, Aliksanla ben, sabaha kadar uyurduk aralıksız üzerlerinde, yeter ki yakın olalım yoğun bakıma. Bizim enerjimiz ulaşsın içeriye de, eksilmeden..
Aslında Aliksan büyük bordo koltuklarda değil, yanyana duran küçük yeşil koltuklarda uyumayı tercih ederdi. Bordo koltuklarda nasıl olup da uyuyabildiğime şaşardı. Oysa çok rahatlardı bence.
Tam 40 gün kahrımı çekmediler mi ne de olsa?
Ama bir gece, tek başımayken, Aliksan da yokken, Bilal de yokken, onyedinci gece miydi desem, yirminci gece miydi, bastı beni o bordo koltuklar.
Belki de motor kazası yapıp ölmek üzere olan çocuğun yakınlarıydı basan. Ya da asansör boşluğuna düşüp beyin ölümü olan gencin yakınları mıydı.. tam hatırlamıyorum. Onların sürekli çalan telefonu ve her telefona, "çok ağır durumu, umut yok" demeleri, beynimin kıvrımları arasında bazı nöronları ateşleyip durmuştu. Yahu, biz hiç umut yok demiş miydik? Bu ne demekti "umut yok"? Umut Allah'tan değil mi, sınırsız değil mi?
Ama gece ilerledikçe ve ben yoğun bakımın önündeki bekleme odasındaki bordo koltukta uyumaya çalışırken, onlar sürekli umut yok dedikçe, ben de umudumu kaçırdım elimden... Bastı geldi içime korku. Gece sabaha dönmeye yüz tuttu ama benim yüzüm gittikçe karardı. Umut olmaz mı, ya yoksa hakkaten, ya bişey olursa, ya... Ya kardeşim kurtulamazsa.. Ya hakkaten umut yoksa...
Öbür yarımı aradım, bacımı, beşyüz metre uzağımda olması yetmedi, gel dedim, yakınımda ol. Umut var de bana, elimden tut, ya umut yoksa dedim. Hastane bahçesi hatırlar mı acaba, ama her söz evrene yazılmıyor muydu, durmuyor muydu bir yerlerde, o zaman bahçede bağıra bağıra ağlayışım da duruyordur gökyüzünde bir yerde, ya umut yoksa diye....
Sonra geri geldi. Çok şükür umudum geri geldi.
Kardeşim de geldi.
Çok şükür.
Gerçi kokuyorlardı hepsi. Üzerlerine ter, kan, uyku, gözyaşı kokuları sinmişti. Ama temiz pikelerine dolanırsan pek ala sabaha kadar mışıl mışıl uyuyabiliyordun.
Mesela, Aliksanla ben, sabaha kadar uyurduk aralıksız üzerlerinde, yeter ki yakın olalım yoğun bakıma. Bizim enerjimiz ulaşsın içeriye de, eksilmeden..
Aslında Aliksan büyük bordo koltuklarda değil, yanyana duran küçük yeşil koltuklarda uyumayı tercih ederdi. Bordo koltuklarda nasıl olup da uyuyabildiğime şaşardı. Oysa çok rahatlardı bence.
Tam 40 gün kahrımı çekmediler mi ne de olsa?
Ama bir gece, tek başımayken, Aliksan da yokken, Bilal de yokken, onyedinci gece miydi desem, yirminci gece miydi, bastı beni o bordo koltuklar.
Belki de motor kazası yapıp ölmek üzere olan çocuğun yakınlarıydı basan. Ya da asansör boşluğuna düşüp beyin ölümü olan gencin yakınları mıydı.. tam hatırlamıyorum. Onların sürekli çalan telefonu ve her telefona, "çok ağır durumu, umut yok" demeleri, beynimin kıvrımları arasında bazı nöronları ateşleyip durmuştu. Yahu, biz hiç umut yok demiş miydik? Bu ne demekti "umut yok"? Umut Allah'tan değil mi, sınırsız değil mi?
Ama gece ilerledikçe ve ben yoğun bakımın önündeki bekleme odasındaki bordo koltukta uyumaya çalışırken, onlar sürekli umut yok dedikçe, ben de umudumu kaçırdım elimden... Bastı geldi içime korku. Gece sabaha dönmeye yüz tuttu ama benim yüzüm gittikçe karardı. Umut olmaz mı, ya yoksa hakkaten, ya bişey olursa, ya... Ya kardeşim kurtulamazsa.. Ya hakkaten umut yoksa...
Öbür yarımı aradım, bacımı, beşyüz metre uzağımda olması yetmedi, gel dedim, yakınımda ol. Umut var de bana, elimden tut, ya umut yoksa dedim. Hastane bahçesi hatırlar mı acaba, ama her söz evrene yazılmıyor muydu, durmuyor muydu bir yerlerde, o zaman bahçede bağıra bağıra ağlayışım da duruyordur gökyüzünde bir yerde, ya umut yoksa diye....
Sonra geri geldi. Çok şükür umudum geri geldi.
Kardeşim de geldi.
Çok şükür.
10 Nisan 2012
Gaziantep Botanik Bahçesi
Son günlerde kafam oldukça karışık. İş yoğunluğu oldukça arttı, hastanede kafalar karışık, geçici görev, kadrolar, idareciler habire değişiyor, yeni yasa, sağlıkta dönüşüm projesi.. Ne olacağımız belli değil. Ne yapacağımız da.. Benim mecburi hizmetim bitti, nasıl bir yol izleyeceğimi bilmiyorum. Özel bir hastaneye geçip biraz daha para mı kazanmalıyım artık, çok yoğun çalışmaktan mı korkuyorum (e zaten yoğun çalışıyorum), korkuyorum galiba, evet tam tanımı bu. Taviz vermek zorunda olmaktan, istediklerimi tam anlamıyla yapamamaktan, başıma birşey gelmesinden, yoğunluktan sıkılmaktan, bunalmaktan ve daha ötede gidecek bir yer bulamamaktan. Daha içimde net olmayan şeyler var. Bi süre daha böyle devam etmek istediğim net ama, sağa sola savrulmadan. Bİr süre daha hastanemde kalmak istiyorum.
Sonra da evet iyi para kazanmak istiyorum.
Bu arada hayat bize ne tuhaf sürprizler hazırlıyor. Tesadüfler var mı? Dün gece 21.50 gibi abidik bir saatte tuhaf bir Türk filmi için sinemaya gidip, yaklaşık bir yıldır benimle konuşmamayı seçen, ama konuşmama nedenini bir türlü içime sindiremediğim -bir ara çok yakın görüştüğüm - bir arkadaşımla kocasının yan koltuğundaki bileti satın almamız (hatta bizden başka kimse yoktu tüm salonda diyebilirim), sonra bir saat kadar aynı masada oturup dondurma yeyip eski günlerden konuşmamız, sonra yanyana parkettiğimiz (kocaa AVM otoparkında!!) arabalarımıza binip evlerimize dağılmamız hayatın bana mı ona mı sürpriziydi? Tesadüfler var mı? Yoksa küçük şeylere büyük anlamlar yüklememeli mi?
Bu da kafa karışıklığıma ek oldu, onun özel hastanede çalışmakla ilgili anlattıkları.
Neyse, eninde sonunda bizim için de en iyisi olacak biliyorum. Su akacak yolunu bulacak. Hayırlısıyla, en iyisi.
Şimdi bu karışıklıktan uzağa götürüyorum sizi: Gaziantep Botanik Bahçesi. Buyrun.

Sonra da evet iyi para kazanmak istiyorum.
Bu arada hayat bize ne tuhaf sürprizler hazırlıyor. Tesadüfler var mı? Dün gece 21.50 gibi abidik bir saatte tuhaf bir Türk filmi için sinemaya gidip, yaklaşık bir yıldır benimle konuşmamayı seçen, ama konuşmama nedenini bir türlü içime sindiremediğim -bir ara çok yakın görüştüğüm - bir arkadaşımla kocasının yan koltuğundaki bileti satın almamız (hatta bizden başka kimse yoktu tüm salonda diyebilirim), sonra bir saat kadar aynı masada oturup dondurma yeyip eski günlerden konuşmamız, sonra yanyana parkettiğimiz (kocaa AVM otoparkında!!) arabalarımıza binip evlerimize dağılmamız hayatın bana mı ona mı sürpriziydi? Tesadüfler var mı? Yoksa küçük şeylere büyük anlamlar yüklememeli mi?
Bu da kafa karışıklığıma ek oldu, onun özel hastanede çalışmakla ilgili anlattıkları.
Neyse, eninde sonunda bizim için de en iyisi olacak biliyorum. Su akacak yolunu bulacak. Hayırlısıyla, en iyisi.
Şimdi bu karışıklıktan uzağa götürüyorum sizi: Gaziantep Botanik Bahçesi. Buyrun.

Etiketler:
Gaziantep görülecek yerler,
Gaziantep iyi şeyler
27 Mart 2012
Jurassic Land, Forum İstanbul
Her ailenin biz dinozor dönemi oluyor sanırım, erkek çocuğu olan arkadaşlarımda bu gözlemi hep yapmışımdır. Ama nedense :) benim oğlumun ne işi olur canım dinozorlarla demişimdir kendi kendime...
Ama öyle değilmiş. Erkeklerin genlerinde yazıyormuş dinozorlar :) Bir süredir bunu deneyimlemiş bulunuyorduk.
Hatta Damla hanım da Tuna'nın ilgisine bakıp dinozorcu olup çıkmıştı (mesela bugün markete giderken arabada dinozor timi kurdular)
TV'de İstanbul'daki dinozor parkını görünce söz vermiştim onları götüreceğime dair.
İyi ki de gitmişiz... Hem çok eğlendik, hem de değişik şeyler öğrendik. Dinozor parkı, farklı bölümlerden oluşan bir eğlence alanı. İlk girişte müzeyle karşılaşıyorsunuz. Dinozor kemikleri (hepsi çakma ama orijinal gibiler), yumurtaları, ayak izleri, resimler.. bir müze kıvamında sunuluyor. Rehberler eşliğinde geziliyor, bol bol bilgi de veriyorlar. Sonra dinozor laboratuvarında güya dinozor üretimini, yumurtadan çıkışlarını, kuluçka makineleri, yaşasaydı veterinerde nasıl tedavi edilirlerdi vs, canlandırmalarını geziyorsunuz. Herşey güzel düşünülmüş, gerçek gibi. Sadece etçil dinozorlar bölümünde rehber "sessiz olun, bunlar çok tehlikeli, insan yiyebilirler, ürkütmeyin, çok hareket etmeyin" deyip karanlık salonda el feneriyle hareket edip ses çıkaran dev dinozorları gösterince biraz korktuk... Üç yaşında bir çocuk için, hatta beş yaşındaki kızım için bile fazla gerçekçi ve korkutucuydu.... Ama güzeldi.
Bir de dört boyutlu sinema var, beş dakikalık bir film izliyorsunuz. Dinozor saldırısına uğruyorsunuz ve salyalarının yüzünüze sıçramasından tutun arabanızın devrilmesine kadar son derece gerçekçi olduğundan bizim için çok korkutucuydu.
En son bölümde dinozorlarla hatıra fotoğrafı çektirebilir ve hediyelik eşya alabilirsiniz. Biz bir yumurta aldık, suya koyduk. İki gün sonra içinden dev bir dinozor çıktı. Her gün kabuğunun bir parçası kırılıyordu, tamamının yumurtadan çıkmasını bekleyemedik, dinozorumuzu İstanbul'da bırakıp dönmek zorunda kaldık..
Uzun lafın kısası, Dinozor parkı görülmeye değerdi. Giriş için iki çocuk ve benim için 65 TL istediler, ancak sonra Tuna beyi iki yaş altı kontenjanından aldılar ve 45 lira tuttu biletlerimiz.
Dinozor meraklısı küçük bey ve hanımlara gidip bi gezmelerini öneririz biz.
Ama öyle değilmiş. Erkeklerin genlerinde yazıyormuş dinozorlar :) Bir süredir bunu deneyimlemiş bulunuyorduk.
Hatta Damla hanım da Tuna'nın ilgisine bakıp dinozorcu olup çıkmıştı (mesela bugün markete giderken arabada dinozor timi kurdular)
TV'de İstanbul'daki dinozor parkını görünce söz vermiştim onları götüreceğime dair.
İyi ki de gitmişiz... Hem çok eğlendik, hem de değişik şeyler öğrendik. Dinozor parkı, farklı bölümlerden oluşan bir eğlence alanı. İlk girişte müzeyle karşılaşıyorsunuz. Dinozor kemikleri (hepsi çakma ama orijinal gibiler), yumurtaları, ayak izleri, resimler.. bir müze kıvamında sunuluyor. Rehberler eşliğinde geziliyor, bol bol bilgi de veriyorlar. Sonra dinozor laboratuvarında güya dinozor üretimini, yumurtadan çıkışlarını, kuluçka makineleri, yaşasaydı veterinerde nasıl tedavi edilirlerdi vs, canlandırmalarını geziyorsunuz. Herşey güzel düşünülmüş, gerçek gibi. Sadece etçil dinozorlar bölümünde rehber "sessiz olun, bunlar çok tehlikeli, insan yiyebilirler, ürkütmeyin, çok hareket etmeyin" deyip karanlık salonda el feneriyle hareket edip ses çıkaran dev dinozorları gösterince biraz korktuk... Üç yaşında bir çocuk için, hatta beş yaşındaki kızım için bile fazla gerçekçi ve korkutucuydu.... Ama güzeldi.Bir de dört boyutlu sinema var, beş dakikalık bir film izliyorsunuz. Dinozor saldırısına uğruyorsunuz ve salyalarının yüzünüze sıçramasından tutun arabanızın devrilmesine kadar son derece gerçekçi olduğundan bizim için çok korkutucuydu.
En son bölümde dinozorlarla hatıra fotoğrafı çektirebilir ve hediyelik eşya alabilirsiniz. Biz bir yumurta aldık, suya koyduk. İki gün sonra içinden dev bir dinozor çıktı. Her gün kabuğunun bir parçası kırılıyordu, tamamının yumurtadan çıkmasını bekleyemedik, dinozorumuzu İstanbul'da bırakıp dönmek zorunda kaldık..Uzun lafın kısası, Dinozor parkı görülmeye değerdi. Giriş için iki çocuk ve benim için 65 TL istediler, ancak sonra Tuna beyi iki yaş altı kontenjanından aldılar ve 45 lira tuttu biletlerimiz.
Dinozor meraklısı küçük bey ve hanımlara gidip bi gezmelerini öneririz biz.
İstanbul'da kaç gün yeter?
Bir hafta yetmedi, orası kesin... Anneme mi doyayım, bahçede güneşli bahar günlerinin tadını mı çıkarayım, kardeşlerimle vakit mi geçireyim, arkadaşlarımı mı göreyim, İstanbul'u mu, özlediğim yerlere mi gideyim, şaşırdım kaldım. Maymun iştahlı bir çocuk gibi oradan oraya savruldum. İstanbul kazan ben kepçe dolandım durdum, ne doydum ne de bişey anladım. Kısacık geçti bir hafta..
Kapalıçarşı'ya, Eminönü'ne gidemedim mesela.. Beşiktaş sokaklarında, Bebek'te deniz kıyısında yürüyemedim. Üsküdar'dan motorla Beşiktaş'a geçemedim. Kızımı Deniz Anaokulu'na götüremedim, köşelerde saklanmış dükkanlarımdan, Ali'den Suat'tan alışverişe gidemedim. Emirgan'da kahvaltı edemedim. İstiklal'e çıkamadım.
Yahu ne yaptım ben o zaman? Haftalar öncesinden söz verdiğim gibi bebeklerimi Dinozor Parkı'na götürdüm (ne cesaret, arabasız iki bebek dört büyükle Koşuyolu'ndan Bayrampaşa'ya gitmek)... Sonra Forum'a gitmişken İkea & HM klasiği. Ertesi günüm de küçük gelen kıyafetleri değiştirmek için aynı yolu tepmekle geçti.. Bu kez taksiye binmedim ama, güya toplu taşımayı kullandım, topa dizecektim az daha. Aynı hattaki metro - tramvay - metrobüsü kullanmak için 5 aktarma yapıp beş kez bilet atıp rezil oldum kısacası..
İstanbul'dan soğumadım ama trafiğine epeyce iyi söylendim.
Arkadaşlarımı görmeye çalıştım elimden geldiğince, kısa kısa da olsa... Söylene söylene onları arkamda bırakıp İstanbul'dan ayrılmak zorunda kaldığım için.
Sonra prensesimin beş yaş doğumgünü partisini yaptık, güzel bir partiydi, şahane geçti. Güneş de bizimleydi annemlerin nefis bahçesinde, sevdiklerimiz de...
Ne ara büyüdüğünü anlayamadığımız miniklerimiz.... Siz ne ara doğdunuz da ne ara bu kadar oldunuz?10 Mart 2012
İyi insanlar her yerde var mı
Hangi kelimelerle yazmaya başlayacağımı bilemediğim bir konu var aklımda, bu yaz yaşadıklarım, acının büyüklüğünü içime sindirdiğimde, çok da unutmadan, her satırını yazmak istediğim.. Ama düşündükçe gözlerim doluyor, anlıyorum ki hazır değilim, erteliyorum hep.
Bugünse, durup durup aklıma geldi, güzel bir insan vardı bütün o acı günlerin arasında, ışık gibi doğmuştu hayatımıza. Ondan bahsetmek istiyorum.
Dilara.
Antalya'da, canımızın yarısı hayatta kalma savaşı verirken, kan bulmamız gerektiğinde tanıdık onu. Beni aradı: "Alo, ben Ayça'nın arkadaşı, Dilara." Kardeşimle üç günlük bir tatilde birliktelerdi, arkadaşlardı ama çook da samimi değillerdi. O Antalya'da yaşardı, turizm işinde çalışırdı. Dünya güzeliydi (bana da öyle geliyor olabilir).
Yaşam halkalarımızın onunla kesiştiği gün, bizden onbeş ünite kan bulmamızı istemişlerdi ilk olarak. Nereden bulacaktık ki? Hiç tanıdığımızın olmadığı Antalya'da, sadece tatile gelip havaalanından doğrudan plaja çufçufladığımız Antalya'da. Bir gece önce Alanya'da bulunan 29 ünite kanın da nasıl, nereden bulunduğunu blimiyorduk. Onun parmağı varmış sonradan öğrendik.
Bir şekilde, yanında arkadaşı Onur'la (başka bir dünya güzeli insan) geldi, girdi hayatımıza. Şaşkın ve şoktaki bizleri kenara çekti, bir ağacın gölgesine sakince oturttu. Ellerinde ikişer cep telefonu, listeler dolusu insanı aradılar teek tek. Biz ne olup bittiğini bile anlayamadan, kan bankasının kan alma kapasitesi doldu. "Onbeş ünite kan istendi, sizin donörleriniz otuzbeş üniteyi geçti, kan merkezi kontrolden çıktı, bu kanları başka hastalara yönlendiriyoruz" diye aradılar kan bankasından.
Sonraki ameliyatlarda da.. Tüm Antalya'yı örgütledi. Yüzlerce kişi kan vermeye geldi, kardeşim dışında bi sürü hastaya da şifa oldu.
Plaj kıyafetiyle, yüzünde güneş kremiyle, başında hasır şapkasıyla dolanan tipi (görüp de kılığa bak hastaneye nasıl gelmiş dediğim tipi) radyo anonsuyla plajdan getirtmişti..
Kipa'da temizlik görevlisiyim, amirlerimden izin alın da bi koşu gelip kan veriyim diyen tipi facebook mesajıyla bulmuştu..
Yanında ofis arkadaşlarıyla gelen abiyi parti listesinden bulup aramıştı..
Annesiyle gelen kızcağızı hanım teyzesinin gün arkadaşlarından tanıyordu, çağırmıştı..
Biz şaşırırken, o sakince, bizi hayata bağladı sonra.. Bütün gün yoğun, koştur, çalışıp, her gün ama hergün iş çıkışı hastanenin bahçesinde yaşadığımız ağacın altına geldi. Ama her gün. Gelemeyeceği gün arayıp özür diledi. Günümüzün en renkli anıydı onun kocaman gülümsemesiyle gelişi. Bir gün çekirdek getirdi, bir gün kocasıyla kocaman bir yaş pasta, bir gün iki şişe kola ya da bir kucak dolusu dürüm.
Çamaşırlarımızı yıkadı, yeri geldi bizi evine götürüp yıkadı, alışverişe götürdü.. Her gün ama hergün geldi. Hayatımıza girdi. Dördüncü kız kardeşimiz oldu. Bizimle ağladığı da oldu, bizimle güldüğü de.
Sevdik onu. Çok. Karşılıksız yaptığı için bütün bunları belki de.
Şimdi o kötü günlerden çıkıp, kocaman bir gülümsemeyle aklıma geliyor ne hoş.
Ne güzel insansın sen Dilara. Diloşum. Kardeşim.
Bugünse, durup durup aklıma geldi, güzel bir insan vardı bütün o acı günlerin arasında, ışık gibi doğmuştu hayatımıza. Ondan bahsetmek istiyorum.
Dilara.
Antalya'da, canımızın yarısı hayatta kalma savaşı verirken, kan bulmamız gerektiğinde tanıdık onu. Beni aradı: "Alo, ben Ayça'nın arkadaşı, Dilara." Kardeşimle üç günlük bir tatilde birliktelerdi, arkadaşlardı ama çook da samimi değillerdi. O Antalya'da yaşardı, turizm işinde çalışırdı. Dünya güzeliydi (bana da öyle geliyor olabilir).
Yaşam halkalarımızın onunla kesiştiği gün, bizden onbeş ünite kan bulmamızı istemişlerdi ilk olarak. Nereden bulacaktık ki? Hiç tanıdığımızın olmadığı Antalya'da, sadece tatile gelip havaalanından doğrudan plaja çufçufladığımız Antalya'da. Bir gece önce Alanya'da bulunan 29 ünite kanın da nasıl, nereden bulunduğunu blimiyorduk. Onun parmağı varmış sonradan öğrendik.
Bir şekilde, yanında arkadaşı Onur'la (başka bir dünya güzeli insan) geldi, girdi hayatımıza. Şaşkın ve şoktaki bizleri kenara çekti, bir ağacın gölgesine sakince oturttu. Ellerinde ikişer cep telefonu, listeler dolusu insanı aradılar teek tek. Biz ne olup bittiğini bile anlayamadan, kan bankasının kan alma kapasitesi doldu. "Onbeş ünite kan istendi, sizin donörleriniz otuzbeş üniteyi geçti, kan merkezi kontrolden çıktı, bu kanları başka hastalara yönlendiriyoruz" diye aradılar kan bankasından.
Sonraki ameliyatlarda da.. Tüm Antalya'yı örgütledi. Yüzlerce kişi kan vermeye geldi, kardeşim dışında bi sürü hastaya da şifa oldu.
Plaj kıyafetiyle, yüzünde güneş kremiyle, başında hasır şapkasıyla dolanan tipi (görüp de kılığa bak hastaneye nasıl gelmiş dediğim tipi) radyo anonsuyla plajdan getirtmişti..
Kipa'da temizlik görevlisiyim, amirlerimden izin alın da bi koşu gelip kan veriyim diyen tipi facebook mesajıyla bulmuştu..
Yanında ofis arkadaşlarıyla gelen abiyi parti listesinden bulup aramıştı..
Annesiyle gelen kızcağızı hanım teyzesinin gün arkadaşlarından tanıyordu, çağırmıştı..
Biz şaşırırken, o sakince, bizi hayata bağladı sonra.. Bütün gün yoğun, koştur, çalışıp, her gün ama hergün iş çıkışı hastanenin bahçesinde yaşadığımız ağacın altına geldi. Ama her gün. Gelemeyeceği gün arayıp özür diledi. Günümüzün en renkli anıydı onun kocaman gülümsemesiyle gelişi. Bir gün çekirdek getirdi, bir gün kocasıyla kocaman bir yaş pasta, bir gün iki şişe kola ya da bir kucak dolusu dürüm.
Çamaşırlarımızı yıkadı, yeri geldi bizi evine götürüp yıkadı, alışverişe götürdü.. Her gün ama hergün geldi. Hayatımıza girdi. Dördüncü kız kardeşimiz oldu. Bizimle ağladığı da oldu, bizimle güldüğü de.
Sevdik onu. Çok. Karşılıksız yaptığı için bütün bunları belki de.
Şimdi o kötü günlerden çıkıp, kocaman bir gülümsemeyle aklıma geliyor ne hoş.
Ne güzel insansın sen Dilara. Diloşum. Kardeşim.
9 Mart 2012
Damla hanımın ilkokulu
Benim, 23 sene sürecek eğitim hayatım şu okulda başladı:
Kahramanmaraş Muallim Hayrullah Efendi İlkokulu (yoksa ilkokul biri Adana'da mı okumuştum? 30 sene geçince unutmuş olabilir miyim?). Hiç özel okulda okumadım, okumam gerektiğini de düşünmedim. Annemle babam beni ilkokula yazdırırken sanırım başka tercihleri yoktu, eve en yakın okul buydu çünkü.
Bu okuldan o dönem yaşayacağımız şehrin en iyisi olan Anadolu Lisesi'ni kazandım, Antakya Osman Ötken Anadolu Lisesi.
O dönem Antakya'da özel okul yoktu bile. Bir "kollej" vardı, ama... Zenginlerin bile başarılı çocukları bizim okuldaydı. Şehrin tüm iyi öğrencileri toplanmıştı.. Devlet okulu, en iyiydi. Net hatırlıyorum..
Şimdi öyle değil gibime geliyor. Gene iyi devlet okulları vardır eminim, ama Adana'da (ben Adana Anadolu Lisesi'ni bitirdiğimde sadece 1 İng 1 Almanca olmak üzere 2 tanelerdi) bugün 17 tane Anadolu Lisesi var. Antep'te ne var ne yok bilmiyorum.. Aslında İstanbul'dayken devlet okuluna göndermeyi düşünüyordum, hatta çalışan annelerin çocukları için tam gün eğitim veren pilot okullar açılmıştı, oranın kurasına girerim diyordum.
Evvelki sene Damla hanım için anaokulu ararken, biisürü kriterim vardı, burada yazmıştım: http://hayalalani.blogspot.com/2009/03/anaokulu-secimi.html, günlerce dolaşmıştık annemle.
İlkokul ararkense tek bir kriterim vardı, özel ya da devlet olsun değil de:
Çocuğum mutlu olsun.. Bunun parantez içinde şunlar yazıyor: Yarış atı gibi koşmasın, tek bildiği (benim gibi) ders çalışmak olmasın, ders kadar sosyal faaliyetlere de vakit ayıran bir okul olsun, güzel sanatlarla, dansla müzikle oyunla öğrensin.. Evet çok iyi İngilizce de bilsin.. Evet matematik de öğrensin.. Ama bunları yurtdışı kamplarda, matematik laboratuvarında öğrensin. Yüzmesini, balesini, müziğini okulunda, arkadaşlarıyla eğlenerek yapsın. Hayatını ders çalışmaya adayacaksa evet adasın, ama hayatta başka şeyler de olduğunu farketsin.
Bu nedenle çok düşünmedim, başka hiçbir okulu gezmedim, Antep'te sosyal faaliyetleriyle ünlü bir okula verdik kızımızı. Bu sene anaokulu, inşallah seneye de ilkokul (tabii Antep'te olursak)..
Bir tek endişem var, tabii küçük yer, Antep çook çok zengin bir şehir, gerçek para burda :)) Bu nedenle sınıfında memur çocuğu olan bir tek benim kızım olursa, kendini kötü hisseder mi diye düşünmedim değil, ama ona paranın yeri ve önemini iyi verebilirsem bu endişeme gerek kalmayacağını biliyorum.
Kızım sabahları okuluna mutlu gitsin istiyorum. İnşallah en doğru kararı vermişizdir.
Kahramanmaraş Muallim Hayrullah Efendi İlkokulu (yoksa ilkokul biri Adana'da mı okumuştum? 30 sene geçince unutmuş olabilir miyim?). Hiç özel okulda okumadım, okumam gerektiğini de düşünmedim. Annemle babam beni ilkokula yazdırırken sanırım başka tercihleri yoktu, eve en yakın okul buydu çünkü.
Bu okuldan o dönem yaşayacağımız şehrin en iyisi olan Anadolu Lisesi'ni kazandım, Antakya Osman Ötken Anadolu Lisesi.
O dönem Antakya'da özel okul yoktu bile. Bir "kollej" vardı, ama... Zenginlerin bile başarılı çocukları bizim okuldaydı. Şehrin tüm iyi öğrencileri toplanmıştı.. Devlet okulu, en iyiydi. Net hatırlıyorum..
Şimdi öyle değil gibime geliyor. Gene iyi devlet okulları vardır eminim, ama Adana'da (ben Adana Anadolu Lisesi'ni bitirdiğimde sadece 1 İng 1 Almanca olmak üzere 2 tanelerdi) bugün 17 tane Anadolu Lisesi var. Antep'te ne var ne yok bilmiyorum.. Aslında İstanbul'dayken devlet okuluna göndermeyi düşünüyordum, hatta çalışan annelerin çocukları için tam gün eğitim veren pilot okullar açılmıştı, oranın kurasına girerim diyordum.
Evvelki sene Damla hanım için anaokulu ararken, biisürü kriterim vardı, burada yazmıştım: http://hayalalani.blogspot.com/2009/03/anaokulu-secimi.html, günlerce dolaşmıştık annemle.
İlkokul ararkense tek bir kriterim vardı, özel ya da devlet olsun değil de:
Çocuğum mutlu olsun.. Bunun parantez içinde şunlar yazıyor: Yarış atı gibi koşmasın, tek bildiği (benim gibi) ders çalışmak olmasın, ders kadar sosyal faaliyetlere de vakit ayıran bir okul olsun, güzel sanatlarla, dansla müzikle oyunla öğrensin.. Evet çok iyi İngilizce de bilsin.. Evet matematik de öğrensin.. Ama bunları yurtdışı kamplarda, matematik laboratuvarında öğrensin. Yüzmesini, balesini, müziğini okulunda, arkadaşlarıyla eğlenerek yapsın. Hayatını ders çalışmaya adayacaksa evet adasın, ama hayatta başka şeyler de olduğunu farketsin.
Bu nedenle çok düşünmedim, başka hiçbir okulu gezmedim, Antep'te sosyal faaliyetleriyle ünlü bir okula verdik kızımızı. Bu sene anaokulu, inşallah seneye de ilkokul (tabii Antep'te olursak)..
Bir tek endişem var, tabii küçük yer, Antep çook çok zengin bir şehir, gerçek para burda :)) Bu nedenle sınıfında memur çocuğu olan bir tek benim kızım olursa, kendini kötü hisseder mi diye düşünmedim değil, ama ona paranın yeri ve önemini iyi verebilirsem bu endişeme gerek kalmayacağını biliyorum.
Kızım sabahları okuluna mutlu gitsin istiyorum. İnşallah en doğru kararı vermişizdir.
5 Mart 2012
Çocukların çerçeveleri
Blogcu Anne Elif'in bu yazısını okurken, bunu ne zamandır yazmak istediğimi farkettim.
Çocuklar kendi sınırlarını çizemediklerinden, ama daima sınırlara ihtiyaç duyduklarından, onlar için en doğru çerçeveleri anne babaları çizmeli ve hazırlamalıdır.
Bunu hep sağımdaki solumdakilere anlatıyorum - da anlıyorlar mı, ayrı. Herkes istediği kadarını anlıyor, istemediğini es geçiyor. Sonrası malum.
Aslında Elif gayet bilimsel ve doyurucu açıklamış. Mesela Dr Ferber'in kitabı benim yıllarca başucu kitabım olmuştur, o vakitler Türkiye'de yoktu, taa Amerika'dan getirmiştim.
Demem o ki, çocuklar kendi çerçevelerini çizecek olgunlukta olmadıklarından - ve daima çerçeveler içinde daha rahat, mutlu ve huzurlu olduklarından, onlar için doğru çerçeveleri hazırlamak gerek.. Dünya onların minicik bedenlerine çook büyük; eğer sınırları olmazsa, kendi sınırlarını yaratmayı bilemeyeceklerinden şaşırıp kalıyorlar. Bununla sadece fiziksel sınırları kastetmiyorum... Davranış, düşünüş ne bileyim her anlamda çerçevelere ihtiyaç duyuyorlar.
İki çocuğumda da deneyimlediğim herşey de bunu doğrular.
Basit örnekler:
Televizyonu sadece iki çizgi filmle sınırlamazsanız sonsuza dek izlemek için ağlarlar, inanın bana hep onlar kazanır ve o TV hiç kapanmaz. Sonunda, ne kadar çok izlerlerse o kadar hırçın, o kadar huysuz ve kavgacı olurlar ve o gün aldıkları zararlı ışınların fazlalığı da cabası (benim kızım fazla TV izleyince yüzü kıpkırmızı oluyor ve daha huzursuz oluyor, uyuyamıyor, sürekli ağlıyor o gün.)
Örneğin yatma saati için bir çerçeve çizmezseniz, her gece kendi istediği saatte yatmak için diretir, ne kadar geç yatarsa o kadar aksi ve yorgun kalkar, ertesi gün daha huysuz olur. Çocuk uykunun ne kadar önemli ve gerekli olduğunu bilemez, ona rehberlik etmeli ve önemli belli başlı doğruları biz öğretmeliyiz.
Benim çocuklarım mükemmel demiyorum. Ama onlarla tek ilgilenen ben olabildiğim sürece (bu iş yoğunluğunda çok sık olamasa da), uykuları yemekleri TV saatleri nispeten düzenli, daha az huysuzluk yapıyorlar ve sıklıkla benimle işbirliği içinde oluyorlar. En azından, sınırlamadığım konularda takıldıklarında, kafamı duvarlara vurmuyorum, onlara hak veriyorum. Bilemezler ki, öğrenme aşamasındalar diyorum.
Aslında bu konuda söyleyeceklerim bitmedi.
Çocuklar kendi sınırlarını çizemediklerinden, ama daima sınırlara ihtiyaç duyduklarından, onlar için en doğru çerçeveleri anne babaları çizmeli ve hazırlamalıdır.
Bunu hep sağımdaki solumdakilere anlatıyorum - da anlıyorlar mı, ayrı. Herkes istediği kadarını anlıyor, istemediğini es geçiyor. Sonrası malum.
Aslında Elif gayet bilimsel ve doyurucu açıklamış. Mesela Dr Ferber'in kitabı benim yıllarca başucu kitabım olmuştur, o vakitler Türkiye'de yoktu, taa Amerika'dan getirmiştim.
Demem o ki, çocuklar kendi çerçevelerini çizecek olgunlukta olmadıklarından - ve daima çerçeveler içinde daha rahat, mutlu ve huzurlu olduklarından, onlar için doğru çerçeveleri hazırlamak gerek.. Dünya onların minicik bedenlerine çook büyük; eğer sınırları olmazsa, kendi sınırlarını yaratmayı bilemeyeceklerinden şaşırıp kalıyorlar. Bununla sadece fiziksel sınırları kastetmiyorum... Davranış, düşünüş ne bileyim her anlamda çerçevelere ihtiyaç duyuyorlar.
İki çocuğumda da deneyimlediğim herşey de bunu doğrular.
Basit örnekler:
Televizyonu sadece iki çizgi filmle sınırlamazsanız sonsuza dek izlemek için ağlarlar, inanın bana hep onlar kazanır ve o TV hiç kapanmaz. Sonunda, ne kadar çok izlerlerse o kadar hırçın, o kadar huysuz ve kavgacı olurlar ve o gün aldıkları zararlı ışınların fazlalığı da cabası (benim kızım fazla TV izleyince yüzü kıpkırmızı oluyor ve daha huzursuz oluyor, uyuyamıyor, sürekli ağlıyor o gün.)
Örneğin yatma saati için bir çerçeve çizmezseniz, her gece kendi istediği saatte yatmak için diretir, ne kadar geç yatarsa o kadar aksi ve yorgun kalkar, ertesi gün daha huysuz olur. Çocuk uykunun ne kadar önemli ve gerekli olduğunu bilemez, ona rehberlik etmeli ve önemli belli başlı doğruları biz öğretmeliyiz.
Benim çocuklarım mükemmel demiyorum. Ama onlarla tek ilgilenen ben olabildiğim sürece (bu iş yoğunluğunda çok sık olamasa da), uykuları yemekleri TV saatleri nispeten düzenli, daha az huysuzluk yapıyorlar ve sıklıkla benimle işbirliği içinde oluyorlar. En azından, sınırlamadığım konularda takıldıklarında, kafamı duvarlara vurmuyorum, onlara hak veriyorum. Bilemezler ki, öğrenme aşamasındalar diyorum.
Aslında bu konuda söyleyeceklerim bitmedi.
2 Mart 2012
Bir kapı kapanır, başka bir kapı açılır
Bir gün bir şey olmadı diye çok fazla üzülürken.. ve üzülmekten alternatifleri net olarak düşünemezken.. acele karar verme bir üstüne uyu derken..
Sabah uyanınca, daha iyi bir B planının daha iyi olduğunu farkedince.. hele de hayata geçirme yolunda attığın adım yere sağlam basınca.. Olmasına ramak kalınca istediğin bir şeyin..
Bir bakarsın.. Leuven olmaz da.. Strasbourg oluverir. Bu yüzden,
Çok sevinince....
Şükrederken Allah'a...
Demeli ki...
Bir kapı kapanır.. başka bir kapı açılır.
Bunu hep hatırlamalı, üzülürken bile. Çünkü her zaman kapanan kapılar üzüntüyle kapanıyor ya.. Üzüntüden bunu düşünemeyip ağlamak yerine vardır bi hayır demeyi bilmeli.
Değil mi?
Sabah uyanınca, daha iyi bir B planının daha iyi olduğunu farkedince.. hele de hayata geçirme yolunda attığın adım yere sağlam basınca.. Olmasına ramak kalınca istediğin bir şeyin..
Bir bakarsın.. Leuven olmaz da.. Strasbourg oluverir. Bu yüzden,
Çok sevinince....
Şükrederken Allah'a...
Demeli ki...
Bir kapı kapanır.. başka bir kapı açılır.
Bunu hep hatırlamalı, üzülürken bile. Çünkü her zaman kapanan kapılar üzüntüyle kapanıyor ya.. Üzüntüden bunu düşünemeyip ağlamak yerine vardır bi hayır demeyi bilmeli.
Değil mi?
26 Şubat 2012
Sana neden...?
Aslında başka bir yazı hazırlamıştım. Polikliniğimde, gelen hastaların çocukları oynasın diye koyduğum oyuncağın resmini çekmiştim, onunla ilgili, işimle ilgili, işime bir şeyler katarak çalışmayı çok sevdiğimle ilgili iki çift laf edecektim. Ama o fotoğrafı yükleyemedim.
Derken, şu oldu:
Dün bir kursa gittik efendim biz. Orada, çok eski bir arkadaşım vardır, 15 yıllık falan, okuldan, kendisi doçentlik sınavına girecek, şu anda da yardımcı doçent. Bilmeyenler için söyleyeyim, yardımcı doçent olmak için şu an Türkiye'de daha ziyade, dekan, rektör, hoca, klinik şefi, vs tanıdığın olmalı. Yani öyle ben çok çalıştım, hadi bana bir kadro en çok %40-50 (iyimser bir oran!). Bunu da bilen bilir. Gerisi, eş durumundan anlayacağınız...
Neyse, bu arkadaşın asistanları ona abla diyorlar diye, espri olsun diye dedim ki, "ya hepsi sana abla diyor, ben de senle aynı yaştayım bana abla diyen yok..."
Şöyle dedi:
"Bana konumumdan dolayı abla diyorlar, sana niye desinler ki?"
Tabii bana kal geldi, bişey diyemedim. Sustum.
Sonra cümlenin devamını okudum içimden (sen nesin ki? perifer devlet hastanesinde düz uzmansın.. Hiç bir sıfatın yok. Asla doçent olamayacaksın. Oysa ben, ulu bir doçent adayıyım. Koskoca hocayım. Benim altımda bisürü asistan, uzman, vs var. Üstüm ben üst.)
Aslında kızmaya hakkım yok, zira herkes tercihleriyle yaşar. Ben ihtisas sınavında hiç ünv. kadrosu yazmadım, düşünmedim. Makale yazmayı seviyorum, biliyorum hatta "düz devlet hastanesi"nden yayınlanmış yayınım da var. Ama kocam ünv.de profesör olmadığından, akademik kariyer düşünmedim. Gerek de görmedim. Şu an gel deseler de gitmem. Hatta, "düz devlet hastanesi"nde aldığım maaşın yarısına razı da olmam, emeğimi yedirtmem. Hoca olunca daha çok kazanılıyorsa, ben o parayı böyle de kazanırım. Bu muhabbet uzar gider...
Ama birşeyi dünden beri içime sindiremedim, ben ne yaptıysam emeğimle, alın terimle yaptım. Yayınlanmış 8 tane yazımın bir tekini başkaları yazıp da benim adımı eklemedi, her satırını kendim yazdım. Babam, kocam, akrabam vs arkamdan iteklemedi. Ne olduysam kendim oldum, kocamın da benimle birlikte yürümeye başlayıp elimden tutmasıyla aldım diplomamı. Hala kendimi eğitiyorum, kimselerin yapmadığı ameliyatları yapmayı öğrenmeye çalışıyorum, o kurs senin bu eğitim benim geziyorum. Hem de "düz devlet hastanesi"nde. Çok şükür her imkanım var.
Ama bu üniversite ile perifer arasındaki kopukluk, kendini bişey zannetme gerçek ötesi geliyor bana.
Herkes tercihleriyle yaşar, ama başkalarını tercihlerinden dolayı aşağılamamak gerek. Ben kimseye sen kendinden 10 yaş büyük bir doçentle evlenip üniversiteye girdin demiyorsam, kimse de bana sen basit bir uzmansın, ne anlarsın, ne saygınlığın var ki senin, sen kimsin demeyecek.
Canımı acıtmak için bile dememiş olabilir, hakkaten öyle hissettiğinden, ya da salak olduğundan da demiş olabilir.
Ama işte bak, iki gündür düşünüp duruyorum. Zaten doçent olasım var, bak benim sinirimi bozmasınlar, gider olurum.
EKLEME: Bi de şunu gördüm bugün facebook'ta:
Mey biter saki kalır
Her renk solar haki kalır
Diploma insanın cehlini alsa da
Hamurunda varsa, eşeklik baki kalır
Fuzuli
Derken, şu oldu:
Dün bir kursa gittik efendim biz. Orada, çok eski bir arkadaşım vardır, 15 yıllık falan, okuldan, kendisi doçentlik sınavına girecek, şu anda da yardımcı doçent. Bilmeyenler için söyleyeyim, yardımcı doçent olmak için şu an Türkiye'de daha ziyade, dekan, rektör, hoca, klinik şefi, vs tanıdığın olmalı. Yani öyle ben çok çalıştım, hadi bana bir kadro en çok %40-50 (iyimser bir oran!). Bunu da bilen bilir. Gerisi, eş durumundan anlayacağınız...
Neyse, bu arkadaşın asistanları ona abla diyorlar diye, espri olsun diye dedim ki, "ya hepsi sana abla diyor, ben de senle aynı yaştayım bana abla diyen yok..."
Şöyle dedi:
"Bana konumumdan dolayı abla diyorlar, sana niye desinler ki?"
Tabii bana kal geldi, bişey diyemedim. Sustum.
Sonra cümlenin devamını okudum içimden (sen nesin ki? perifer devlet hastanesinde düz uzmansın.. Hiç bir sıfatın yok. Asla doçent olamayacaksın. Oysa ben, ulu bir doçent adayıyım. Koskoca hocayım. Benim altımda bisürü asistan, uzman, vs var. Üstüm ben üst.)
Aslında kızmaya hakkım yok, zira herkes tercihleriyle yaşar. Ben ihtisas sınavında hiç ünv. kadrosu yazmadım, düşünmedim. Makale yazmayı seviyorum, biliyorum hatta "düz devlet hastanesi"nden yayınlanmış yayınım da var. Ama kocam ünv.de profesör olmadığından, akademik kariyer düşünmedim. Gerek de görmedim. Şu an gel deseler de gitmem. Hatta, "düz devlet hastanesi"nde aldığım maaşın yarısına razı da olmam, emeğimi yedirtmem. Hoca olunca daha çok kazanılıyorsa, ben o parayı böyle de kazanırım. Bu muhabbet uzar gider...
Ama birşeyi dünden beri içime sindiremedim, ben ne yaptıysam emeğimle, alın terimle yaptım. Yayınlanmış 8 tane yazımın bir tekini başkaları yazıp da benim adımı eklemedi, her satırını kendim yazdım. Babam, kocam, akrabam vs arkamdan iteklemedi. Ne olduysam kendim oldum, kocamın da benimle birlikte yürümeye başlayıp elimden tutmasıyla aldım diplomamı. Hala kendimi eğitiyorum, kimselerin yapmadığı ameliyatları yapmayı öğrenmeye çalışıyorum, o kurs senin bu eğitim benim geziyorum. Hem de "düz devlet hastanesi"nde. Çok şükür her imkanım var.
Ama bu üniversite ile perifer arasındaki kopukluk, kendini bişey zannetme gerçek ötesi geliyor bana.
Herkes tercihleriyle yaşar, ama başkalarını tercihlerinden dolayı aşağılamamak gerek. Ben kimseye sen kendinden 10 yaş büyük bir doçentle evlenip üniversiteye girdin demiyorsam, kimse de bana sen basit bir uzmansın, ne anlarsın, ne saygınlığın var ki senin, sen kimsin demeyecek.
Canımı acıtmak için bile dememiş olabilir, hakkaten öyle hissettiğinden, ya da salak olduğundan da demiş olabilir.
Ama işte bak, iki gündür düşünüp duruyorum. Zaten doçent olasım var, bak benim sinirimi bozmasınlar, gider olurum.
EKLEME: Bi de şunu gördüm bugün facebook'ta:
Mey biter saki kalır
Her renk solar haki kalır
Diploma insanın cehlini alsa da
Hamurunda varsa, eşeklik baki kalır
Fuzuli
12 Şubat 2012
Burası neresi?
Gözlerimi kapatıyorum. Bir yerdeyim, güneşli, yılın çoğusunda yaz. Bahçeli evimdeyim, çocuklarımın gidebilecekleri en iyi okullara gidebilecekleri bir yerde. Trafik gürültüsü, hava kirliliği patırtısı, hayat pahalılığı cayırtısı yok. Dostlarım var, rahat, konforlu bir yaşam. Keyifle çalıştığım bir hastane. Nerdeyim ben? Sanırım burası Adana. Toprağım mı çağırıyor beni?
9 Şubat 2012
Denemedik yeni şeyler
Maymun iştahlıyım da ondan mı herşeyi deniyorum? Yoksa öğrendikçe genişliyorum, açılıyorum, farkındalığım artıyor da ondan mı?
Sanırım kuantumun derin sularına dalan herkesin ortak sorunu bu. Ucundan öğrendikçe ne kadar az bildiğini farkedip okuyorsun. Okudukça kuantum olumlu düşünceyi, olumlu düşünce yogayı, reikiyi, nlp'yi peşinden getiriyor. Fayda gördükçe seviniyorsun. Okudukça anlıyorsun. Anladıkça şaşırıyorsun.
Aslında hepsinin temelinin aynı olduğuna. Hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğuna. Daha çok da bunların hepsinin sırrının Allah inancında, Kuran'da, duada, bilinçaltımızda zaten olduğunu farketmek. Bilinçaltımızı çözdüğümüzde, kontrol edebildiğimizde hepsi yoluna giriyor.
Su akar yoluna girer dememişler mi?
Aykut da diyordu bunu, bilinçaltı kodlarını çözmeye yöneltiyordu bizi zaten.
Lafı uzattım uzattım diyemedim. Geçen ay benim gidemediğim (aslında Antep'e ayağıma kadar gelen) NLP - hipnoterapi kursuna giden arkadaşım bana hipnoterapi yapıyor arada. Şimdilik deneme babında, içimdeki sonsuz oburluğu kontrol etmemi sağlamaya çalışıyoruz. İşe de yaradı gibi... Daha az yiyerek doyabilirim. Bir tabak salata beni gayet güzel doyurabilir. Sağlıklıyım. Tokum.
Ahahahah.. bilinçaltımı kandırabilecek miyim bakalım?
Beni izlemeye devam edin :)))
Sanırım kuantumun derin sularına dalan herkesin ortak sorunu bu. Ucundan öğrendikçe ne kadar az bildiğini farkedip okuyorsun. Okudukça kuantum olumlu düşünceyi, olumlu düşünce yogayı, reikiyi, nlp'yi peşinden getiriyor. Fayda gördükçe seviniyorsun. Okudukça anlıyorsun. Anladıkça şaşırıyorsun.
Aslında hepsinin temelinin aynı olduğuna. Hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğuna. Daha çok da bunların hepsinin sırrının Allah inancında, Kuran'da, duada, bilinçaltımızda zaten olduğunu farketmek. Bilinçaltımızı çözdüğümüzde, kontrol edebildiğimizde hepsi yoluna giriyor.
Su akar yoluna girer dememişler mi?
Aykut da diyordu bunu, bilinçaltı kodlarını çözmeye yöneltiyordu bizi zaten.
Lafı uzattım uzattım diyemedim. Geçen ay benim gidemediğim (aslında Antep'e ayağıma kadar gelen) NLP - hipnoterapi kursuna giden arkadaşım bana hipnoterapi yapıyor arada. Şimdilik deneme babında, içimdeki sonsuz oburluğu kontrol etmemi sağlamaya çalışıyoruz. İşe de yaradı gibi... Daha az yiyerek doyabilirim. Bir tabak salata beni gayet güzel doyurabilir. Sağlıklıyım. Tokum.
Ahahahah.. bilinçaltımı kandırabilecek miyim bakalım?
Beni izlemeye devam edin :)))
6 Şubat 2012
Hayal kırıklığı ve muz kabuğu.
Hayatım boyunca pek çok hayal kurdum diyebilirim. Ama bu hayallerden gerçek olanlarını, sonradan dönüp baktığımda, sanki hayal olarak değil de plan gibi gördüğümü farkediyorum. Olacağını zaten biliyormuşum gibi. Kuantum teorisinin sırrını keşfetmişim gibi :) Örneğin, doktor olmak. Bu lise yıllarımda bir hayal değildi, biliyordum er geç doktor olacağımı. Ya da uzmanlık sınavına girip kadın doğum uzmanı olacağımı. Sınava yıllarca girdim, çalışmadan girdiğimden, bişey olmadı. Sonra bir gün kazanacağımı bildim. Çalıştım, elimden geleni de yaptım evet. Ama artık biliyordum da kadın doğum uzmanı olacağımı. Sınavda başka hiçbiryeri yazmadım. İçimde en ufacık bir korku, endişe yoktu sınav için Ankara'ya giderken. Çünkü, inanmaktan öte, biliyordum.

Bu ne tuhaf birşey, ne tuhaf.
Çocuğum olmasını isterken ve olmuyorken, acı çekerken, ne zaman ki inandım, ikna oldum olacağına, bir büyüğümün "nasip olduğunda olacak, merak etme" lafını içime sindirdim, oldu. Hatta sonra bi daha oldu. İkincide, biliyordum istediğim an ikinci çocuğuma sahip olabileceğimi. O kelebek kanatlarının çırpınışını ikinci kez hissettiğimde, bu kez hiç şaşkınlık yoktu içimde.
Bunlar örneklerdi hayallerime. Ama asıl gerçek bir hayalim var ki, beni tanıyan herkes bilir. Bir bahçe. Küçük de olsa, bana ait, papatyalar ekebileceğim, yemyeşil, içinde bebeklerimin güle oynaya koşuşturduğunu izleyeceğim bir bahçe.
Bunu yeterince istemiyor muyum, inanmıyor muyum? Nedir? Haftalardır peşinde koşuyoruz, köy köy geziyoruz, yok, olmuyor. Birinin tapuda sıkıntısı var, biri yok hisseli, yok çok büyük, yok çok pahalı.
Oysa ben kendimi çoktan hamağımda uzanırken, haftasonları bahçemde kitap okurken, salataya doğramak için nane toplarken, çocuklarımla kum havuzunda oynarken görmeye başlamıştım.
Emin değil miydim alabileceğimize? Yoksa yeri ve zamanı mı değil?
Oysa Alaçatı sokaklarında dolaşırken çektiğim şu fotoğrafta bile özetlenmişti hayatın sırrı:
"Anything you want in this world will come."
Evet, doğru. Ama yoksa ben yeterince istemiyor muyum bahçe? Ya da inanmıyor muyum? Şüphelerim mi var? Bilmiyor muyum bu yaz misafirlerimi, Pınarları mesela, bahçemde ağırlayacağımı :)
18 Ocak 2012
Ruh hallerim
Vallahi kontrol edemiyorum kendimi. Farkettiğimde iş işten geçmiş, kristal vazolar kırılmış oluyor.
Premenstrüel sendromum gitti, ben gittiğine sevinemeden menstrüel sendrom geldi iki aydır. Ne bu kardeşim, bu ruh benim değil mi, peki bu ruh hali kimin?
Bu cadı gibi bağıran, tolerans sınırı eşiğin eksi iki altına düşen, her ayın iki günü "ben dünyada niye yapayalnızım" diye ağlayan bu kadın da kim? Normalde hafif bir sinirleneceği olaylar yüzünden dünyayı yıkan bu cadı kim?
Ya da başka bir soruşla: Tüm sinir bozucu olaylar HAKKATEN mi üstüste geliyor ben menstrüel sendrom yaşarken? Normalde hergün teker teker gelecek şeyler, benim enerjim düşük olduğunda gerçekten de aynı anda oluyor. Üstüste. Yan yana.
Biliyorum çevremdeki en sinir bozucu kişi ben olamam. Başka sinir bozucu kişileri de pek sallamam. Ama böyle günlerde hepsi bana sürtünerek geçiyor. Eteğime değiyor. Canımı acıtıyor.
Yaa öf. Vallahi öf. Duygu durum stabilizatörü alsam, her ayın her günü aynı şeyi hissetsem ne iyi olmaz mı?
Premenstrüel sendromum gitti, ben gittiğine sevinemeden menstrüel sendrom geldi iki aydır. Ne bu kardeşim, bu ruh benim değil mi, peki bu ruh hali kimin?
Bu cadı gibi bağıran, tolerans sınırı eşiğin eksi iki altına düşen, her ayın iki günü "ben dünyada niye yapayalnızım" diye ağlayan bu kadın da kim? Normalde hafif bir sinirleneceği olaylar yüzünden dünyayı yıkan bu cadı kim?
Ya da başka bir soruşla: Tüm sinir bozucu olaylar HAKKATEN mi üstüste geliyor ben menstrüel sendrom yaşarken? Normalde hergün teker teker gelecek şeyler, benim enerjim düşük olduğunda gerçekten de aynı anda oluyor. Üstüste. Yan yana.
Biliyorum çevremdeki en sinir bozucu kişi ben olamam. Başka sinir bozucu kişileri de pek sallamam. Ama böyle günlerde hepsi bana sürtünerek geçiyor. Eteğime değiyor. Canımı acıtıyor.
Yaa öf. Vallahi öf. Duygu durum stabilizatörü alsam, her ayın her günü aynı şeyi hissetsem ne iyi olmaz mı?
17 Ocak 2012
Ne güzel günaydın.
Bazen sevinçli haberlerinle dolu bir post yazmak istersin de, günlerce oyalanırsın, bi türlü oturup yazamazsın.
Sonra bişey olur, biraz daha sevinirsin. Oturur yazarsın. Bugün bana olduğu gibi.
Uzaktan takip ettiğim, kendikendime sevdiğim bir blogcunun, bloğuma uğradığını farkettiğimdeki gibi :) Tanya hoşgeldin :)
O zaman madem, ben de bu haftasonunun bonuslarından bahsedeyim, belki sabah sabah benimle sevinmek isteyen vardır diye.
Yıllar önce çok ama çok sevdiğim, emek verdiğim, anlamaya çalıştığım, su gibi bir arkadaşım vardı. Gerçekten çok severdim ama. Adana'dan İstanbul'a taşımıştık arkadaşlığımızı, yıllara yollara direnmiştik. Sonra ne olduysa oldu kaybolmuştuk.
Günümüzde birini kaybetmek bulmaktan daha zor, hiç farkettiniz mi? Ama facebook hesabı yoksa aradığınız kişinin, hiç denediniz mi? Ben onu çok aradım, numarasını, eşinin numarasını, face'ten, ortak arkadaşlarımızdan, birtürlü ulaşamamıştım. İşler, numaralar, adresler değişti mi bitti işte. Biz Antep'te, onlar kimbilir nerede? En az 7 - 8 senedir görüşmüyorduk.
Sonra bir gün.. Bu haftasonu bizim bebelerin okul kahvaltısına gittim. Bir baktım karşımda oturuyor. Nasıl yani dedim. Onun da bebesi bizim okuldaymış. Nasıl yani dedim. Antep'e taşınmışlar. Nasıl yani dedim. Bu yaz onun da eşi 15 gün yoğunbakımda yatmış. Onun da iki bebesi olmuş. Yaa nasıl yani diye diye, gözlerimden yaş gele gele konuştuk durduk.
"Artık" dedi, "sanırım görüşmek zorundayız, kadere daha fazla direnemeyeceğiz.."
Sanırım dedim.
İçime sevinç doldu. Gözlerim sevinçten doldu. Hoşgeldin Pınar, geri, hayatıma.
Beni tanıyan herkes, bir parça toprak için yanıp tutuştuğumu bilir.
Hatta bu haftanın başında kocama, bana bir bahçeli ev al 10 sene Antep'te kalayım demişliğim vardır. Yukarıya mesajı doğru mu vermişim nedir, cumartesi kocam elimden tuttu, beni Antep'in bir köyünde, gördüğüm en sevimli minik toprak parçasına götürdü. İster misin diye sordu.
İster miyim? Nasıl yaniiiiiiiiii....
İstemez miyim yaa? Bahçe bu. Hayatta en çok istediğim şey. İsterim.
Minikmiş. Olsun. İki metrekare çim, iki sap maydanoz, bir domates yetiştirmeme yetsin, yeter. İçinde fıstıkağacı bile var, tam üç tane. Bi hamak, bir masa, (tabii bir de mangal ahahaha :))..
Damla koştu battı çıktı çamurlara, ayrılmak istemedi. Benim kalbim hala heyecandan pırpır. Bir iki küçük pürüzü halledince inşallah.. Toprak çime, tarla bahçemize dönüşecek. Biliyorum.
Sonra bişey olur, biraz daha sevinirsin. Oturur yazarsın. Bugün bana olduğu gibi.
Uzaktan takip ettiğim, kendikendime sevdiğim bir blogcunun, bloğuma uğradığını farkettiğimdeki gibi :) Tanya hoşgeldin :)
O zaman madem, ben de bu haftasonunun bonuslarından bahsedeyim, belki sabah sabah benimle sevinmek isteyen vardır diye.
Yıllar önce çok ama çok sevdiğim, emek verdiğim, anlamaya çalıştığım, su gibi bir arkadaşım vardı. Gerçekten çok severdim ama. Adana'dan İstanbul'a taşımıştık arkadaşlığımızı, yıllara yollara direnmiştik. Sonra ne olduysa oldu kaybolmuştuk.
Günümüzde birini kaybetmek bulmaktan daha zor, hiç farkettiniz mi? Ama facebook hesabı yoksa aradığınız kişinin, hiç denediniz mi? Ben onu çok aradım, numarasını, eşinin numarasını, face'ten, ortak arkadaşlarımızdan, birtürlü ulaşamamıştım. İşler, numaralar, adresler değişti mi bitti işte. Biz Antep'te, onlar kimbilir nerede? En az 7 - 8 senedir görüşmüyorduk.
Sonra bir gün.. Bu haftasonu bizim bebelerin okul kahvaltısına gittim. Bir baktım karşımda oturuyor. Nasıl yani dedim. Onun da bebesi bizim okuldaymış. Nasıl yani dedim. Antep'e taşınmışlar. Nasıl yani dedim. Bu yaz onun da eşi 15 gün yoğunbakımda yatmış. Onun da iki bebesi olmuş. Yaa nasıl yani diye diye, gözlerimden yaş gele gele konuştuk durduk.
"Artık" dedi, "sanırım görüşmek zorundayız, kadere daha fazla direnemeyeceğiz.."
Sanırım dedim.
İçime sevinç doldu. Gözlerim sevinçten doldu. Hoşgeldin Pınar, geri, hayatıma.
Beni tanıyan herkes, bir parça toprak için yanıp tutuştuğumu bilir.
Hatta bu haftanın başında kocama, bana bir bahçeli ev al 10 sene Antep'te kalayım demişliğim vardır. Yukarıya mesajı doğru mu vermişim nedir, cumartesi kocam elimden tuttu, beni Antep'in bir köyünde, gördüğüm en sevimli minik toprak parçasına götürdü. İster misin diye sordu.
İster miyim? Nasıl yaniiiiiiiiii....
İstemez miyim yaa? Bahçe bu. Hayatta en çok istediğim şey. İsterim.
Minikmiş. Olsun. İki metrekare çim, iki sap maydanoz, bir domates yetiştirmeme yetsin, yeter. İçinde fıstıkağacı bile var, tam üç tane. Bi hamak, bir masa, (tabii bir de mangal ahahaha :))..
Damla koştu battı çıktı çamurlara, ayrılmak istemedi. Benim kalbim hala heyecandan pırpır. Bir iki küçük pürüzü halledince inşallah.. Toprak çime, tarla bahçemize dönüşecek. Biliyorum.
11 Ocak 2012
İyi ki doğdum, gördün mü bak 23 oldum :)
Artık gazetelerin manşetlerinde benim doğum günüm olduğu haberlerini görmeyi umarak uyanmadığıma göre, sanırım 35'i geçtim.
Sabah uyandığımda kafamın içinde bugün doğum günüüüüüm bağırtıları olmadığına, hatta ilk düşündüğüm şey bu olmadığına göre, 36 bile olmuş olabilirim!
Hayattan anladığım tek şey bebeklerim, onların sağlığı, keyfi, eğlencesi olduğuna göre anne olmuş olabilirim.
Kocam benim herşeyim olduğuna, onsuz hiçbirşeyi ifade edemediğime, her cümlemin parantezine onu da koyduğuma göre, eş olmuş olabilirim.
Kendimi en iyi ifade etme şeklim işim olduğuna, en çok ameliyat yaparken ve sonrasında iyileşmiş hastalarımı gördüğümde mutlu olduğuma, poliklinikten içeri giren gülen bir hastamı görünce içime sevinç dolduğuna göre doktor olmuş olabilirim.
Yok kendime vakit ayıramıyorum, yok spor yapamıyorum, yok bilmemne diye söylenmeyi bıraktıysam büyümüş bile olabilirim.
Gene de renkli kalemlere, güzel kağıtlara, bloknotlara, kocaman küpelere, renkli ayakkabılara, şahane çizgi filmlere, bebeklerimin oyuncaklarına bayıldığıma göre aslında hiiç büyümemiş de olabilirim.
E, öyleyse gördün mü bak 23 oldum..
Sabah uyandığımda kafamın içinde bugün doğum günüüüüüm bağırtıları olmadığına, hatta ilk düşündüğüm şey bu olmadığına göre, 36 bile olmuş olabilirim!
Hayattan anladığım tek şey bebeklerim, onların sağlığı, keyfi, eğlencesi olduğuna göre anne olmuş olabilirim.
Kocam benim herşeyim olduğuna, onsuz hiçbirşeyi ifade edemediğime, her cümlemin parantezine onu da koyduğuma göre, eş olmuş olabilirim.
Kendimi en iyi ifade etme şeklim işim olduğuna, en çok ameliyat yaparken ve sonrasında iyileşmiş hastalarımı gördüğümde mutlu olduğuma, poliklinikten içeri giren gülen bir hastamı görünce içime sevinç dolduğuna göre doktor olmuş olabilirim.
Yok kendime vakit ayıramıyorum, yok spor yapamıyorum, yok bilmemne diye söylenmeyi bıraktıysam büyümüş bile olabilirim.
Gene de renkli kalemlere, güzel kağıtlara, bloknotlara, kocaman küpelere, renkli ayakkabılara, şahane çizgi filmlere, bebeklerimin oyuncaklarına bayıldığıma göre aslında hiiç büyümemiş de olabilirim.
E, öyleyse gördün mü bak 23 oldum..
26 Aralık 2011
Güzel bir haftasonu
Çok uzak olmasa da güzel bir otelde, tüm dertlerden uzak, güzel bir haftasonuydu. Nuni'nin bronşitini bile götürmemiştik yanımızda. (Gerçi nebül makinesini götürdük ama kutusundan çıkartmadık).. Bebeklerimizle başbaşa, uzun süredir yapmadığımız birşey yaptık... Güzeldi, tadı damağımda kaldı.
Sevgili arkadaşlarla olunca daha da güzel mi ne? Çocuğu olmadığı halde benim çocuklarımı sevdiğini hissettiğim çok arkadaşım olmamıştı da şimdiye dek :) Öpüp sevilme manyağı oldu bebeklerim..
Hiç fotoğraf çekmediğimiz için otelin web sayfasından çaldığım resimleri koyuyorum (gerçi yanılmayın, kapatmışlar resim çekerken, termal havuz hiç bu kadar boş olmuyordu)..
Fotoğraf makinesini arabadan almaya üşendiğimiz için cep telefonu ile çektiğimiz kötü resimler de burda:
Güzel yanları da vardı, sıkıntılı yanları da.. Yağmuru seyrederek sıcak suya girmek nefisti.. Çay saatinde restorandaki çocuk oyun alanı o kadar iyiydi ki, tüm haftasonunu orada geçirebilirdim. Yemekler ve tatlılar şahaneydi (ki artık otellerin ihtişamından ve mutfağından etkilenmiyorum, hatta sıkılıyorum, ama Antakya yöresine ait yemek ve tatlılar hakkaten güzeldi). Yedim ben de. Hatta yıllardır o kadar yemiyordum diyebilirim :) Yalnız çok kalabalıktı. En sevmediğim şeydir, mıç mıç bisürü insan. Demek ki salı ya da çarşamba gidilmeli, kimsecikler yokken tadını çıkarmalı.
Gidip görmek isteyenler için otel burada.
Hayatımda ilk defa bir otelin lobisinde evimde oturma odamda gibi oturup sohbet ettim. Nuniş ilk defa havuza (ya da hatta suya) girdi. Damla melek kendi kendine battı çıktı, yüzdü, eğlendi. Çocuklarımızla aile olduk, yedik, içtik.
Sonra Antakya'ya uğradık, eski yurduma. Eski mahallemden geçtik, uzun süredir hastanede yatan bir dostu ziyaret ettik (o da ayrı bir hikaye, Van deprem bölgesine gönüllü gidip trafik kazasında belini kıran bir doktor arkadaşım :( ). Sonra Anadolu restoranda şahaaane bir yemek yedik. Ne yalan söyliyeyim, Antakya, özlemişim yemeklerini.
Oh işte anlattım rahatladım. Hep başkalarının yediklerini okuyodum :)))
Neyse, bu da böyle bir yazı olsun.
Bu arada not: Pınar, arabamı sizin evin oraya koymuşum polis ceza yazmış rüyamda, Ertuğrul da bize kızıyodu, hayırdır inşallah...
Sevgili arkadaşlarla olunca daha da güzel mi ne? Çocuğu olmadığı halde benim çocuklarımı sevdiğini hissettiğim çok arkadaşım olmamıştı da şimdiye dek :) Öpüp sevilme manyağı oldu bebeklerim..
Hiç fotoğraf çekmediğimiz için otelin web sayfasından çaldığım resimleri koyuyorum (gerçi yanılmayın, kapatmışlar resim çekerken, termal havuz hiç bu kadar boş olmuyordu)..
Fotoğraf makinesini arabadan almaya üşendiğimiz için cep telefonu ile çektiğimiz kötü resimler de burda:
Güzel yanları da vardı, sıkıntılı yanları da.. Yağmuru seyrederek sıcak suya girmek nefisti.. Çay saatinde restorandaki çocuk oyun alanı o kadar iyiydi ki, tüm haftasonunu orada geçirebilirdim. Yemekler ve tatlılar şahaneydi (ki artık otellerin ihtişamından ve mutfağından etkilenmiyorum, hatta sıkılıyorum, ama Antakya yöresine ait yemek ve tatlılar hakkaten güzeldi). Yedim ben de. Hatta yıllardır o kadar yemiyordum diyebilirim :) Yalnız çok kalabalıktı. En sevmediğim şeydir, mıç mıç bisürü insan. Demek ki salı ya da çarşamba gidilmeli, kimsecikler yokken tadını çıkarmalı.Gidip görmek isteyenler için otel burada.
Hayatımda ilk defa bir otelin lobisinde evimde oturma odamda gibi oturup sohbet ettim. Nuniş ilk defa havuza (ya da hatta suya) girdi. Damla melek kendi kendine battı çıktı, yüzdü, eğlendi. Çocuklarımızla aile olduk, yedik, içtik.
Sonra Antakya'ya uğradık, eski yurduma. Eski mahallemden geçtik, uzun süredir hastanede yatan bir dostu ziyaret ettik (o da ayrı bir hikaye, Van deprem bölgesine gönüllü gidip trafik kazasında belini kıran bir doktor arkadaşım :( ). Sonra Anadolu restoranda şahaaane bir yemek yedik. Ne yalan söyliyeyim, Antakya, özlemişim yemeklerini.
Oh işte anlattım rahatladım. Hep başkalarının yediklerini okuyodum :)))
Neyse, bu da böyle bir yazı olsun.
Bu arada not: Pınar, arabamı sizin evin oraya koymuşum polis ceza yazmış rüyamda, Ertuğrul da bize kızıyodu, hayırdır inşallah...
18 Aralık 2011
İki resim arasındaki büyük fark.
Bi ara....
Yoğun bakım kokan Ayça. Temas izolasyonu. Çok şükür Ayça. Canı kebap istedi diye sevinç gözyaşları. Üzüntülü günler sona erdi, hayata geri geldik, döndük, şükür be Ayça. Aliihsan da geldi, ne iyi etti. Sen de biraz bizimle kal, birlikte iyileşelim Ayça. Bebeklerim seni çok özlediler, ya biz Ayça? Bi daha uzaklara gitme e mi Ayça...
Şimdi.....
Mis kokan Ayça. Kendi evinde, özünde. Ayçayı sevenler Ayçayı güzelleştiriyor. Gülen Ayça, çişini kendi yapan Ayça, ayakta duran Ayça. Çok şükür Ayça. Her baktığımda sevinç gözyaşları Ayça. İşten gelince seni çok özledim abla diyen Ayça. Tekrar kahkaha atan Ayça. Ne sandın Ayça. Seni çok seviyorum Ayça, kalbim kardeşim. Canım kardeşim.
İyi ki varsın kardeşim.
Buyrun: Gerçek Ayça.
Şimdi.....
Mis kokan Ayça. Kendi evinde, özünde. Ayçayı sevenler Ayçayı güzelleştiriyor. Gülen Ayça, çişini kendi yapan Ayça, ayakta duran Ayça. Çok şükür Ayça. Her baktığımda sevinç gözyaşları Ayça. İşten gelince seni çok özledim abla diyen Ayça. Tekrar kahkaha atan Ayça. Ne sandın Ayça. Seni çok seviyorum Ayça, kalbim kardeşim. Canım kardeşim.İyi ki varsın kardeşim.
Buyrun: Gerçek Ayça.
Tek başına seyahat
ANKARA'DA, evimden uzakta üç günlük bir kurstayken yazdım, kağıda kalemle. Şimdi huzurlarınızda...
Tek başına seyahate çıkmak ihtiyaç mı, mecburiyet mi? Fırsat mı, yük mü?
Kendi kalemden, evimden uzağım. Dayanacak omuzum, kokusunu içine çekerek başımı dayayabileceğim kimsem yok. Gül kokulu bebeklerim yanımda değiller. Annem, kardeşim yok. Kimse yok.
Ankara’yı da sevmem zaten. Kimsem yok burda. (Hep kışın mı geldim, nedir?) Hep gri bu kent, hep cazibesiz, hep kapalı hava, karanlık. Su da yok, doku da yok bana göre. Hep sınav için geldiğimden midir, hep mecburen geldiğimden midir? Yıllarca kazanamadığım / girmediğim Tıpta Uzmanlık Sınavı’nın burada olmasından mı sevmeyişim? En sonunda, hem de istediğim bölümü kazansam bile, hatta geçen kış çok da yolunda giden bir işimin Sağlık Bakanlığı’nda hallolmasına rağmen, sev-mi-yo-rum. Kanımda İstanbul dolaştığından da olabilir, İstanbul ve Ankara’nın aynı cümlede olabilmesi zor zaten.
Zorunlu seyahatten girdim, nerelerden çıktım. Aslında bugünlerde başka bir yerlerdeyim. Sanki Antep’te uzun süre yaşayasımız var gibi olduk biz. Alıştık mı, bulaştık mı Antep’e?
İstanbul, neden bıraktın çağırmayı beni?
Tek başına seyahate çıkmak ihtiyaç mı, mecburiyet mi? Fırsat mı, yük mü?
Kendi kalemden, evimden uzağım. Dayanacak omuzum, kokusunu içine çekerek başımı dayayabileceğim kimsem yok. Gül kokulu bebeklerim yanımda değiller. Annem, kardeşim yok. Kimse yok.
Ankara’yı da sevmem zaten. Kimsem yok burda. (Hep kışın mı geldim, nedir?) Hep gri bu kent, hep cazibesiz, hep kapalı hava, karanlık. Su da yok, doku da yok bana göre. Hep sınav için geldiğimden midir, hep mecburen geldiğimden midir? Yıllarca kazanamadığım / girmediğim Tıpta Uzmanlık Sınavı’nın burada olmasından mı sevmeyişim? En sonunda, hem de istediğim bölümü kazansam bile, hatta geçen kış çok da yolunda giden bir işimin Sağlık Bakanlığı’nda hallolmasına rağmen, sev-mi-yo-rum. Kanımda İstanbul dolaştığından da olabilir, İstanbul ve Ankara’nın aynı cümlede olabilmesi zor zaten.
Zorunlu seyahatten girdim, nerelerden çıktım. Aslında bugünlerde başka bir yerlerdeyim. Sanki Antep’te uzun süre yaşayasımız var gibi olduk biz. Alıştık mı, bulaştık mı Antep’e?
İstanbul, neden bıraktın çağırmayı beni?
8 Aralık 2011
Ah İstanbul...
Ah benim içinden ışık geçen, güneş kokan eski evim... Seni nasıl özledim bilsen...
Ah evimin salonunda, bahçenin içinde gibi duran kocaman masam... Sabahları herkes uyurken, ışığından gözüm kamaşa kamaşa oturup kahvemi içerdim sende.
Bahçeme baka baka karşılardım sabahı.. Yağmurunu da severdim, güneşini de. Kedilerini bile severdim çiçeklerimi ezseler de.. Yalandan kışt derdim camı açıp, mis gibi bahçe havasını da çaktırmadan içime çekip..
Şimdi tam üç tane kocaman masam var biliyor musun, ama hepsi de topraktan çook uzak.. Kocaman bir balkonum var, içinde kocamaan masası ve kanepesi bile olan, ama kediler girmiyor gizlice içine, bebeklerim bahçeye çıkamıyor balkondan zıplayıp, bahçeden geçen komşularla sohbet edemiyorum, çünkü topraktan çook uzak artık balkonum.
Kocaman şahane bir evim var, çoook metrekareli, ama İstanbul'daki küçücük ama sıcacık evim kadar ışıkla güneşle çiçekle toprakla dolu değil.
Ah be İstanbul, özlüyorum uzaktan seni. Özlüyorum sende olma fikrini (evden dışarı çıkamasam bile durmayı öylece).
Kocaman salonumun perdelerini kocaman açıp, bahçeye toprağa meyve ağaçlarına baka baka televizyon izlemeyi, yemek yemeyi, bebeklerimle oyun oynamayı özlüyorum. Mutfağımın kapısından çıkıp anneme gitmeyi, bahçede çay içmeyi, arka mahallede yürüyüşe çıkmayı ve hangi bahçeli evi satın alsak daha keyifli olacağı konusunda kocamla sohbet etmeyi özlüyorum.
Bunları hatırlamamın nedeni, iki yıl önceki video kayıtlarını izlememdi.

Resim: Eski, ışıklı evimin güzel bahçesi. Süper annemle melek kızım, en sevdiklerim. Mutfak kapısından çıkmış (nereye?) gidiyorlar...
Belki de herşeyi kayıt altına almak aslında o kadar da iyi değil.. Belki, herşeyi zamanında bırakıp günü yaşamak gerek, geçmişi çok da özlemeden. Bazen çünkü, eskiyi özlemekten yeninin tadını çıkaramıyoruz.
Ama bana öyle geliyor ki İstanbul, kocaman ışıklı salonu olan bahçeli bir evim olsa, bu Şehr-i Antep daha mı keyifli olurdu ne?
Notlar.
1. Ah meleğim, nasıl büyümüşsün öyle... Farkettim resme bakınca.
2. Merak edenler için, süper annemle canım kardeşim Ayçaada, bizdeler. Ne keyifliyim onlarla (kısa bir süre bile olsa) birlikte yaşadığımız için ve ben bu kadar yoğun çalışırken bebeklerim emin ellerde olduğu için.
3. Herşey yolunda çok şükür, merak edip mail atanlara teşekkür ederim. Sadece çok çalışıyorum, bu yüzden yazamıyorum.
4. Sevgi kelebeği gibiyim bu ara, herkesi - herşeyi seviyorum.
5. Şu an nöbetteyim ve birazdan yeni gün başlayınca biçok ameliyata giricem.
6. Herkese sevgiler.
Ah evimin salonunda, bahçenin içinde gibi duran kocaman masam... Sabahları herkes uyurken, ışığından gözüm kamaşa kamaşa oturup kahvemi içerdim sende.
Bahçeme baka baka karşılardım sabahı.. Yağmurunu da severdim, güneşini de. Kedilerini bile severdim çiçeklerimi ezseler de.. Yalandan kışt derdim camı açıp, mis gibi bahçe havasını da çaktırmadan içime çekip..
Şimdi tam üç tane kocaman masam var biliyor musun, ama hepsi de topraktan çook uzak.. Kocaman bir balkonum var, içinde kocamaan masası ve kanepesi bile olan, ama kediler girmiyor gizlice içine, bebeklerim bahçeye çıkamıyor balkondan zıplayıp, bahçeden geçen komşularla sohbet edemiyorum, çünkü topraktan çook uzak artık balkonum.
Kocaman şahane bir evim var, çoook metrekareli, ama İstanbul'daki küçücük ama sıcacık evim kadar ışıkla güneşle çiçekle toprakla dolu değil.
Ah be İstanbul, özlüyorum uzaktan seni. Özlüyorum sende olma fikrini (evden dışarı çıkamasam bile durmayı öylece).
Kocaman salonumun perdelerini kocaman açıp, bahçeye toprağa meyve ağaçlarına baka baka televizyon izlemeyi, yemek yemeyi, bebeklerimle oyun oynamayı özlüyorum. Mutfağımın kapısından çıkıp anneme gitmeyi, bahçede çay içmeyi, arka mahallede yürüyüşe çıkmayı ve hangi bahçeli evi satın alsak daha keyifli olacağı konusunda kocamla sohbet etmeyi özlüyorum.
Bunları hatırlamamın nedeni, iki yıl önceki video kayıtlarını izlememdi.
Resim: Eski, ışıklı evimin güzel bahçesi. Süper annemle melek kızım, en sevdiklerim. Mutfak kapısından çıkmış (nereye?) gidiyorlar...
Belki de herşeyi kayıt altına almak aslında o kadar da iyi değil.. Belki, herşeyi zamanında bırakıp günü yaşamak gerek, geçmişi çok da özlemeden. Bazen çünkü, eskiyi özlemekten yeninin tadını çıkaramıyoruz.
Ama bana öyle geliyor ki İstanbul, kocaman ışıklı salonu olan bahçeli bir evim olsa, bu Şehr-i Antep daha mı keyifli olurdu ne?
Notlar.
1. Ah meleğim, nasıl büyümüşsün öyle... Farkettim resme bakınca.
2. Merak edenler için, süper annemle canım kardeşim Ayçaada, bizdeler. Ne keyifliyim onlarla (kısa bir süre bile olsa) birlikte yaşadığımız için ve ben bu kadar yoğun çalışırken bebeklerim emin ellerde olduğu için.
3. Herşey yolunda çok şükür, merak edip mail atanlara teşekkür ederim. Sadece çok çalışıyorum, bu yüzden yazamıyorum.
4. Sevgi kelebeği gibiyim bu ara, herkesi - herşeyi seviyorum.
5. Şu an nöbetteyim ve birazdan yeni gün başlayınca biçok ameliyata giricem.
6. Herkese sevgiler.
3 Kasım 2011
Bugünlerde bana bi sürü kişi..
Yorgun görünüyorsun diyor. Napiyim, yorgunum ama şikayetçi değilim.
Napiyim, kış geliyor. Evin en sevdiğim köşesi olan kocaman mutfak masasında bilgisayarıma bakarken güneş gözüme girmiyor. Sabahları işe karanlıkta gidip akşam karanlıkta geliyorum. Hastane soğuk, donuyorum. Lahana giyinmeyi sevmiyorum, gene kısa kollu giyiniyorum, ama donuyorum. Akşam işten kaçtım üşüyüp. E soğuk da sevmiyorum. Karanlık da sevmiyorum.
Herkes, yorgun musun, mutsuz musun diyor.
Demeyin. Üzerime mutsuzluğu yorgunluğu çekmeyin.
Mutsuz değilim hayır.
Her aldığım nefesle şükrediyorum. Baktığım her güzel yüzle şükrediyorum. Eve geldiğimde çocuklarım var diye, bi de Aycuş var diye şükrediyorum.
Annem mutlu yıllar. Yeni bir yaşa daha girdin diye şükrediyorum.
Yorgunum evet, ama geçer. Yorgunluk göreceli. Antalya'da nasıl dinlendim yazın, 40 gün kıpırdamadan, ister miyim gene öyle dinlenmek?
Yogaya başladım tekrar, geçer yorgunluk, nedir ki.
Keyfim yerinde.
Bi gün bakıyorum piyangodan Şebnem çıkıyor, iki laf ediyoruz (latte beyaz çikolatanın yerini tutmasa da :)), seviniyorum. Bir gün Pınar mesaj atıp seni özledim diyor, seviniyorum. Bir gün bi mail alıyorum, arkadaşım nasılsın, keşke yakında olsan ama yakında olmasan da yakınımdasın diyor Nihan, seviniyorum.
Artık keşke yakınlarında olsam demiyorum, üzülmüyorum uzaktayım diye.
Bunun böyle yaşanması gerekiyordu diyorum.
Şu arabayı alamadık, şu tatile gidemedik, şu kaplıcada sıcak suya giremedik diye üzülmek saçma geliyor artık. Bazen kendi kendime diyorum ama en azından artık sesli demiyorum.
Hayat da nasıl hızla akıp gidiyor. Geçsin diyeceğim bişey yok.
Mutlulukla geçsin.
Onu yapamadım bunu yapamadım diye ağlamıyorum. Çok çalışıyorum evet ama benim seçimim. Yapım böyle. Napayım. İçimden başka türlü gelmiyor. Duramıyorum.
Sonra da yoruluyorum.
Önceki posta güncelleme: Kimse benim kadar heyecanlanmadıği için fikrimi bir başka bahara braktım. Bi de şu an Sezen Aksu, Ne ağlarsın benim zülf-ü siyahım'ı söylüyor. Çok güzel değil mi?
Napiyim, kış geliyor. Evin en sevdiğim köşesi olan kocaman mutfak masasında bilgisayarıma bakarken güneş gözüme girmiyor. Sabahları işe karanlıkta gidip akşam karanlıkta geliyorum. Hastane soğuk, donuyorum. Lahana giyinmeyi sevmiyorum, gene kısa kollu giyiniyorum, ama donuyorum. Akşam işten kaçtım üşüyüp. E soğuk da sevmiyorum. Karanlık da sevmiyorum.
Herkes, yorgun musun, mutsuz musun diyor.
Demeyin. Üzerime mutsuzluğu yorgunluğu çekmeyin.
Mutsuz değilim hayır.
Her aldığım nefesle şükrediyorum. Baktığım her güzel yüzle şükrediyorum. Eve geldiğimde çocuklarım var diye, bi de Aycuş var diye şükrediyorum.
Annem mutlu yıllar. Yeni bir yaşa daha girdin diye şükrediyorum.
Yorgunum evet, ama geçer. Yorgunluk göreceli. Antalya'da nasıl dinlendim yazın, 40 gün kıpırdamadan, ister miyim gene öyle dinlenmek?
Yogaya başladım tekrar, geçer yorgunluk, nedir ki.
Keyfim yerinde.
Bi gün bakıyorum piyangodan Şebnem çıkıyor, iki laf ediyoruz (latte beyaz çikolatanın yerini tutmasa da :)), seviniyorum. Bir gün Pınar mesaj atıp seni özledim diyor, seviniyorum. Bir gün bi mail alıyorum, arkadaşım nasılsın, keşke yakında olsan ama yakında olmasan da yakınımdasın diyor Nihan, seviniyorum.
Artık keşke yakınlarında olsam demiyorum, üzülmüyorum uzaktayım diye.
Bunun böyle yaşanması gerekiyordu diyorum.
Şu arabayı alamadık, şu tatile gidemedik, şu kaplıcada sıcak suya giremedik diye üzülmek saçma geliyor artık. Bazen kendi kendime diyorum ama en azından artık sesli demiyorum.
Hayat da nasıl hızla akıp gidiyor. Geçsin diyeceğim bişey yok.
Mutlulukla geçsin.
Onu yapamadım bunu yapamadım diye ağlamıyorum. Çok çalışıyorum evet ama benim seçimim. Yapım böyle. Napayım. İçimden başka türlü gelmiyor. Duramıyorum.
Sonra da yoruluyorum.
Önceki posta güncelleme: Kimse benim kadar heyecanlanmadıği için fikrimi bir başka bahara braktım. Bi de şu an Sezen Aksu, Ne ağlarsın benim zülf-ü siyahım'ı söylüyor. Çok güzel değil mi?
22 Ekim 2011
Bir fikirle heyecanlıyım
Dur bakalım. Du bi üstüne yatalım uyuyalım...
Bi fikirle heyecanlıyım. Bugün arabada giderken, bi fikir gelicek bi an, nasıl bi fikir olucak, bilmiyorum ama bıraktım bana gelmesini bekliyorum diye düşündüm.
Geldi. Zamanından beri, Antep'te şu yok bak, olanlar da çok sakil dediğim bir fikir, gerçek bir iş projesi olarak geri geldi bana.
Olur mu olur...
Ekip iyi olursa.. (Fikir yeterince iyi bence)
Tasarımcı Ayça kabul ederse, benimle çalışmayı.
Begüm beni ara, sana ulaşamadım, benimle heyecanlan, sana ihtiyacım var.
Anne, Cico, Şebnem the Ünlü Mimar :) Size ihtiyacım var.
Bu fikir kendi geldi, bakalım nereye gidecek.....
Bi fikirle heyecanlıyım. Bugün arabada giderken, bi fikir gelicek bi an, nasıl bi fikir olucak, bilmiyorum ama bıraktım bana gelmesini bekliyorum diye düşündüm.
Geldi. Zamanından beri, Antep'te şu yok bak, olanlar da çok sakil dediğim bir fikir, gerçek bir iş projesi olarak geri geldi bana.
Olur mu olur...
Ekip iyi olursa.. (Fikir yeterince iyi bence)
Tasarımcı Ayça kabul ederse, benimle çalışmayı.
Begüm beni ara, sana ulaşamadım, benimle heyecanlan, sana ihtiyacım var.
Anne, Cico, Şebnem the Ünlü Mimar :) Size ihtiyacım var.
Bu fikir kendi geldi, bakalım nereye gidecek.....
18 Ekim 2011
Hayal alanımda hayal kırıklığı
Hayatın sayfaları arasında dolaşırken, bazı sayfaları uzun uzun okumak istediğimi, ama vakit bulamadığımı farkedip nasıl üzülüyorum. Beni alt eden yorgunluk mu? Aslında biraz spor yapabilsem, yogaya başlayabilsem, yürüyebilsem, vücudum yorgunluğu da yenecek. Ama ya işten geç çıkıyorum, ya da iş çıkışı hemenm eve gelmek zorunda hissediyorum kendimi. Çünkü iki minik çocuğum var ve onların yakınında olmak istiyorum.
Ama öte yandan onlara da kaliteli zaman ayıramıyorum. Onların evcilik oynama ya da öğretmencilik oynama çabalarını yorgunluğumdan savuşturuyorum.
İş yerinde kendimi fazla yormasam? O zaman da işimi yapamam.
Çocuklarım da benim en önemli işim değil mi?
Hep kızdığım şeydir, birisi birşeye zaman bulamadığını söylüyorsa, plansız bir insandır derim. Aslında ben çok da planlıyımdır, herşeyin bir zamanı vardır. Hiç vaktim olmadıysa sabah beş buçukta, altıda yaparım birşeyi, üşenmem.
Hatta şimdi karar verdim, yoga, spor. Hemen bugün. Yürüyüş.
Ama öte yandan onlara da kaliteli zaman ayıramıyorum. Onların evcilik oynama ya da öğretmencilik oynama çabalarını yorgunluğumdan savuşturuyorum.
İş yerinde kendimi fazla yormasam? O zaman da işimi yapamam.
Çocuklarım da benim en önemli işim değil mi?
Hep kızdığım şeydir, birisi birşeye zaman bulamadığını söylüyorsa, plansız bir insandır derim. Aslında ben çok da planlıyımdır, herşeyin bir zamanı vardır. Hiç vaktim olmadıysa sabah beş buçukta, altıda yaparım birşeyi, üşenmem.
Hatta şimdi karar verdim, yoga, spor. Hemen bugün. Yürüyüş.
10 Ekim 2011
Komplikasyon yapmak suç mu?
Uzman olduktan sonra ilk komplikasyonumu yaptığımda, bir abim demişti ki: "Komplikasyon yapmıyorsan ameliyat da yapmıyorsun demektir."
Bu içimi rahatlatmıştı. Ben isteyerek komplikasyon yapmıyorum ki.. Pasta yaparken bile yanmayacağının garantisini verebilir misin? Basit bir örnek oldu belki ama, durum bu. İyi niyetle, insanlar şifa bulsun diye, endikasyonlu ameliyat yaptıktan sonra, komplikasyon olur. Kitaplarda da yazar bu.
Ama öte yandan.. Hasta doğum yaparken, diyelim ki, epizyotomi endikasyonu vermedin, multipardı ve yırtıldı. Hem de oldukça ileri bir yırtıktı. Hemen ameliyathaneye alıp diktin (ya da meslektaşın senden yardım istedi, onunla birlikte ameliyata girdin), onardın, çiçek gibi eve yolladın. Derken.. Hastanın yakınları kliniği bastı, seni tehdit ettiler, "sen bizim yakınımızın makatını nasıl yırtarsın bu devirde, hele bir de bıçak attıysan da yırtıldıysa yaktık çıranı" diye ortalığı birbirine kattılar.. Sen saatlerce komplikasyondur, olur, ama biz en güzel şekilde onardık diye dil döktün, insanlar üzülmesin, meslektaşını da üzüp şikayet etmesinler diye. Sen istediğin kadar anlat.. Olay içinde iz bırakır. Sanki kötü niyetle yırttın. Sanki yırtılsın istedin. Sanki yırtılmasın diye ya da dikmek için elinden geleni yapmadın..
Daha da kötü ne olabilir?
İki hafta sonra hastan, dikişlerin atması nedeniyle, fistül olup gelebilir. Bu sefer nasıl anlatacaksın? Bu da komplikasyondur olur mu diyeceksin? (Ki öyle) Temiz tutsaydın da mikrop kaptırmasaydın, ya da ıkınıp dikişini attırmasaydın mı diyeceksin? (Ki öyle)
Bi de hasta yakınları, legal ya da illegal tüm yollardan sizin ananızı ağlatacağız diye tehdit edip giderse...
Nasıl atacağız bu olayın tozunu üzerimizden? Bu olaylar böyle birikip durursa? En iyisi kimseyi ameliyat etmemek mi, doğurtmamak mı? En iyisi evde pasta pişirmek mi?
Bu içimi rahatlatmıştı. Ben isteyerek komplikasyon yapmıyorum ki.. Pasta yaparken bile yanmayacağının garantisini verebilir misin? Basit bir örnek oldu belki ama, durum bu. İyi niyetle, insanlar şifa bulsun diye, endikasyonlu ameliyat yaptıktan sonra, komplikasyon olur. Kitaplarda da yazar bu.
Ama öte yandan.. Hasta doğum yaparken, diyelim ki, epizyotomi endikasyonu vermedin, multipardı ve yırtıldı. Hem de oldukça ileri bir yırtıktı. Hemen ameliyathaneye alıp diktin (ya da meslektaşın senden yardım istedi, onunla birlikte ameliyata girdin), onardın, çiçek gibi eve yolladın. Derken.. Hastanın yakınları kliniği bastı, seni tehdit ettiler, "sen bizim yakınımızın makatını nasıl yırtarsın bu devirde, hele bir de bıçak attıysan da yırtıldıysa yaktık çıranı" diye ortalığı birbirine kattılar.. Sen saatlerce komplikasyondur, olur, ama biz en güzel şekilde onardık diye dil döktün, insanlar üzülmesin, meslektaşını da üzüp şikayet etmesinler diye. Sen istediğin kadar anlat.. Olay içinde iz bırakır. Sanki kötü niyetle yırttın. Sanki yırtılsın istedin. Sanki yırtılmasın diye ya da dikmek için elinden geleni yapmadın..
Daha da kötü ne olabilir?
İki hafta sonra hastan, dikişlerin atması nedeniyle, fistül olup gelebilir. Bu sefer nasıl anlatacaksın? Bu da komplikasyondur olur mu diyeceksin? (Ki öyle) Temiz tutsaydın da mikrop kaptırmasaydın, ya da ıkınıp dikişini attırmasaydın mı diyeceksin? (Ki öyle)
Bi de hasta yakınları, legal ya da illegal tüm yollardan sizin ananızı ağlatacağız diye tehdit edip giderse...
Nasıl atacağız bu olayın tozunu üzerimizden? Bu olaylar böyle birikip durursa? En iyisi kimseyi ameliyat etmemek mi, doğurtmamak mı? En iyisi evde pasta pişirmek mi?
8 Ekim 2011
Grip, Reiki, pozitif enerji ve bakış açısı
Geçen kış hiç hasta (grip / nezle / soğuk algınlığı) olmadım. Bunu geçen kışımı renklendiren Yoga'ya borçlu olduğumu düşünüyorum.
Bu yaz Reiki ile tanıştım. Reiki öğrendim. Felsefesi ve evrensel şifa enerjisi ile ilgili vaktim olduğunda bol bol yazacağım. Ama bu kış da reiki sayesinde hasta olmayacağımı düşünüyordum. Ama nedense, ev halkı sırayla grip nehirlerinde yüzerken, içimi bir korku aldı. Ya bu kez atlatamazsam gripsiz, bedenim de ruhum da yorgun bu aralar, deyip durdum.
Herkes size de "sen gene iyi atlattın, iyi dayanıyorsun, nasıl dayanıyorsun, bu kadar strese rağmen fena görünmüyorsun" gibi şeyler söylese sürekli, siz de bir süre sonra "eh, stres altındayım, iyi dayanıyorum" diyorsunuz. Sonra da, "iyi dayanıyor muyum acaba, yıkılır mıyım acaba" diyor ve bir süre sonra "zavallı ben, nasıl dayanıyorum ben bunca şeye" aşamasına geçiyorsunuz.
Neye? Stres dediğin nedir ki? Bir bakış açısı sadece.
Bir de baktım ki, bakış açımı kaybetmek üzereyim. Geçen kış kriptik tonsillit olduğumda "ben bunu bu gece uykumda hallederim" diye düşünüp sabaha iyi olarak uyanmışken, dün gece boğazım karıncalanmaya ve burnum tıkanmaya başladığında bir de baktım "hah, tamam işte vücudum zayıf düştü bu defa grip oldum" diye düşünürken yakaladım kendimi.
Eyvah! Bakış açımı kaybediyor muyum? "Ben bu sefil nezle başlangıcını atlatırım ne var ki" demeliydim oysa ki.
Hemen kendime 10 dakika reiki yolladım. Bakış açımı geri çağırdım.
"Evet biraz yorulduğum doğru ama hepsi geçecek. Gribi yapan iki üç mesnetsiz virüs benden daha mı güçlü, yenerim ben onları.
İlaçsız hem de.
Evrensel şifa enerjisi benim yanımda...
Grip de neymiş?"
Bu yazının finali pek yakında.. Ben de sizin kadar merak ediyorum (ama ben finali biliyorum: Tabii ki ben kazanıcam hehe :))
Bu yaz Reiki ile tanıştım. Reiki öğrendim. Felsefesi ve evrensel şifa enerjisi ile ilgili vaktim olduğunda bol bol yazacağım. Ama bu kış da reiki sayesinde hasta olmayacağımı düşünüyordum. Ama nedense, ev halkı sırayla grip nehirlerinde yüzerken, içimi bir korku aldı. Ya bu kez atlatamazsam gripsiz, bedenim de ruhum da yorgun bu aralar, deyip durdum.
Herkes size de "sen gene iyi atlattın, iyi dayanıyorsun, nasıl dayanıyorsun, bu kadar strese rağmen fena görünmüyorsun" gibi şeyler söylese sürekli, siz de bir süre sonra "eh, stres altındayım, iyi dayanıyorum" diyorsunuz. Sonra da, "iyi dayanıyor muyum acaba, yıkılır mıyım acaba" diyor ve bir süre sonra "zavallı ben, nasıl dayanıyorum ben bunca şeye" aşamasına geçiyorsunuz.
Neye? Stres dediğin nedir ki? Bir bakış açısı sadece.
Bir de baktım ki, bakış açımı kaybetmek üzereyim. Geçen kış kriptik tonsillit olduğumda "ben bunu bu gece uykumda hallederim" diye düşünüp sabaha iyi olarak uyanmışken, dün gece boğazım karıncalanmaya ve burnum tıkanmaya başladığında bir de baktım "hah, tamam işte vücudum zayıf düştü bu defa grip oldum" diye düşünürken yakaladım kendimi.
Eyvah! Bakış açımı kaybediyor muyum? "Ben bu sefil nezle başlangıcını atlatırım ne var ki" demeliydim oysa ki.
Hemen kendime 10 dakika reiki yolladım. Bakış açımı geri çağırdım.
"Evet biraz yorulduğum doğru ama hepsi geçecek. Gribi yapan iki üç mesnetsiz virüs benden daha mı güçlü, yenerim ben onları.
İlaçsız hem de.
Evrensel şifa enerjisi benim yanımda...
Grip de neymiş?"
Bu yazının finali pek yakında.. Ben de sizin kadar merak ediyorum (ama ben finali biliyorum: Tabii ki ben kazanıcam hehe :))
5 Ekim 2011
10. evlilik yıldönümü
Pınar'ın 10. yıl ve Roma yazıdizisi üzerine ben de 10. evlilik yıldönümümüz hakkında yazmaya kadar verdim.
Hayallerim şunlardı: Sevgilimle 10. yıldönümümüzde oğluşumuza bir sünnet düğünü yapacak, ailemizi, dostlarımızı, sevdiklerimizi bir araya toplayacak, hem eğlenecek hem kutlayacaktık. Beyaz bir elbise giyecektim, tıpkı gelinlik gibi. Oğlumu da damat gibi ve kızımı da gelin gibi giydirecek süsleyecektim. Her anına şükredecektim sevgilimle geçirdiğimiz 10 yılın, eğlenecektim. Hiçbir masraftan kaçınmayacak, düğünümde içimde kalan ne varsa yapacaktım. Elbiseme bir gelinlik parası harcayacaktım. Saçlarımı aynı gelinmişim gibi yaptıracaktım.
Sonra sevgilimle kimseleri yanımıza almadan başbaşa biryerlere kaçacak, saklanacak, balayı yapacaktık.
Şöyle oldu: Ben bir hastanenin bahçesinde, sevgilimden ve bebeklerimden çok uzakta, canımın yarısının iyileşmesi için dua ediyordum. Sevgilimin izni bitmişti, işe dönmek zorunda kalmıştı beni orada bırakıp. Bebeklerim uzaktaydı, Ciconun yanında. Üzerimde ne olduğunu bile hatırlamıyorum, muhtemelen Antep'ten fırlayıp yola çıktığım kıyafetlerim olan kot şort ya da (ne alakaysa) çantaya atıp yanıma aldığım sünepe penye eteğim, ayağımda flip flop ev terliklerim vardı. Saçlarımın boyası gelmiş, yaklaşık bir aydır şekillendirilmediklerinden kendilerini kaybetmiş ve fakat kız öğrenci yurdunda bir odada yıkandıkları ve temiz oldukları için şükreder haldeydiler. Dua etmekle, şükretmekle, kendimizi de bebeğimizle birlikte iyileştirmeye çalışmakla o kadar meşguldüm ki ne takvimin ne de yıldönümünün farkındaydım.
Ama, ne güzel bir gündü. Günüm (ve hastane bahçesindeki masamız) sevgilimin gönderdiği koca bir vazo dolusu kırmızı gülle şenlendi çünkü.
Adres: Üniversite B Blok Önündeki Masa.
Alıcı: Sevgilim, seni seviyorum.
Ben de seni seviyorum, iyi ki varsın be aşkım. Ne güzel bi adamsın sen.
Hayallerim şunlardı: Sevgilimle 10. yıldönümümüzde oğluşumuza bir sünnet düğünü yapacak, ailemizi, dostlarımızı, sevdiklerimizi bir araya toplayacak, hem eğlenecek hem kutlayacaktık. Beyaz bir elbise giyecektim, tıpkı gelinlik gibi. Oğlumu da damat gibi ve kızımı da gelin gibi giydirecek süsleyecektim. Her anına şükredecektim sevgilimle geçirdiğimiz 10 yılın, eğlenecektim. Hiçbir masraftan kaçınmayacak, düğünümde içimde kalan ne varsa yapacaktım. Elbiseme bir gelinlik parası harcayacaktım. Saçlarımı aynı gelinmişim gibi yaptıracaktım.
Sonra sevgilimle kimseleri yanımıza almadan başbaşa biryerlere kaçacak, saklanacak, balayı yapacaktık.
Şöyle oldu: Ben bir hastanenin bahçesinde, sevgilimden ve bebeklerimden çok uzakta, canımın yarısının iyileşmesi için dua ediyordum. Sevgilimin izni bitmişti, işe dönmek zorunda kalmıştı beni orada bırakıp. Bebeklerim uzaktaydı, Ciconun yanında. Üzerimde ne olduğunu bile hatırlamıyorum, muhtemelen Antep'ten fırlayıp yola çıktığım kıyafetlerim olan kot şort ya da (ne alakaysa) çantaya atıp yanıma aldığım sünepe penye eteğim, ayağımda flip flop ev terliklerim vardı. Saçlarımın boyası gelmiş, yaklaşık bir aydır şekillendirilmediklerinden kendilerini kaybetmiş ve fakat kız öğrenci yurdunda bir odada yıkandıkları ve temiz oldukları için şükreder haldeydiler. Dua etmekle, şükretmekle, kendimizi de bebeğimizle birlikte iyileştirmeye çalışmakla o kadar meşguldüm ki ne takvimin ne de yıldönümünün farkındaydım.
Ama, ne güzel bir gündü. Günüm (ve hastane bahçesindeki masamız) sevgilimin gönderdiği koca bir vazo dolusu kırmızı gülle şenlendi çünkü.
Adres: Üniversite B Blok Önündeki Masa.
Alıcı: Sevgilim, seni seviyorum.
Ben de seni seviyorum, iyi ki varsın be aşkım. Ne güzel bi adamsın sen.
3 Ekim 2011
AUTOSHOW ve AUDI Q8
Haftasonu, sevgilimle kızımızı da alıp AUTOSHOW'a gittik. Gittik de ne oldu, AUDI Q8'le tanıştık. Tanıştık da ne oldu, evrene mesajımı yolladım:
Bak evren, beni iyi dinle. Nasıl olacağını bilmiyorum (ilgilenmiyorum da, zira bu senin sorunun) ama bana bir AUDIQ8 yolla. Olmadı PEUGEOT 5008 de olur. Aslında ikincisi daha iyi olur.
Çünkü ben bu 7 koltuklu nefis arabaya bayıldııımmm....
Şimdi basit bir pejoya mı bayıldın demesinler diye de bu yazımı audi kisvesi arkasına sakladım. Kendimi bu arabada seyahatte gördüm bile, sevgilim ve çocuklarımla. Uzun yolda. Ege'de. Avrupa'da. Arka koltuktakiler kulaklıkla film izlerken. Ön koltuktakiler şarkı söylerken.
Evren sana söylüyorum, sevgilim sen anla.
Bize acilen bir PEUGEOT 5008!
Bak evren, beni iyi dinle. Nasıl olacağını bilmiyorum (ilgilenmiyorum da, zira bu senin sorunun) ama bana bir AUDIQ8 yolla. Olmadı PEUGEOT 5008 de olur. Aslında ikincisi daha iyi olur.
Çünkü ben bu 7 koltuklu nefis arabaya bayıldııımmm....
Şimdi basit bir pejoya mı bayıldın demesinler diye de bu yazımı audi kisvesi arkasına sakladım. Kendimi bu arabada seyahatte gördüm bile, sevgilim ve çocuklarımla. Uzun yolda. Ege'de. Avrupa'da. Arka koltuktakiler kulaklıkla film izlerken. Ön koltuktakiler şarkı söylerken.
Evren sana söylüyorum, sevgilim sen anla.
Bize acilen bir PEUGEOT 5008!
1 Ekim 2011
Günlerin tortusu
Bazen, bazı günler, günlerin tortusu üzerine yapışıp kalır insanın. Biçok şey, üstüste gelir, aynı anda olur. Birine üzülmemeyi başarırsın, diğerini kafana takmazsın, bişeyin üzerinde durmazsın, güne devam edersin, çalışmaya, alışverişe, işe, ama yıldızın düşer, yüzün asılır. Sorarlarsa bişey yok dersin, önemsemeden.
Ama gün dönüp de evine gittiğinde bi bakarsın ki yüreğinde bir ağırlık. Kocaman bir taş midende.
Ne olmuştu ki dersin.
Bişey olmadı ki... Bi meslektaşımla (ikimizin de haklı olduğumuz bir konuda) tartıştık, kavga bile ettik ama ben o olayın üzerinde durmadım ki... Bi hastamın ağrısı geçmiyor, ikide bir ağrım var diye arıyor, ama ben gerekli bütün tedaviyi uyguladım... Yakın bir arkadaşım, artık ona sürekli yakınmamdan sıkıldığı bir konuda kızdı, azarladı beni, ben de telefonu suratına kapattım, ama benim iyiliğimi istiyordu biliyorum. Sever beni o. Önemsemez. Karnım ağrıyor çok ama geçer, geçecek. Kızımı baleye verdim, ama saatleri benim çalışma saatlerimle çakışıyor. Kim götürecek onu? Bir türlü organize olamıyorum, ama göndermemezlik edemiyorum, çok eğleniyor, çok istiyor, annesinin çalışıyor olmasının acısını ezikliğinini daha yuvadayken yaşamaya başlamasını istemiyorum. Ama kaç seferdir okul çıkış saatine yetişemiyorum, yavrumu arkadaşlarının anneleri alıp götürüyor baleye, ben ondan daha kötü hissediyorum. O eğlenerek gidip geliyor, ben içim ağlayarak koşuyorum okula. Bi yedeğim olsa mıydı?
Hangisini taktım acaba kafama? Uyandığımda hangisini düşünüyordum?
Sevgili egom, biliçaltım, çıkın aradan, arının, temizlenin, beni sabah sabah üzmeyin.
TM hocamın bir lafı vardı, "grileşmiş bir mendili bir yıkamada bembeyaz olmaz, defalarca yıkadıktan sonra anca beyazlar. Yıkayın, yıkayın bıkmadan.." derdi.
Ben de aynen öyle, böyle günlerin tortusunu atmak için üzerimden, ne yapmalıyım? Yıkansam defalarca? Meditasyon, reiki, yoga? Ne?
Kaçsam gitsem nereye?
Sabah uyandığımda tertemiz, taze, yeni hissetmek için ne yağsam?
Kendimden kaçamadıktan sonra, kendimi temizlesem daha kolay olmayacak mı?
Ama gün dönüp de evine gittiğinde bi bakarsın ki yüreğinde bir ağırlık. Kocaman bir taş midende.
Ne olmuştu ki dersin.
Bişey olmadı ki... Bi meslektaşımla (ikimizin de haklı olduğumuz bir konuda) tartıştık, kavga bile ettik ama ben o olayın üzerinde durmadım ki... Bi hastamın ağrısı geçmiyor, ikide bir ağrım var diye arıyor, ama ben gerekli bütün tedaviyi uyguladım... Yakın bir arkadaşım, artık ona sürekli yakınmamdan sıkıldığı bir konuda kızdı, azarladı beni, ben de telefonu suratına kapattım, ama benim iyiliğimi istiyordu biliyorum. Sever beni o. Önemsemez. Karnım ağrıyor çok ama geçer, geçecek. Kızımı baleye verdim, ama saatleri benim çalışma saatlerimle çakışıyor. Kim götürecek onu? Bir türlü organize olamıyorum, ama göndermemezlik edemiyorum, çok eğleniyor, çok istiyor, annesinin çalışıyor olmasının acısını ezikliğinini daha yuvadayken yaşamaya başlamasını istemiyorum. Ama kaç seferdir okul çıkış saatine yetişemiyorum, yavrumu arkadaşlarının anneleri alıp götürüyor baleye, ben ondan daha kötü hissediyorum. O eğlenerek gidip geliyor, ben içim ağlayarak koşuyorum okula. Bi yedeğim olsa mıydı?
Hangisini taktım acaba kafama? Uyandığımda hangisini düşünüyordum?
Sevgili egom, biliçaltım, çıkın aradan, arının, temizlenin, beni sabah sabah üzmeyin.
TM hocamın bir lafı vardı, "grileşmiş bir mendili bir yıkamada bembeyaz olmaz, defalarca yıkadıktan sonra anca beyazlar. Yıkayın, yıkayın bıkmadan.." derdi.
Ben de aynen öyle, böyle günlerin tortusunu atmak için üzerimden, ne yapmalıyım? Yıkansam defalarca? Meditasyon, reiki, yoga? Ne?
Kaçsam gitsem nereye?
Sabah uyandığımda tertemiz, taze, yeni hissetmek için ne yağsam?
Kendimden kaçamadıktan sonra, kendimi temizlesem daha kolay olmayacak mı?
29 Eylül 2011
İyi şeyler yazısı
İlk defa bu ay, premennstrüel depresyonumu ilaçsız / kazasız belasız / hasarsız atlattım, sabah akşam meditasyon yaparak.
İlk defa geçen ay dismenoremi ve menorajimi ilaçsız (bu önemli bir kavram, önceden günde beş - altı macicik içtiğimi düşününce) atlattım, reiki yaparak.
Geçen gün anneme mutluyum dedim, niye dedi (tipik Türk sorusu - kuantum düşmanı: Mutluluk için sebep gerekmemeli, mutsuzluk için (?) gerekebilir). Dedim ki bir solukta: Ailem yanımda anamla kardeşlerim, bebeklerim var, kocamı seviyorum, işimi seviyorum, para kazanıyorum, evim güzel, Antep güzel... On tane olunca bıraktım saymayı. Şükür dedim.
Sevdiğim bir işi yaparak para kazanıyorum, işim kendimi ifade etme biçimim, daha da iyi olacam işimde, hep daha iyi.
Bugün daha sık gülümseyebildim, tırnağımdaki gülen bebek yüzüne daha sık baktım, daha az gerildim, kızgın hasta yakınlarını sakinleştirdim, önceden birkaç kez başaramadığım için hep gerildiğim, hep ötelediğim ya da başkalarından yardım istediğim bir girişimi zorlanmadan kolayca güzellikle başardım, hem de bir başkası benden bunun için yardım istedi. Başardım.
Bu Şehr-i Antep'te ilk yayınımız yayınlandı, Kadın Doğum'un önemli bir yurtiçi dergisinde, önemli kısmını benim yazdığım bir makale. Arkadaşları da yolda.
Başarılı güzel ameliyatlar yaptım, hastalarımı şifayla taburcu ettim, ameliyatın ertes sabahı gülerek bana bakan yüzlerini görüp laparaskopi yapmayı öğrendiğim için sevinç duydum.
Ayça gitgide daha iyileşiyor (ne sandın).
Güzel şeyler oldu, oluyor. Ben çağırdıkça geliyor.
Bu kuantum iyi birşey, bu felsefe güzel.
İyi şeyleri hakediyoruz insan nesli olarak, neden çağırmayalım, neden gelmesin?
Okuma kitabı: R. Şansal - Kuantum olumlamaları (her sabah aç karna bir kuple okuyunuz).
Sevgiler, saygılar, hoşluklar dilerim.
İlk defa geçen ay dismenoremi ve menorajimi ilaçsız (bu önemli bir kavram, önceden günde beş - altı macicik içtiğimi düşününce) atlattım, reiki yaparak.
Geçen gün anneme mutluyum dedim, niye dedi (tipik Türk sorusu - kuantum düşmanı: Mutluluk için sebep gerekmemeli, mutsuzluk için (?) gerekebilir). Dedim ki bir solukta: Ailem yanımda anamla kardeşlerim, bebeklerim var, kocamı seviyorum, işimi seviyorum, para kazanıyorum, evim güzel, Antep güzel... On tane olunca bıraktım saymayı. Şükür dedim.
Sevdiğim bir işi yaparak para kazanıyorum, işim kendimi ifade etme biçimim, daha da iyi olacam işimde, hep daha iyi.
Bugün daha sık gülümseyebildim, tırnağımdaki gülen bebek yüzüne daha sık baktım, daha az gerildim, kızgın hasta yakınlarını sakinleştirdim, önceden birkaç kez başaramadığım için hep gerildiğim, hep ötelediğim ya da başkalarından yardım istediğim bir girişimi zorlanmadan kolayca güzellikle başardım, hem de bir başkası benden bunun için yardım istedi. Başardım.
Bu Şehr-i Antep'te ilk yayınımız yayınlandı, Kadın Doğum'un önemli bir yurtiçi dergisinde, önemli kısmını benim yazdığım bir makale. Arkadaşları da yolda.
Başarılı güzel ameliyatlar yaptım, hastalarımı şifayla taburcu ettim, ameliyatın ertes sabahı gülerek bana bakan yüzlerini görüp laparaskopi yapmayı öğrendiğim için sevinç duydum.
Ayça gitgide daha iyileşiyor (ne sandın).
Güzel şeyler oldu, oluyor. Ben çağırdıkça geliyor.
Bu kuantum iyi birşey, bu felsefe güzel.
İyi şeyleri hakediyoruz insan nesli olarak, neden çağırmayalım, neden gelmesin?
Okuma kitabı: R. Şansal - Kuantum olumlamaları (her sabah aç karna bir kuple okuyunuz).
Sevgiler, saygılar, hoşluklar dilerim.
Gülümseme egzersizi: Yorum
Zor oluyor. Yüz kasları kasılmışken ve surat asmaya programlanmışken onları çalıştırmak hakkaten zormuş. Hele de kalpten yüze giden uzuuuun yola (arada beyne de uğrayan patikalar olduğundan) gülümseme komutu vermek zor oluyor hakkaten.
Ama oluyor.
Hem de güzel oluyor.
Sabah bebeklerimle başparmağımıza ojeyle gülümseyen bebekler çizdik, çizerken çok eğlendik. Çalışırken de, tırnağımdan bana bakan gülümseyen bebişi her gördüğümde (ki bu sık sık oluyor ister istemez) bebeklerim aklıma gelip gülümsedim.
İşe yaradı.
Bugün de deneyelim bakalım ne olacak :)
Ama oluyor.
Hem de güzel oluyor.
Sabah bebeklerimle başparmağımıza ojeyle gülümseyen bebekler çizdik, çizerken çok eğlendik. Çalışırken de, tırnağımdan bana bakan gülümseyen bebişi her gördüğümde (ki bu sık sık oluyor ister istemez) bebeklerim aklıma gelip gülümsedim.
İşe yaradı.
Bugün de deneyelim bakalım ne olacak :)
27 Eylül 2011
Gülümseme egzersizi
Bugün yapmayı deneyeceğim şeyin adı bu. Ben uydurdum.
Gülümsemenin önemini falan anlatacak değilim. En çok kas kullanılan hareketmiş de, bir kahkaha bir kilo pirzolaya denkmiş de.. bla bla bla. Bunları zaten herkes biliyor.
Benim bildiğim, gülümsemenin çok zor olduğu.
Dün polikliniğime gelen bir tanıdık dedi ki, o kadar o kadar kötü, yorgun, mutsuz görünüyormuşum ki benim için üzülmüş.
İşte ben de bana sinir oldum bu yüzden. Çünkü fiziksel enerjim bittiğinde, ben de tıpkı tükenmiş piknik tüpü gibi görünüyorum. Kardeşim bir gülümsesene.. Ama olmaz. Sanki gülümsersem yorgunluğuma ihanet etmiş gibi geliyor. Gerçi gene de hastalara karşı agresif davranmıyorum ne kadar yorgun olsam da, ama kendime agresifim.
Halbuki sen giyin, süslen, saçını fönlet, makyaj yap, ama en önemli aksesuarını, gülümsemeni alma yanına.
İşte bu yüzden, bugün bu yazı her aklıma geldiğinde gülümsemeye çalışacağım.
Yorumlar akşama, bakalım nasıl olacak..
Gülümsemenin önemini falan anlatacak değilim. En çok kas kullanılan hareketmiş de, bir kahkaha bir kilo pirzolaya denkmiş de.. bla bla bla. Bunları zaten herkes biliyor.
Benim bildiğim, gülümsemenin çok zor olduğu.
Dün polikliniğime gelen bir tanıdık dedi ki, o kadar o kadar kötü, yorgun, mutsuz görünüyormuşum ki benim için üzülmüş.
İşte ben de bana sinir oldum bu yüzden. Çünkü fiziksel enerjim bittiğinde, ben de tıpkı tükenmiş piknik tüpü gibi görünüyorum. Kardeşim bir gülümsesene.. Ama olmaz. Sanki gülümsersem yorgunluğuma ihanet etmiş gibi geliyor. Gerçi gene de hastalara karşı agresif davranmıyorum ne kadar yorgun olsam da, ama kendime agresifim.
Halbuki sen giyin, süslen, saçını fönlet, makyaj yap, ama en önemli aksesuarını, gülümsemeni alma yanına.
İşte bu yüzden, bugün bu yazı her aklıma geldiğinde gülümsemeye çalışacağım.
Yorumlar akşama, bakalım nasıl olacak..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)
1.jpg)
1.jpg)
.jpg)


.jpg)
2.jpg)
3.jpg)
4.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)




