Buyrun, ben

Buyrun, ben

27 Kasım 2023

Hacamat başlığı altında kendinle yüzleşmek

 

Size günaydın ve iyi haftalar anlamında bir fotoğraf çekip ekledikten sonra, çok değişik bir tecrübemden bahsetmek istiyorum.

Dün hacamat yaptırdık.

Değişik olan hacamat yaptırmış olmam değildi. Daha önce de yaptırdım. Hem bilimsel hem de ruhani olarak faydalı görüyorum ve faydasını da görüyorum. Daha önce covid aşısı olduğum zaman aşıya bağlı bazı yan etkiler yaşamam üzerine ilk başvurmuştum hacamata. Aşının eklemlerimde yaptığı ağrı anında geçmişti. Lenf sisteminde biriken toksinleri temizlemesi, aşıya bağlı yan etkilerin giderilmesini açıklıyordu.

Yalnız dünkü tecrübemiz daha ziyade bir "kan falı" şeklinde geçti. Doktorumuz, ki kendisi uzman bir doktor, daha kupaları takıp işleme başlar başlamaz anlatmaya başladı. 

Önce eşime yaptı ve o konuşurken ben ağzım açık dinledim anlattıklarını. Eşim %98 doğru dedi. Neler olup bittiğini anlamaya çalışırken sıra bana geldi. 

Net ve kesin olarak söyleyebilirim ki benimle ilgili, sırtımdaki kupalara dolan kanıma bakarak anlattıkları %100 doğru idi. Hatta %200. Hatta doktorun sesini kaydettim, her dinleyişimde yüzdelik oran biraz daha artıyor. 

Kupaların her birinin yerleştiği yer vücutta bir organı temsil ediyormuş ve o organın verdiği tepkiye bakarak sağlık durumumla ilgili öneri ve uyarılarda bulunuyor. Ama ruh halimi, bilinç altımı, ilişkilerimi, çocuklarımı, hayatımı neye dayanarak okudu hiç anlamadım. Ama okudu. Doktor biraz kırık herhal dedim anneme, bilirlere karışmış o dedi.

Ya çok iyi gözlemci, evi, çevresini, beni, konuşmamı vs gözlemleyerek vardığı sonuçları anlattı, ya hakkaten kırıklara karışmış, ya da gerçekten yaptığı işin gerçek bir payı var.

Günün sonunda kendime saklayacağım pek çok şeyin yanında keçiboynuzu pekmezi, kefir ve maden suyu iç, daha çok su iç ve sabahları yalnız yürüyüşe çık diye özetleyim notlarımı. Yürüyüş konusu bile başlı başına komik. Evde konumuzdur bizim. Eşimi dürterim hep sabahları yürüyelim, beni motive et diye. Doktor gün doğumunda yürüyüş yap deyince gülmeye başladım, yalnız yürümen gerek, kendinle yüzleşmen için deyince de eşim gülmeye başladı.

Bir ay ve iki ay sonra birer seans daha yapacak. Bakalım daha neler diyecek.

24 Kasım 2023

Ben hayatın akış hızına yetişemiyorum Sebastian

Bir uşağım olsaydı ve adını Sebastian koymuş olsaydım (ki olsaydı koyabilirdim, ama adını koymam için bana doğmuş olması gerek ki o da saçma olurdu), şöyle düzelteyim, Sebastian diye bir uşağım olsaydı ona sık sık şöyle derdim:

Ben hayatın akış hızına yetişemiyorum Sebastian..

En güzel günlerimiz acaba öğrencilik miydi yahu? Boş vakitten bol hiç birşeyimiz olmadığı zamanlar. Çok geride kaldı o günler, o yüzden hayalimde bi emeklilik lafıdır gidiyor. 

Günlerin değil haftaların, ayların peşinden bakıyoruz şimdi hüzünle. Daha yaz gelecekti, kış ne ara başladı diyoruz.

Çocuklar, bebeler hatta, doğdu büyüdü şimdi üniversite seçme telaşındalar. Güzel gözlü pembe saçlı canım kızım sınava hazırlanıyor bu sene. Gözlemlediğim kadarıyla, lise sonlar akılları beş karış havada geziyorlar. Ne istediklerini bilmeyen, hedefi olmayan, ders çalışmayan, benim gördüklerimin yarısı yurt dışında okumaya kararlı - böylelikle de sisteme girmeyen dahil olmayan.. Pandemide ergen olan nesil biraz yitik, biraz eksik bence.

Benimkiyse nokta atış şeklinde, bence çok kendisine uygun bir bölüm seçti. Dijital oyun tasarımı. Türkiye'de en iyi olarak iki özel üniversitede var. Böylelikle yıllarca özel okutmam, çalışıp devlet üniversitesi kazansınlar diyen ben, tükürdüğümü derhal yalayarak, kendisine arka çıktım. Çünkü garip ama hakikaten kendisine çok uygun bir bölüm. Hem görsel tasarım hem müzik hem dijital. 

Resim: Pembe çiçeğim anneannesinin doğum gününde, ilk resimde ben ve annemle, ikinci resimde ise babası ve köpeğimizle.



Peki başarı ne? Sınavda yüksek puan mı? Mutluluk mu?

Peki ben ne ara, çocuklarım başarılı olsun, birinci olsun, sınavda yüksek not alsın, hukuk, mimarlık, tıp okusun diyen hırslı anne modelinden, aman sevdikleri şeyi okuyup mutlu olacakları işi yapsınlar, mutluluk paradan daha öncemli, su akar yolunu bulur diyen anne modeline evrildim? Bu da benin başarım (mı).

16 Kasım 2023

Bodrum'da yaşayan sıradan birinin hayatı nasıl geçer?

Ben düz bir doktor olsaydım eğer, evden işe işten eve gider, çocuklarımla ilgilenir, yemek temizlik falan yapardım. Akşam beyimle televizyon izlerdim, çerez çitleyip çay içer, sonra da yatardım. E ben kendimle olan kavgalarımı bitirebilip iç dinamiğimi stabil bir zemine oturtamadığımdan, daha anca varoluş kavgası veriyorum diyebilirim.

İşim kendi işim (bak ona aşırı çok şükür), dolayısıyla saatleri kendim belirleyebiliyorum. Sabahları azıcık geç başlayıp akşamları azıcık erken bitiriyorum. Çarşambaları (liseden beri hayal ettiğim gibi) yarım gün çalışıp hafta sonu ise (elimden geldiğince) çalışmıyorum. İşimi seviyorum ve enteresandır ki iş beni yormuyor. Çocukların okulları sporları dersaneleri koşturuyor bizi daha ziyade. O da geçecek deyip gidip geliyoruz napalım? Ama takdir edersiniz ki burda o işler daha kolay, çünkü hem mesafeler yakın, hem de B planı her zaman var. Birimiz yetişemezsek biri koşuyor, olmadı dolmuşa atla gel, yürü veya birinden rica et diyebiliyoruz. Herkes herkesi tanıyor malum.

Bunlar hayatımın sıkıcı yanları. Esas merak ettiğiniz, eminim ki, sosyal yaşantımız. Zira, Bodrum dışındaki her yerden bakıldığında burda neler oluyor neler! Ben kendimden biliyorum, müthiş bir eğlence var gibi geliyor. Sizin düşündüğünüz gibi, biz öyle beach clublarda, gece mekanlarında, havalı restoranlarda yaşamıyoruz Bodrum'u. Hele de tatile gelenlerin bir haftada harcamak için bütün yıl biriktirdikleri bütçeleri bizim sürekli harcamamız sürdürülebilir mi sizce?

Aslında hiç de öyle değil. Bir defa burada yaşam çok pahalı. Antep'te haftada üç - beş dışarda yemek yiyebiliyorsanız, biz bunu (sürdürülebilir bir yaşam için) haftada bir - iki haftada bir yapmak durumundayız. Çünkü dışarda yaşam gerçekten pahalı! Örnek olsun diye söylüyorum, Barselona'da havalı bir kafede kahvaltı yapmak ve Bodrum'da düz bir kafede kahvaltı yapmak aynı fiyat. Üstelik biri Euro olmasına rağmen. Yine de eve kapandığımızı sanmayın. Evler hep bahçeli balkonlu vs olduğu için evde toplanma sıklığımız büyük şehirlerden daha fazla olabilir, evet, ama dışarıda da bazı formüllerle bir yaşam kurgulayabiliyorsunuz. 


Ortakent sahili gece manzarası (tekneden çekmiştim)

Bob Burger, kapandı malesef, pek severdik

Sanırım Ortakent Belediye Kafe burası.

Bir kere misafir geldiğinde, ya da özel günlerde maliyeti göze alıp tabii ki dışarda yiyor içiyoruz. Ama bunun dışında da Belediye Kafeler var cankurtaran. Ambiyansı nefis dekoru muhteşem olmasa da, hem deniz kıyısında oluşları, hem manzaraları, hem fena olmayan yemekleri, hem her yerde oluşlaru hem de itiraf ediyorum normal fiyatları ile oldukça sık gidiyoruz buralara. Hem de bize bir de Bodrumlu indirimi yapıyor. Yazın denize girmek için de oldukça sık tercih edilen yerler burada yaşayanlar tarafından. Gerçi bu yaz sonu turistler ve yazlıkçılar da keşfetti ve maalesef çok kalabalık oldular ama şu an tamamen bize aitler! Nefis kahvaltılar, harika plajlar. Su kıyısı havası almak istediğimizde tercihimiz oldular açıkçası.

Bunun dışında hemen her Bodrumlunun bagajında açılır kapanır sandalyesi vardır diyebilirim. Bu da bir yol, gidip deniz havası almak için. Özellikle kışın, mekanların şezlonglarını topladıkları ve sahillerin bize kaldığı dönemlerde. 

Çok uzatmadan bitireyim. Bir gün de alışveriş işinden bahsederim.


13 Kasım 2023

Çocuğuna karışmadan durmak ne kadar da zor

Annelik serüveninde en çok ne yaparken zorlandın derseniz, en çok çocuklarımın benim bir organım değil ayrı birer birey olduğunu kabullenmekte zorlandım diyebilirim.

Hatta hala tam kabullenemedim de diyebilirim. 

Çünkü onlar bana göre "benim çocuklarım". Gerçekte ise, tüm zamanların en güzel şiirinde nefis bir şekilde anlatıldığı gibi, onlar da hayat yolunda birer yolcu, tıpkı benim gibi; kendi yollarını bulmaya çalışan narin kelebekler, kendi olgunlaşma süreçleri için gelmiş güzel çiçekler. Benim şansım ise, bu iki meleğin dünyaya gelmek için aracı olarak beni seçmiş olmaları.

Bu kabulleniş, çok üst düzey bir olgunluk gerektiriyor bence. Benim çocuğum, benim uzvum - kolum bacağım, benim malım, ben yetiştireceğim, ben karar veririm'den, onun da bir hayatı var, onun da fikirleri var, istekleri beğenileri var, seçimleri var'a geçmek.. Hiç de kolay değil.

Bir kere saygı duymayı ve saygı duyarken de kendini tutup bir adım geri basmayı gerektiriyor. Ben diyorum da yapabiliyor muyum? İki yaşında giyeceği elbiseyi seçmek için kendini yerlere atarken amaan bugün de tüllü etek yerine bu uyumsuz pantolon bulüzü giysin diyebildim mi? Dört yaşında açık büfeden makarna pilav ve börek aldığında, et sebze meyve de al dememeyi başardım mı? Ödev yapmak yerine oyun oynamak istediğinde, amaaan boşver ödevi, hadi gel beraber oynayalım dedim mi? 

Çocuklara (zararlı şeylerden koruyacak, temel beslenmesini ve barınmasını sağlayacak) belirli bir kurallar çerçevesi çizip onun içinde gerekli özgürlüğü verebildim mi? Yoksa her şey benim dediğim gibi olsun diye direttim mi? 

Evet direttim.

Annelik tecrübemin 16. yılında, nihayet aklım eriyor bu dediklerime. Ama ne yazık ki baştan çizemiyorsun bütün resmi. Elimde boyanmamış kısımları kaldı (kızımın evden gitmesine 7-8 ay var sadece, oğlumun 2 yıl daha). O kısımları da hala kendi istediğim şekilde boyayacağım diye tutturduğum çok oluyor.

Ama kendime de çok haksızlık etmesem iyi olacak. Çünkü katettiğim yolun da farkındayım. İlerliyorum. Saygı duymayı da öğreniyorum. Bugün dünden, dün geçen haftadan, geçen hafta geçen aydan daha iyiyim bence. Yol gösterirken ışık tutmak, ama ışığı da yürümelerini istediğim tarafa doğru değil de tüm yolu aydınlatacak şekilde tutup bir adım geri çekilerek kendi yollarını bulmalarını beklemek amacındayım.

Onlar da bunun farkediyorlar ve işler gittikçe daha iyi oluyor evde. Ergen çatışmaları daha sönük geçiyor, öpüşüp kucaklaşmalarımız daha sıcak her geçen gün. Baştan bilseydim demiyim biliyordum zaten, uygulayabilseydim keşke diyebilirim anca. Ama onu da demiyorum. Keşke yok bu yolda.

Ne öğrendiysek kardır. Teşekkürler be çocuklar, benim sizi büyüttüğüm kadar (belki daha da fazla) siz de beni büyütüyorsunuz.




Çocuklar Sizin Çocuklarınız Değil

Çocuklar sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayatın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da, sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır.
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,
Dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız, çocuklarınız ise,
Sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür.
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek,
Okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin.
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar,
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

On Children

Your children are not your children.
They are the sons and daughters of Life’s longing for itself.
They come through you but not from you,
And though they are with you yet they belong not to you.

You may give them your love but not your thoughts,
For they have their own thoughts.
You may house their bodies but not their souls,
For their souls dwell in the house of tomorrow,
which you cannot visit, not even in your dreams.
You may strive to be like them,
but seek not to make them like you.
For life goes not backward nor tarries with yesterday.

You are the bows from which your children
as living arrows are sent forth.
The archer sees the mark upon the path of the infinite,
and He bends you with His might
that His arrows may go swift and far.
Let your bending in the archer’s hand be for gladness;
For even as He loves the arrow that flies,
so He loves also the bow that is stable.

Halil Cibran

10 Kasım 2023

İnsanın kendine ettiğini kimse kimseye edemez

Az evvel bir hastama genital zona teşhisi koydum. Zona denen illeti bilen var mı aranızda? Feci ağrılı, hayatı zehir eden, yürümek değil ayakta durmak bile imkansız olacak kadar ağrılı bir cilt hastalığı. Bildiğimiz uçuk virüsü ile oluyor. Ve inanmazsınız, strese bağlı olarak ortaya çıkıyor.

Bulgusu yaygın uçuk döküntüleri ve şiddetli ağrı. Bu hastam da pek çok doktora gitmiş ancak kimsenin aklına genital bölgede zona olabileceği gelmemiş. Açıkçası ben de genital bölgede daha önce zona görmediğim için tam da emin olamayarak dermatolog bir meslektaşıma danışıp tedaviyi öyle başlamıştım. Tedavisini verdikten üç gün sonra ağrının geçmesi ve lezyonların gerilemesi çok sevindiriciydi. Ama çok da düşündürücü geldi bana. Özellikle de fibromiyalji denen nalet arkadaştan muzdarip biri olduğum için.



(Fotoğraf konuyla ilgisiz, Marakeş seyahatimden)

Fibromiyaljiyi ben (hekimlerin pek de sevmediği şekilde) psikolojik sırt ağrısı olarak tanımlayacağım. Önce yıllarca adını koymaktan kaçındım. Ama sonunda pes ettim. Tanımı aldım. Bundan sonra işler daha kötüye gitti çünkü gözlemlemeye başladım atakları. Ne zaman canım sıkılsa sırtımın boynumun omzumun tutulduğunu gözlemledim. Fizik tedaviden spora masajdan ilaçlara koşup durdum. Psiklologla bir yıl süren haftalık seanslar, diyetimdem gluteni de şekeri tamamen çıkartma, sevsem de sevmesem de düzenli spora gitme, daha aklıma gelmeyen bi sürü şey.

Hayatımı tamamen değiştirdim. Ama eminim kafamın içini değiştir(e)meden tam olarak gitmeyecek bu sinir bozucu illet. Anlamadığım, bunu kendime nasıl yapabiliyorum? Bir arkadaşıma kızıp - üzülüp - bozulduğumda neden omzum tutuluyor ve şiddetli ağrıya boğuyor beni?

Korteks düzeyinde yani bilinçli düzeyde bilsem de, neden bilinçaltımda bunu halledemiyorum? Neden bunu kendime yapıyorum? İnsan oğlu nasıl bunu kendine yapabiliyor?

Bu konu çok uzun. Neredeyse bütün hastalıkların temeli bilinç altı düzeyine kadar iniyor desem inanın (cidden inanın) abartmış olmam. Bakın bunu hem tıp doktoru hem de spiritüel konulara takık bir insan evladı olarak yazıyorum. Vallahi insanın kendine ettiğini düşmanı bile edemez!

Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

9 Kasım 2023

Çevrendeki insanlar

Okudukça hala yeni şeyler öğreniyor olmamız ne enteresan değil mi? Aslında pek çoğunu bildiğimiz, daha önce duyduğumuz bazı şeyler de anlamını buluyor. Daha önce beş kez okuduğunuz bir kitabı (benim için mesela Dört Anlaşma kitabı öyle oldu) altıncı okuyuşunuzda anlayabiliyorsunuz.

Dün de okuduğum (hadi itiraf edeyim, dinlediğim) bir kitaptaki bir cümle sarstı beni.

"Çevrendeki beş kişinin ortalamasısındır."

Haydaa oldum bir anda. Ama doğru. Doğru demiş. Çünkü seni batıran da, çıkaran da, yükselten de indiren de, yücelten de kötüleştiren de çevrendekiler. Hele de bu cümle haftasonu yaşadığım bir "çok eski arkadaşımdan kazık yeme" travmasına denk gelince iyice fena oldum.

Hemen Elif'e bir sesli mesaj atıp derhal daha fazla buluşmaya başlamamız gerektiğini söyledim. Elif, benim arkadaşım. Okur, yazar, anlar, dinler, söyler, sevdiğim bir arkadaşım. 35 yaşımdan sonra edindiğim, artık aynı yerde çalışmamaya başladığımızda büyük sarsıldığım birisi. Ben konuşurken dinler görünen değil dinleyen biri. Eh ortak mekanlar olmayınca, herkesin evinde iki ergen olunca ister istemez görüşme sıklığın azalıyor.

Elif mesajımı alınca "ben de aynı şeyi düşündüm bugün" diye cevap yazdı. O zaman derhal buluşalım dedim. Sonra akşam yemek yerken beraber, şunu farkettik: Hakikaten çevrendeki insanların ortalamasısın. Çevremizdeki pek çok kişi depresif (ülkenin bu halinde buna da alıştık çok şükür, depresif gezmek adeta bir yaşam biçimi oldu). Depresif demek de mutlu ya da şaşkın gibi bir duygu haline dönüştü. Mutsuz insanlarla sarıldı etrafımız. 

Bunun bir yaşam biçimi haline gelmesi de pek acıklı. Herkes mutsuz. Bütün evlilikler sorunlu. Bütün ergenler (ki bende bile çifter çifter çok şükür) problemli. Bütün işler kötü gidiyor. Bütün bebekler hasta. Bütün okullarda eğitim kötü. Bütün herkesin gelecekle ilgili kaygısı var. Falan da filan da.

Hiç mi mutlu kişi yok arkadaş? Ben mutluyum ya. Tövbe estağfurullah. İşim de iyi çok şükür. Çocuklarımla aram da daha iyi çok şükür. Evliliğim de iyi gidiyor çok şükür.

İyi insanlar gelin toplanın çevremde. Beni de iyileştirin. Ben de sizi iyileştiricem söz. Birlikte yükselelim. Aşağı çekilmeyelim.

7 Kasım 2023

Anne, sence ben güzel miyim?

Güzellik insanın içinin dışa yansıması, biliyor musunuz? Ya da inanıyor musunuz?

Sen kendini güzel hissettiğinde, bir şekilde, herkes de seni güzel buluyor. Sen kendini güzel hissetmediğinde kimse de beğenmiyor. Enerji dolu olmak, iç güzelliğini dışarı yansıtmak, ışık saçmak... hepsi doğru bana kalırsa.

Ben de 45 yaşa kadar diyebilirim, kendimi pek beğenmedim. Hatta epey çirkin bulduğumu da söyleyebilirim. Nedense, büyüdükten sonra anca aynaya beğeniyle bakmaya başladım. Oysa gençliğin tazeliğin güzelliği, içimdeki öfkeyle, negatiflikle, asık suratımla buğulanıp gidiyordu.

Hep de söylerim kendimi hiç beğenmezdim gençken diye. Geçenlerde kızım gençlik fotoğraflarıma bakarken, "sen gençken de çok güzelmişsin anne", dedi. "Eminim güzelmişimdir ama kendimi beğenmezdim, içimdeki olumsuz duyguları dışıma yansıtırdım" dedim ona. Kendine güven duygusu, gençlerin dediği şekliyle "confidence" gerçekten de kişiyi bence de güzelleştiriyor.

Yani kişinin başkaları tarafından değil kendinden gaz alması gerek öncelikle. Sonra zaten çevresindekiler fark etmeye başlıyor, sana bir şeyler olmuş, ne yaptın sen, güzelleşmişsin, diyorlar. 

İşin sırrı uzun lafın kısası, kendini sevmekten geçiyor. Ama işte o öyle aynaya bakarak "canım ben, cicim kendim" demekle olmuyor. Onun da içten gelmesi gerek. Önce kendinle barışacaksın. Bu yolda yürürken açtığın çiçekleri koklayanların beğenisi de önemli olabilir tabii. Verdiğin kadar sevgi alırsın, içine çekersin, sevgiyi özümsersin, sen de kendini seversin. Hepsi zamanla olur, uzun bir yol. Keşke en baştan, bebeklikten beri sevsek kendimizi de, hiç böyle atraksiyonlara gerek olmasa.

Toparlayalım: Kendini sev anacım, günün sonunda kendinle kalacaksın.




6 Kasım 2023

Mesleğin seni ifade ediyor mu?

Diyorlar ki, yaptığın işi seviyorsan çalışıyormuşsun gibi gelmezmiş hiç. 

Geçenlerde işe gelirken, çalışırken eğlenseydim nasıl olurdu diye düşündüm ve bir de baktım ki zaten eğleniyorum. Bunu fark ettiğimden beri her sabah şükrediyorum bu işi yaptığım, bu şartlarda yaptığım için. İnsanlara temas etmek iyi geliyor, kabul ediyorum bazen fazla da geliyor ama çalışma saatlerimi kendim seçebilmek müthiş rahatlık.

Öte yandan....

Ama diye devam eden her cümle yok hükmündedir derler ama yukarıda yazdıklarımı yok saymayın lütfen. 

Bazen de zorluyor evet. Özellikle işler yolunda gitmediğinde. Tüh ya diyorum. Öf diyorum. Düşünsenize elimin altındaki can. İnsan. Bebek. Anne. yine çok şükür ki durumların yüzde 99'u çözülüyor, düzeliyor. Ama düşünsenize, sen elinden geleni en iyi şekilde yapsan da, bilsen de, uygulasan da, bilimsel verileri takip etsen de, tüm önlemleri en iyi şekilde alsan da, hastanın tansiyonu bir düşüveriyor, uterusu bir gevşeyiveriyor, haydaa. Al sana adrenalin bombası. Asık bir surat. Bütün gün homurdanan bir ben.

Diyorum ki mesela işler aksi gittiğinde pastanın dibi tutsa, ne bileyim, mağazacı olsam da satışlar az olsa. İşler kötü gittiğinde kimseye hiç bir şey olmasa. Herkes iyi olsa.                                                                

Ne değişik iş değil mi benimkisi?

4 Kasım 2023


Yıllardır babamın ölüm yıldönümü ile yüzleşemedim ben. Tam 16 yıldır. Kızgınlığım üzüntümden büyüktü hep. Öldüğü için niye kızılır bir insana?

Anlamaya bile çalışmadım neden kızgın olduğumu. Habire öfke çalışmaları yaparken dönüp dolaşıp babama olan öfkeme açıldığında kapılar, o zaman bile anlamak istemedim.

İnsan babasına niye kızar? Ziyan olan gençliğim yüzünden mi (ziyan mı olmuştu gerçekten?), sevgi pınarlarında yıkanma çağındayken bana sevgisini göstermeyi beceremediğinden mi (beni çok sevdiğinden emindim oysa), yoksa ben hamileyken öldüğünden mi? Hamileyken ölmesini bile kendi açımdan ele alıp, bebeğim olduğuna sevinemedim diyordum ama, yahu onun da bebeği bendim be, istemez miydi anne olduğumu görmeyi?

Puf ya, yazarken bile zor yüzleşmek. Doğduğum günden öldüğü yaşa kadar (ben 29 o 57 yaşındaydı) yaşadığımız her olay için kızacak bir şey bulabilirim. Sonra da kendi anneliğimin her satırında onun babalığından izler bulabilirim. Evet karakterimiz aynı. Evet ona çekmişim, hem fiziğim hem kimyam. Evet (bence) onun gibi akıllı, onun gibi başarılı, onun gibi hırslıyım. Ama ayrışan yanlarımız da çok, anneme çeken yanlarım da çok. Bambaşka, kendime has yanlarım da çok. Ama evet, o benim babam, dağım. Sınırsız seviyorum onu. Evet onun da beni sınırsız sevdiğine hiç şüphem olmadı.

İnsan farklı olabilir miydi bazı şeyler diye düşünüyor istemeden. Ulan 16 yıl geçmiş, hala her an düşünüyorum. Hakkaten dağıymış babası insanın. 

Bir enerji çalışmasında yaklaşık 12-13 yıl önce, babama olan duygularımda çalışmaya hazır olmadığım ortaya çıkınca "tabii ki, onu affetmem mümkün değil ki" demiştim.

Aslında insan büyüdükçe anlıyor ki, başkasına değil bizim öfkemiz. Kendimize. Başkası üzerinde bu kadar hak iddia etmesek, bu kadar şey talep etmesek bu kadar da öfkelenmezdik. 

Çocuklarım ergen olunca silkinip kendime gelip fark ettiğim "onlar da birey, benim malım değil ki" gerçekliğini, "babam da birey, benim malım değil ki" olarak yansıtabilmiş olsaydım, tabii canıııım, ne öfkesi ne kızgınlığı kalırdı. Ame nerdee?

İşte bu yıl, yaklaşık bir yıl devam eden psikoterapi (aslında psikolojik terapi desem daha mı doğru olur?) seanslarımın sonuna doğru, bir gece bir rüya gördüm. Onu da belki daha hazır olduğum bir gün paylaşırım. Ama bol hıçkırarak ağlamalı bu rüyanın sonunda gözyaşları içinde uyandığımda, gitmişti. Bitmişti. Anlayamadığım, açıklayamadığım bir şekilde, bütün öfkem geçmişti. İçimde öfkeden arta kalan bir boşluk vardı sadece.

Nasıl yaniydi, bir rüya görmüştüm ve 47 yıllık öfke geçmiş miydi? Özellikle soranlara "ben hamileyken ölünür mü, üstelik ona en çok ihtiyacım olduğunda yanımda yoktu, çok genç öldü, ondan dolayı öfkeliyim" dediğim babama olan bütün öfkem geçmiş miydi?

Psikoloğumun "sence sadece bir rüya sayesinde mi oldu, biz bir yıldır ne yapıyoruz burda çiçeğim" minvalinde bir yorum yapması üzerine taşlar hafifçe yerine oturdu.

Evet tabii ya....

Şimdi anlama yolundayım. Sevginin öfkeden bağımsız olduğunu. 

Kızgın olabiliriz ama sevebiliriz de birisini aynı anda. İlk kez bir ölüm yıldönümünde söylüyorum bunu: Babacım, ben çok seviyorum seni. Öf be söyledim rahatladım işte.

Seni çok seviyorum baba.

3 Kasım 2023

Bazen de mükemmel olmasa da olur

Kişisel gelişim yolculuğu lafı pek hoşuma gidiyor. Çok moda entel dantel bişey. Benim de var ya, o bakımdan.

Benim de bi kişisel gelişim yolculuğum var, evet. Yıllardır üzerinde çalıştığım bir yol bu. Uzun taşlı dikenli. Çocuklarımın annesi eşimin karısı hastalarımın doktoru annemin kızı kardeşlerşmin ablası olan ben dışında bir de "ben" var ya, işte onun yolculuğu.

Kitaplar okuyorum. Kurslara katılıyorum (havalı adıyla "workshop"lara). Eğitimler alıyorum, bazen online bazen yüz yüze. Geliştirmeye çalışıyorum kendimi. 

Bazen sanki aynı çemberin üzerinde dönüp dolaşıyormuşum gibi geliyor işin doğrusu. Sanki, ne kadar yürürsem yürüyeyim, ne kadar gelişirsem gelişeyim, hiç bir yere varmıyorum. Kendimi pek bi beğenmiyorum, şimdi tekrar başlasam geldim kaç yaşıma, benden bi cacık olmaz diyorum. Bir ümitsizlik yani, kaplıyor içimi.

Bazen de o kadar gelişmiş hissediyorum ki kendimi, inanamıyorum. (Ha, hatırlatın da bir gün de şu sen geliştiğinde çevrendekilerden nasıl ayrıştığını ve artık yeni yolunda yeni yoldaşlara nasıl ihtiyaç duyduğunu anlatayım..) Mesela birisiyle konuşurken, söylediğini, söylemediğini, söylemek istediğini nasıl söyleyemediğini ve aslında ne kastettiğini ayrı ayrı anlayınca, vay diyorum, nasıl da gelişmişim ben. Nasıl ilerlemişim. 


Bağlayamadım söylemek istediklerimi. İnsanın dış görünüşü bile hissettiğine bağlı. Araya da şunu koyayım bari.. Ben hep derdim ki, lisede kendimi hiç beğenmezdim, çok çirkindim. Şimdi kendimi her zamankinden daha güzel hissediyorum. Kızım lise fotoğraflarımı bulmuş ve "anne sen lisede de çok güzelmişsin" deyince şu bence çok anlamlı cevabı verdim, "güzellik içinden gelir. Ben kendimi şimdi güzel hissediyorum". Nasıl oluyor hakkaten bilmiyorum ama insanın içindeki aynen dışına yansıyor. Güzellik de, huzur da, huzursuzluk da, dinginlik de, coşku da. Işık da.

Tekrar başa dönüp demek istediğim yere geleyim artık. Kişisel gelişim yolunda hep karşıma çıkan en büyük engellerimden birisi (engellerim diyorum da, bu kendi yarattığım bir engel aslında), mükemmel olma isteği. Benim için bu bir istek değil bir zorunluluk. Mükemmelliyetçilik diye de bir adı var. Neresi kötü demeyin, öyle kötü ki, pek çok şeyi yapmasına engel oluyor insanın. Mükemmel olmayacaksa hiç yapmamak daha mantıklı geliyor. Biraz kavramını yitiriyor ve kalıyorsun. Durakalıyorsun. E mükemmel olmak zorunda değil, biraz yap, yapabildiğin kadar yap, olduğu kadar yap, elinden geldiği kadar yap. Keşke kalbime anlatabilse(m)(ydim). 
Anca anca içime sindirip, dört anlaşmanın bir tanesini özümsedikçe diyebildiğim şekliyle, yavaş yavaş vazgeçiyorum değil de, azaltıyorum bu mükemmel olma hırsımı;
Elimden gelenin en iyisini yaparak. 
İşin bütün sırrı bu bence. Bazen mükemmel olmasa da olur. Sen elinden gelenin en iyisini yap.

2 Kasım 2023

İnsanın anlaşılma ihtiyacı

İnsanın temel ihtiyacı anlaşılmak.

Ne yaşarsan yaşa anlaşılmaya ihtiyaç duyuyorsun.

Bu bloğu yazmaya başladığımda, anneannem dedem babam hayattaydı, yeni evliydim, çocuğum yoktu. İstanbul'da yaşam kavgasına kapılmış bir pratisyen hekimdim. Aradan geçen yıllar... en son on sene önce yazmışım. Kadın doğum uzmanı oldum, anne oldum, Bodrum'lu oldum. Hem de yerli köylü baya buranın muhtarı olacak kadar. Geçen yıllar..



Bir zamanlar bu satırlarda anne olamıyorum diye ağlar ya da kızımın ilk kalp atışlarının heyecanını paylaşırken, ileride büyüyünce okusun diye bu satırları anılarım acılarım ve sevinçlerimle sarıp sarmalarken, şimdi ise çocuklarımın ergenlik sancılarıyla baş etme yolculuğunda yaşadıklarımı satırlara dökmek için açtım burayı. Açıkçası günlüğüme yazmaya üşendiğimden.


Bir de, anlaşılma ihtiyacımdan.

Dün yine bir sinir krizi geçirirken kızçem, ben de dayanmaya çalışırken, içimden geçenler kitap olsa, sayfalara sığmaz. Ama farkettiğim, bir kez daha farkettiğim gerçek şuydu:

İnsanın temel ihtiyacı anlaşılmak.

Ben de kızım gibi anlaşılmak istiyorum. Onu arabadan inip sınıfa gitmeye ikna etmeye çalışırken, okulun bahçesinde dökmeye başladığım gözyaşlarının arkasını okumuş olacak ki, bana bağırıp çağırıp, "ben incindiğim sürece seni de inciteceğim" diye, hem de İngilizce olarak söylenen kendisi değilmiş gibi, yüzümde okuduğu her neyse, bir saat sonra bana "annemi geri istiyorum" diye mesaj atan kızım gibi. Anlaşılma ihtiyacı, onun da temel ihtiyacı.

Anlamak da istiyor. Benim, her ne yaparsa yapsın, her ne derse desin, savuşturup, onu bağrıma basacağımdan emin olmak istiyor. Hep söylediğim gibi sevgimin koşulsuz, sınırsız, miktarsız olduğundan emin olmak istiyor. Benim minik kalbim olmaya devam ettiğini bilmek istiyor. 

Ben de anlaşılmak istiyorum ama. Yönetemediğim bu ergenlik krizlerini yaşayan tek anne olmadığımı, bu çaresizliğin geçici olduğunu bildiğimi ama şu anda yine de desteğe ihtiyacım olduğunun anlaşıldığını bilmek istiyorum. Kimleri arasam da ağlasam dediğim listemdeki eşimin, annemin, bacılarımın, arkadaşlarımın, hiç birinin beni anlamayacağını bilmek çok zordu. Dedim ki o zaman, kendi kendime, "Evet kızım sabret. Su akar, yolunu bulur."

Biraz ağladım kendi kendime, sakinleştim. On dakika sonra kızımın mesajı geldi. "Annemi geri istiyorum."

Annen hep burada, merak etme yazdım ona. Güne devam ettim.