İlk defa bu ay, premennstrüel depresyonumu ilaçsız / kazasız belasız / hasarsız atlattım, sabah akşam meditasyon yaparak.
İlk defa geçen ay dismenoremi ve menorajimi ilaçsız (bu önemli bir kavram, önceden günde beş - altı macicik içtiğimi düşününce) atlattım, reiki yaparak.
Geçen gün anneme mutluyum dedim, niye dedi (tipik Türk sorusu - kuantum düşmanı: Mutluluk için sebep gerekmemeli, mutsuzluk için (?) gerekebilir). Dedim ki bir solukta: Ailem yanımda anamla kardeşlerim, bebeklerim var, kocamı seviyorum, işimi seviyorum, para kazanıyorum, evim güzel, Antep güzel... On tane olunca bıraktım saymayı. Şükür dedim.
Sevdiğim bir işi yaparak para kazanıyorum, işim kendimi ifade etme biçimim, daha da iyi olacam işimde, hep daha iyi.
Bugün daha sık gülümseyebildim, tırnağımdaki gülen bebek yüzüne daha sık baktım, daha az gerildim, kızgın hasta yakınlarını sakinleştirdim, önceden birkaç kez başaramadığım için hep gerildiğim, hep ötelediğim ya da başkalarından yardım istediğim bir girişimi zorlanmadan kolayca güzellikle başardım, hem de bir başkası benden bunun için yardım istedi. Başardım.
Bu Şehr-i Antep'te ilk yayınımız yayınlandı, Kadın Doğum'un önemli bir yurtiçi dergisinde, önemli kısmını benim yazdığım bir makale. Arkadaşları da yolda.
Başarılı güzel ameliyatlar yaptım, hastalarımı şifayla taburcu ettim, ameliyatın ertes sabahı gülerek bana bakan yüzlerini görüp laparaskopi yapmayı öğrendiğim için sevinç duydum.
Ayça gitgide daha iyileşiyor (ne sandın).
Güzel şeyler oldu, oluyor. Ben çağırdıkça geliyor.
Bu kuantum iyi birşey, bu felsefe güzel.
İyi şeyleri hakediyoruz insan nesli olarak, neden çağırmayalım, neden gelmesin?
Okuma kitabı: R. Şansal - Kuantum olumlamaları (her sabah aç karna bir kuple okuyunuz).
Sevgiler, saygılar, hoşluklar dilerim.
Burası benim hayal alanım. Adım Hayal. Kendi kendime gezintiye çıkmak istediğimde buraya uğrarım. Kimseleri almam yanıma. Gülersem de kendim gülerim, ağlarsam da kendi kendime burada ağlarım.
Buyrun, ben
29 Eylül 2011
Gülümseme egzersizi: Yorum
Zor oluyor. Yüz kasları kasılmışken ve surat asmaya programlanmışken onları çalıştırmak hakkaten zormuş. Hele de kalpten yüze giden uzuuuun yola (arada beyne de uğrayan patikalar olduğundan) gülümseme komutu vermek zor oluyor hakkaten.
Ama oluyor.
Hem de güzel oluyor.
Sabah bebeklerimle başparmağımıza ojeyle gülümseyen bebekler çizdik, çizerken çok eğlendik. Çalışırken de, tırnağımdan bana bakan gülümseyen bebişi her gördüğümde (ki bu sık sık oluyor ister istemez) bebeklerim aklıma gelip gülümsedim.
İşe yaradı.
Bugün de deneyelim bakalım ne olacak :)
Ama oluyor.
Hem de güzel oluyor.
Sabah bebeklerimle başparmağımıza ojeyle gülümseyen bebekler çizdik, çizerken çok eğlendik. Çalışırken de, tırnağımdan bana bakan gülümseyen bebişi her gördüğümde (ki bu sık sık oluyor ister istemez) bebeklerim aklıma gelip gülümsedim.
İşe yaradı.
Bugün de deneyelim bakalım ne olacak :)
27 Eylül 2011
Gülümseme egzersizi
Bugün yapmayı deneyeceğim şeyin adı bu. Ben uydurdum.
Gülümsemenin önemini falan anlatacak değilim. En çok kas kullanılan hareketmiş de, bir kahkaha bir kilo pirzolaya denkmiş de.. bla bla bla. Bunları zaten herkes biliyor.
Benim bildiğim, gülümsemenin çok zor olduğu.
Dün polikliniğime gelen bir tanıdık dedi ki, o kadar o kadar kötü, yorgun, mutsuz görünüyormuşum ki benim için üzülmüş.
İşte ben de bana sinir oldum bu yüzden. Çünkü fiziksel enerjim bittiğinde, ben de tıpkı tükenmiş piknik tüpü gibi görünüyorum. Kardeşim bir gülümsesene.. Ama olmaz. Sanki gülümsersem yorgunluğuma ihanet etmiş gibi geliyor. Gerçi gene de hastalara karşı agresif davranmıyorum ne kadar yorgun olsam da, ama kendime agresifim.
Halbuki sen giyin, süslen, saçını fönlet, makyaj yap, ama en önemli aksesuarını, gülümsemeni alma yanına.
İşte bu yüzden, bugün bu yazı her aklıma geldiğinde gülümsemeye çalışacağım.
Yorumlar akşama, bakalım nasıl olacak..
Gülümsemenin önemini falan anlatacak değilim. En çok kas kullanılan hareketmiş de, bir kahkaha bir kilo pirzolaya denkmiş de.. bla bla bla. Bunları zaten herkes biliyor.
Benim bildiğim, gülümsemenin çok zor olduğu.
Dün polikliniğime gelen bir tanıdık dedi ki, o kadar o kadar kötü, yorgun, mutsuz görünüyormuşum ki benim için üzülmüş.
İşte ben de bana sinir oldum bu yüzden. Çünkü fiziksel enerjim bittiğinde, ben de tıpkı tükenmiş piknik tüpü gibi görünüyorum. Kardeşim bir gülümsesene.. Ama olmaz. Sanki gülümsersem yorgunluğuma ihanet etmiş gibi geliyor. Gerçi gene de hastalara karşı agresif davranmıyorum ne kadar yorgun olsam da, ama kendime agresifim.
Halbuki sen giyin, süslen, saçını fönlet, makyaj yap, ama en önemli aksesuarını, gülümsemeni alma yanına.
İşte bu yüzden, bugün bu yazı her aklıma geldiğinde gülümsemeye çalışacağım.
Yorumlar akşama, bakalım nasıl olacak..
26 Eylül 2011
25 Eylül 2011
Yeni bir kış. Yeni bir başlangıç.
Herkesin hayatında yeni bir başlangıca ihtiyacı vardır. Hepimizin olur ara ara...
Ben de yeni hayatıma, bu kışla birlikte yeni bir başlangıç yapıyorum.
Yeni "ben"le.
Yok mu artıran?
Ben de yeni hayatıma, bu kışla birlikte yeni bir başlangıç yapıyorum.
Yeni "ben"le.
Yok mu artıran?
14 Eylül 2011
Ne sandın
Herkes zor günler yaşar, yaşamıştır. Herkesin zor günü kendine zor. Kendine en zor.
Bu zorlukları aralayıp, "ne sandın" diye gülümseyerek farklı bir açıdan baktık biz. Çok kolay olmadı, ama zor da olmadı. Çünkü inanmaktan vazgeçmedik birşey olmayacağına. Çoğulduk evet. Kardeşim, ortağım, yoldaşım vardı. Annem vardı. Sevgilim, bebeklerim, sevenlerimiz vardı. Teyzelerim, kuzenlerim, amcalarım, halam vardı.
Melis vardı. Dilara ve Serdar vardı. Onur, Fadik, Emir, Emirin annesi vardı.
Kardeşimin arkadaşları vardı. Bilal, Aliihsan, Neval, Özlemler, Egemen, Nursev, Pınarsita, İrem, Hale, bebek kedilerimiz Zekeriya ve Beyaz, Hülya, Gökçe (belki unuttuklarım da) vardı. Begüm'ün de arkadaşları vardı. Didem, Begüm, Charlotte vardı. Damla ve yağmur vardı, benim arkadaşlarım. Şebnemin teyzesi, Aliihsan'ın kuzeni, annemin kuzenleri, kuzenimin yengesi, eniştemin arkadaşı vardı.
Bizi besleyen, masa sandalyeden tutup lambamıza kadar getiren, amcamın arkadaşları, Hasan abi ve kardeşleri vardı.
Komşu hastayakınları vardı, Vanlı aşiret, öbür Vanlılar, yaşlı amcanın gelini, çocukcağızın babası, damarlarında Begüşün kanının dolaştığı hasta bebişin babası, Boğaziçili çocukcağızın dayısı, sinirli teyzenin eniştesi, Adem'in annesi, orda bir ay bahçede birlikte yaşadığımız başka bisürü hasta yakını vardı. Duş almaya - arada uyumaya gitmemiz için kız yurdunda bize oda veren yurt idarecileri vardı.
Kan vermek için koşup gelen onlarca kişi vardı. Plajdan kalkıp mayolarıyla yüzünde güneş kremleriyle gelenler, bir saatlik yoldan arabaya atlayıp gelenler.. çok iyi insanlar vardı.
Yalnız değildik kısacası. Türkiye'nin, hatta dünyanın her yerinden dua edenler vardı. Şifa gönderenler vardı. Enerji yollayanlar vardı. Reiki hocamız vardı. Bizi bir aydır çıkmadığımız hastane ortamından kaçırıp nefes alalım diye deniz kıyısında kahvaltıya götüren şirin mi şirin doktorumuz vardı (onun sayesinde Antalya'nın deniz kıyısında olduğunu öğrendik :) )
"Ne sandın holding" vardı sonra.. Gülümseyebilmemizi sağlaması için kurduğumuz, bence işe de yarayan, kirli işlerden para kazanmayı hedeflediğimiz (ama sıfır lira cirosu olan) holdingimiz.
Her lafın sonu"ne sandın"dı.
"Hey dostum, hemoglobin düşmüyor"
"Ne sandın"
"İç kanama durdu"
"Ne sandın"
"Sarılık düzeldi"
"Ne sandın"
"Ameliyat başarılı geçti, kötü bişey olmadı"
"Ne sandın"
"52 ünite kan oldu, 30 istemişlerdi, daha da geliyorlar kan bankasında işler kontrolden çıktı"
"Ne sandın"
"Rebul lavanta kolonyası sever bizimki, kokulu uyaran versek, Antalya'da bulamıyoruz ama"
"Bugün Markafoni'de satışta, ne sandın"
"Ne sandın........"
Neymiş uzuun lafın kısası, iyi düşün iyi olsun.
Ne sandın?
Bu zorlukları aralayıp, "ne sandın" diye gülümseyerek farklı bir açıdan baktık biz. Çok kolay olmadı, ama zor da olmadı. Çünkü inanmaktan vazgeçmedik birşey olmayacağına. Çoğulduk evet. Kardeşim, ortağım, yoldaşım vardı. Annem vardı. Sevgilim, bebeklerim, sevenlerimiz vardı. Teyzelerim, kuzenlerim, amcalarım, halam vardı.
Melis vardı. Dilara ve Serdar vardı. Onur, Fadik, Emir, Emirin annesi vardı.
Kardeşimin arkadaşları vardı. Bilal, Aliihsan, Neval, Özlemler, Egemen, Nursev, Pınarsita, İrem, Hale, bebek kedilerimiz Zekeriya ve Beyaz, Hülya, Gökçe (belki unuttuklarım da) vardı. Begüm'ün de arkadaşları vardı. Didem, Begüm, Charlotte vardı. Damla ve yağmur vardı, benim arkadaşlarım. Şebnemin teyzesi, Aliihsan'ın kuzeni, annemin kuzenleri, kuzenimin yengesi, eniştemin arkadaşı vardı.
Bizi besleyen, masa sandalyeden tutup lambamıza kadar getiren, amcamın arkadaşları, Hasan abi ve kardeşleri vardı.
Komşu hastayakınları vardı, Vanlı aşiret, öbür Vanlılar, yaşlı amcanın gelini, çocukcağızın babası, damarlarında Begüşün kanının dolaştığı hasta bebişin babası, Boğaziçili çocukcağızın dayısı, sinirli teyzenin eniştesi, Adem'in annesi, orda bir ay bahçede birlikte yaşadığımız başka bisürü hasta yakını vardı. Duş almaya - arada uyumaya gitmemiz için kız yurdunda bize oda veren yurt idarecileri vardı.
Kan vermek için koşup gelen onlarca kişi vardı. Plajdan kalkıp mayolarıyla yüzünde güneş kremleriyle gelenler, bir saatlik yoldan arabaya atlayıp gelenler.. çok iyi insanlar vardı.
Yalnız değildik kısacası. Türkiye'nin, hatta dünyanın her yerinden dua edenler vardı. Şifa gönderenler vardı. Enerji yollayanlar vardı. Reiki hocamız vardı. Bizi bir aydır çıkmadığımız hastane ortamından kaçırıp nefes alalım diye deniz kıyısında kahvaltıya götüren şirin mi şirin doktorumuz vardı (onun sayesinde Antalya'nın deniz kıyısında olduğunu öğrendik :) )
"Ne sandın holding" vardı sonra.. Gülümseyebilmemizi sağlaması için kurduğumuz, bence işe de yarayan, kirli işlerden para kazanmayı hedeflediğimiz (ama sıfır lira cirosu olan) holdingimiz.
Her lafın sonu"ne sandın"dı.
"Hey dostum, hemoglobin düşmüyor"
"Ne sandın"
"İç kanama durdu"
"Ne sandın"
"Sarılık düzeldi"
"Ne sandın"
"Ameliyat başarılı geçti, kötü bişey olmadı"
"Ne sandın"
"52 ünite kan oldu, 30 istemişlerdi, daha da geliyorlar kan bankasında işler kontrolden çıktı"
"Ne sandın"
"Rebul lavanta kolonyası sever bizimki, kokulu uyaran versek, Antalya'da bulamıyoruz ama"
"Bugün Markafoni'de satışta, ne sandın"
"Ne sandın........"
Neymiş uzuun lafın kısası, iyi düşün iyi olsun.
Ne sandın?
13 Eylül 2011
Yeni bir başlangıç.
Hayatıma yeni bir başlangıç yaptığım bu günlerde, bloğuma da yeni bir başlangıç yaptım.
"Taze bismillah".. Bir gün bu lafın hikayesini de anlatırım. Şimdilik canım babama rahmet yollamakla yetineyim.
Kelimelerimden, sözlerimden ayrı geçirdiğim aylar boyunca çok şeyler oldu bitti. Ben yürüdüm, durmadım, geliştim büyüdüm.. ama .. daha önemli şeyler de var.
Mesela kardeşim ölmedi.
İnsan hayata yeni bir başlangıç yapmak için daha büyük bir neden bulabilir mi? Kardeşim ölmedi. Mücadele etti ve kazandı.
Bir hikayem var artk, aldığım her nefese şükrediyorsam, bir nedeni var.
Çok şükür Allah'ım, nefes alabiliyorum.
Çok şükür.
Çok şükür kardeşim ölmedi.
Hikayemi anlatacağım yavaş yavaş, kendimi hazır hissettikçe. Hayatımı değiştiren bir buçuk ayı, yoğun bakımın kapısında yaşadığım haftaları.
Sevdiklerimi daha çok sevmemi sağlayan, üzüldüğüm şeyleri ciddiye almamamı öğreten, daha biçok şey öğreten günleri anlatacağım. Hatta bir kitap yazacağım, yoğun bakım kapısında ağlayanların umudunu kesmemesine, dua ve şükür etmeyi bırakmamasına, pozitif enerjilerini düşürmemelerine yardım eder belki diye.
Şimdilik bu kadar hoşbulduk olsun.
Siz neler yaptınız ben yokken? Afiyette misiniz?
"Taze bismillah".. Bir gün bu lafın hikayesini de anlatırım. Şimdilik canım babama rahmet yollamakla yetineyim.
Kelimelerimden, sözlerimden ayrı geçirdiğim aylar boyunca çok şeyler oldu bitti. Ben yürüdüm, durmadım, geliştim büyüdüm.. ama .. daha önemli şeyler de var.
Mesela kardeşim ölmedi.
İnsan hayata yeni bir başlangıç yapmak için daha büyük bir neden bulabilir mi? Kardeşim ölmedi. Mücadele etti ve kazandı.
Bir hikayem var artk, aldığım her nefese şükrediyorsam, bir nedeni var.
Çok şükür Allah'ım, nefes alabiliyorum.
Çok şükür.
Çok şükür kardeşim ölmedi.
Hikayemi anlatacağım yavaş yavaş, kendimi hazır hissettikçe. Hayatımı değiştiren bir buçuk ayı, yoğun bakımın kapısında yaşadığım haftaları.
Sevdiklerimi daha çok sevmemi sağlayan, üzüldüğüm şeyleri ciddiye almamamı öğreten, daha biçok şey öğreten günleri anlatacağım. Hatta bir kitap yazacağım, yoğun bakım kapısında ağlayanların umudunu kesmemesine, dua ve şükür etmeyi bırakmamasına, pozitif enerjilerini düşürmemelerine yardım eder belki diye.
Şimdilik bu kadar hoşbulduk olsun.
Siz neler yaptınız ben yokken? Afiyette misiniz?
10 Mayıs 2011
Benim güzel oğlum
Büyüyorsun .
Sen büyüdükçe ben unutuyorum minicik olduğun günleri. Sanki hep böyleydin gibime geliyor.
Her bir dişin için uykusuz bir gece geçirdiğimizi, anne dediğin için sevinçten zıpladığımı, minicik giysilerin sana bol geldiğini, bir numara bez kullandığımızı, meme emdiğin günleri, bunları artık flu birer anı gibi hatırlıyorum.
Unutmak istemiyorum. Eski fotoğraflar bir tuhaf geliyor, sanki hep şu anki halinle vardın gibi sanıyorum.
Bebeğim, büyüyorsun.
Hergün biraz daha "adam" oluyorsun.
Büyüyorsun. Büyüdükçe tatlanıyorsun.
Tadına doyamıyorum, seninle geçirdiğim saatlerin tadı damağımdan gitmiyor.
Hele ablan var ya, ablanın günden güne bir genç kıza dönüşmesini hayranlıkla, heyecanla, mutlulukla izliyorum.
Sen büyüdükçe serseri bir şekerpare oluyorsun ya o ayrı.
Bu yazıyı, ilk uzun cümleni kurduğun için yazıyorum.
Ablan ilk "ördek kaka yapmış" demişti, biraz da taklitle ve plansız, istemeden. Sense gayet de bilinçli şekilde, "ben su döktüm" dedin.
Dün beni karşılarken "annem geldi" dediğinde nasıl heyecanlandım biliyor musun? Aslında Damla konuşup, hatta şiir okuyup şarkı söyleyince, o ablaydı ya hani, şaşırmıyorduk sanki. Sense minik bebeğimizsin ya bizim, her yeniliğin heyecanlandırıyor bizi.
Senin de büyümen için minik bir kardeş mi gerek yoksa bize???
Sen büyüdükçe ben unutuyorum minicik olduğun günleri. Sanki hep böyleydin gibime geliyor.
Her bir dişin için uykusuz bir gece geçirdiğimizi, anne dediğin için sevinçten zıpladığımı, minicik giysilerin sana bol geldiğini, bir numara bez kullandığımızı, meme emdiğin günleri, bunları artık flu birer anı gibi hatırlıyorum.
Unutmak istemiyorum. Eski fotoğraflar bir tuhaf geliyor, sanki hep şu anki halinle vardın gibi sanıyorum.
Bebeğim, büyüyorsun.
Hergün biraz daha "adam" oluyorsun.
Büyüyorsun. Büyüdükçe tatlanıyorsun.
Tadına doyamıyorum, seninle geçirdiğim saatlerin tadı damağımdan gitmiyor.
Hele ablan var ya, ablanın günden güne bir genç kıza dönüşmesini hayranlıkla, heyecanla, mutlulukla izliyorum.
Sen büyüdükçe serseri bir şekerpare oluyorsun ya o ayrı.
Bu yazıyı, ilk uzun cümleni kurduğun için yazıyorum.
Ablan ilk "ördek kaka yapmış" demişti, biraz da taklitle ve plansız, istemeden. Sense gayet de bilinçli şekilde, "ben su döktüm" dedin.
Dün beni karşılarken "annem geldi" dediğinde nasıl heyecanlandım biliyor musun? Aslında Damla konuşup, hatta şiir okuyup şarkı söyleyince, o ablaydı ya hani, şaşırmıyorduk sanki. Sense minik bebeğimizsin ya bizim, her yeniliğin heyecanlandırıyor bizi.
Senin de büyümen için minik bir kardeş mi gerek yoksa bize???
1 Mayıs 2011
Halı çılgınlığı
Antep'e taşınırken, birçok eşyam gibi bazı halılarımı da yeni aldım. Sanki Antep'te halı satılmıyor.. Hem de bunun için epeyce enerji harcayıp, Modoko'ya falan kaç kez gittim.
Amma velakin, meğer aklınıza gelebilecek bütün halılar Antep'te üretilirmiş: Royal.. Merinos.. Kaşmir.. Art halı... Sırma... Pierre Cardin... gibi. Ayrıca da sağda solda gördüğünüz bütün büyük fabrikalar halı fabrikası imiş.
Bunu farkedişim, bazı odalarımdaki halıları değiştirmek istememle aynı zamana rastlar.
Sonracığıma,
Aşkım salondaki halılar gıcığıma gidiyor.
Mutfaktaki kilim iyi hoş da, çocuklar üşümesin hep bunun üzerinde oynuyorlar.
Damla'nın odasındaki halı küçük geliyor, betona oturuyor çocuklar (oda 20 metrekare olunca!).
Yolluğa da ihtiyacımız var sanki.
Yatak odamdaki halının rengi yatak örtüme uymuyor.
Vesaire.
lafları havada uçuşuyor bizim evde!
Hadi o da tamam da..
Ben bi sadeci, bi minimalist, bi süsü püsü sevmeyen, simden puldan hoşlanmayan biri olarak, arkadaşım simli halı aldım evime yahu! Var mı daha ötesi, bildiğin simli işte. Hatta çocuklar üstünde yuvarlandıkça her taraf sim oluyor...
Ama asıl sorun şu ki, ben simden süsten boncuktan hoşlanmaya başladım. Kanımda mı dolaşıyor bu şehir nedir? Ben gittim evime çekmece kulpları taşlı boncuklu dolap beğendim falan.
Oluyorum ben sanırım :))))
Anneme not: Anne sen hala Anteplileştiremediklerimizden misin? Sana yolladığım halı var yaaa.. Açınca şok olma diye söylüyorum: Simliiiiiiiiiiii
Amma velakin, meğer aklınıza gelebilecek bütün halılar Antep'te üretilirmiş: Royal.. Merinos.. Kaşmir.. Art halı... Sırma... Pierre Cardin... gibi. Ayrıca da sağda solda gördüğünüz bütün büyük fabrikalar halı fabrikası imiş.
Bunu farkedişim, bazı odalarımdaki halıları değiştirmek istememle aynı zamana rastlar.
Sonracığıma,
Aşkım salondaki halılar gıcığıma gidiyor.
Mutfaktaki kilim iyi hoş da, çocuklar üşümesin hep bunun üzerinde oynuyorlar.
Damla'nın odasındaki halı küçük geliyor, betona oturuyor çocuklar (oda 20 metrekare olunca!).
Yolluğa da ihtiyacımız var sanki.
Yatak odamdaki halının rengi yatak örtüme uymuyor.
Vesaire.
lafları havada uçuşuyor bizim evde!
Hadi o da tamam da..
Ben bi sadeci, bi minimalist, bi süsü püsü sevmeyen, simden puldan hoşlanmayan biri olarak, arkadaşım simli halı aldım evime yahu! Var mı daha ötesi, bildiğin simli işte. Hatta çocuklar üstünde yuvarlandıkça her taraf sim oluyor...
Ama asıl sorun şu ki, ben simden süsten boncuktan hoşlanmaya başladım. Kanımda mı dolaşıyor bu şehir nedir? Ben gittim evime çekmece kulpları taşlı boncuklu dolap beğendim falan.
Oluyorum ben sanırım :))))
Anneme not: Anne sen hala Anteplileştiremediklerimizden misin? Sana yolladığım halı var yaaa.. Açınca şok olma diye söylüyorum: Simliiiiiiiiiiii
27 Nisan 2011
Önemli biri
Sardunya, ne güzel der, hep derim, o demeseymiş ben dermişim belki de.
Bu sefer de alıntılamış, o alıntı yapmasaymış ben yaparmışım:
“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki?” diye sormuştu o gece. “Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.”
Bu sözleri yazan da ne güzel yazmış. Şimdi (nerden alıntıladığını bilemediğim bulamadığım) bu sözleri yazmakla yetiniyorum, yakında yorumlamak da isterim.
Mesela büyüdüğümde, o kadar da önemli olmadığımı artık öğrendiğimde, yazmak isterim bununla ilgili.
Bu sefer de alıntılamış, o alıntı yapmasaymış ben yaparmışım:
“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki?” diye sormuştu o gece. “Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.”
Bu sözleri yazan da ne güzel yazmış. Şimdi (nerden alıntıladığını bilemediğim bulamadığım) bu sözleri yazmakla yetiniyorum, yakında yorumlamak da isterim.
Mesela büyüdüğümde, o kadar da önemli olmadığımı artık öğrendiğimde, yazmak isterim bununla ilgili.
25 Nisan 2011
Satır aralarımı okuyan var mı
Bu başlığa başka yazı yazdım demin. Ne alaka diyen olabilir, ben dedim mesela.
Önce karışık kafamla düşünürken bu başlığa karar verip, sonra simli güzellerimle ilgili yazayım deyince hatlar karıştı tabii.
Yok yok. Ben karıştım.
Bu aralar ben ne diyorum, satır aralarımda neler yazıyor ondan bahsedecektim.
Sonra baktım, biri okumaya başladı, kaçtım. Çok ipucu verirsem çok açık edersem, iyi mi kötü mü? Anlaşılamıyorum deyip sonra da anlaşılmaktan korkarsam, iyi mi kötü mü?
Baktım biri ipuçlarını birleştirip çözmeye başladı, dedim ki:
Kızım kaçma vaktidir. Topla pılını pırtını, bak açık veriyorsun, bak kaç.
Anlayanım yok dinleyenim yok diye üzülme ağlama. Sen kimi dinliyor, kimi anlamaya çalışıyorsun? Kime enerji, kime mesai harcıyorsun?
Kimsin kimlesin?
Kimden kaçıyorsun, kim senden kaçıyor? Seni anlamıyorlar diye ağlıyorsun ama sen kimi anlıyorsun? Hiç kimseyi anlamaya çalışıyor musun? Gerek görüyor musun?
Hiç kimseyi dinledin mi son zamanlarda?
Hiç kimseyi sevdin mi yeni? Hiç kimseye üzüldün mü, sevindin mi, hiç kimseyi özledin mi?
Sen ne diyorsun? Ne yapıyorsun? Ne kadar bencilsin ne kadar fedakarsın?
Bak neler anlatıyorsun, satır aralarını okuyanın var mı? Peki sen hiç kimsenin satır aralarını okuyor / anlıyor musun? Peki okuduklarını yanlış anlıyor olabileceğini hiç düşünüyor musun?
Kimseleri seviyor musun yenice, karşılıksız? En azından seni anlaması karşılığında, dinlemesi karşılığında değil mi sevgilerin bile artık? Böyle mi olur karşılıksız sevgi?
Otur düşün bir. Kendine yet. Yet canım artık. Üf.
Önce karışık kafamla düşünürken bu başlığa karar verip, sonra simli güzellerimle ilgili yazayım deyince hatlar karıştı tabii.
Yok yok. Ben karıştım.
Bu aralar ben ne diyorum, satır aralarımda neler yazıyor ondan bahsedecektim.
Sonra baktım, biri okumaya başladı, kaçtım. Çok ipucu verirsem çok açık edersem, iyi mi kötü mü? Anlaşılamıyorum deyip sonra da anlaşılmaktan korkarsam, iyi mi kötü mü?
Baktım biri ipuçlarını birleştirip çözmeye başladı, dedim ki:
Kızım kaçma vaktidir. Topla pılını pırtını, bak açık veriyorsun, bak kaç.
Anlayanım yok dinleyenim yok diye üzülme ağlama. Sen kimi dinliyor, kimi anlamaya çalışıyorsun? Kime enerji, kime mesai harcıyorsun?
Kimsin kimlesin?
Kimden kaçıyorsun, kim senden kaçıyor? Seni anlamıyorlar diye ağlıyorsun ama sen kimi anlıyorsun? Hiç kimseyi anlamaya çalışıyor musun? Gerek görüyor musun?
Hiç kimseyi dinledin mi son zamanlarda?
Hiç kimseyi sevdin mi yeni? Hiç kimseye üzüldün mü, sevindin mi, hiç kimseyi özledin mi?
Sen ne diyorsun? Ne yapıyorsun? Ne kadar bencilsin ne kadar fedakarsın?
Bak neler anlatıyorsun, satır aralarını okuyanın var mı? Peki sen hiç kimsenin satır aralarını okuyor / anlıyor musun? Peki okuduklarını yanlış anlıyor olabileceğini hiç düşünüyor musun?
Kimseleri seviyor musun yenice, karşılıksız? En azından seni anlaması karşılığında, dinlemesi karşılığında değil mi sevgilerin bile artık? Böyle mi olur karşılıksız sevgi?
Otur düşün bir. Kendine yet. Yet canım artık. Üf.
Satır aralarımı okuyan yok mu?
Halı aldım. Amma velakin aldığım halıyı ilk evde gördüm. Halı şahane.. Rengi bahane.
Uymadı odamaaa :(( ühühüü ühüüü
Önce iki tane beyaz kocaman halı aldım. Salonuma koydum. Bir Antep geleneğini yıkıp oturma odası yapmayı reddeden biri olarak, salonuma kocaman bir kütüphane kurdum (yıllardır hayal ettiğim gibi). İkea'dan alınmış masif ahşap siyah kitaplıklarımla. İstanbul'dan ayrılmadan yaptığım son alışverişler.
Bir de beyaz kanepem. Kocaman. Tüüm salonu dolduran u şeklindeki kanepem. Üzerinde otur yat kıvrıl sarıl dolan yuvarlan misafir ağırla. o kadar kocaman.
Bu ikisi birleşinde Antiantep bir dekorasyon oluyor haliyle. Salonda L kanepe olmazmış, oturma odasında olurmuş. Peh.
Salonda kitaplığın ne işi varmış. Peh.
Ama ama şimdi aldığım halı tam Antep işi: Simli. Ühüüü.
Ama
Ama
ben bu simli halıyı çok sevdim. Ben de mi artık Antepliyim?
Böyle parlak, simli, kocaman çiçekleri olan halılarımı okşayıp sevmek istiyorum.
Sırf onlara uysun diye yeni bir koltuk takımı masa vs. alıp yeniden salon döşemek istiyorum.
Ben galiba benlikten çıkıyorum.
Hemen silkinip kendime geliyorum, bembeyaz halılarımı tekrar odama seriyorum, simli güzellerimi ikinci bir emre kadar üzülerek topluyor ve depoya koyuyorum :(( Ühühüüühü.
Uymadı odamaaa :(( ühühüü ühüüü
Önce iki tane beyaz kocaman halı aldım. Salonuma koydum. Bir Antep geleneğini yıkıp oturma odası yapmayı reddeden biri olarak, salonuma kocaman bir kütüphane kurdum (yıllardır hayal ettiğim gibi). İkea'dan alınmış masif ahşap siyah kitaplıklarımla. İstanbul'dan ayrılmadan yaptığım son alışverişler.
Bir de beyaz kanepem. Kocaman. Tüüm salonu dolduran u şeklindeki kanepem. Üzerinde otur yat kıvrıl sarıl dolan yuvarlan misafir ağırla. o kadar kocaman.
Bu ikisi birleşinde Antiantep bir dekorasyon oluyor haliyle. Salonda L kanepe olmazmış, oturma odasında olurmuş. Peh.
Salonda kitaplığın ne işi varmış. Peh.
Ama ama şimdi aldığım halı tam Antep işi: Simli. Ühüüü.
Ama
Ama
ben bu simli halıyı çok sevdim. Ben de mi artık Antepliyim?
Böyle parlak, simli, kocaman çiçekleri olan halılarımı okşayıp sevmek istiyorum.
Sırf onlara uysun diye yeni bir koltuk takımı masa vs. alıp yeniden salon döşemek istiyorum.
Ben galiba benlikten çıkıyorum.
Hemen silkinip kendime geliyorum, bembeyaz halılarımı tekrar odama seriyorum, simli güzellerimi ikinci bir emre kadar üzülerek topluyor ve depoya koyuyorum :(( Ühühüüühü.
Kimse okumazsa ben okurum*
*Tüm yazılarını okuduğum yazar Ayşe Arman'ın kitabı.
Bu yazıya böyle başlamamın nedeni, artık bloğumun tamamen bir günlük havasına bürünüp, benim iç seslerimin iç hesaplaşmalarını paylaşma arenası haline gelmiş olması oldu.
Eskiden, ben gençkene, insanlara yararı olacak şeyler yazardım, okur faydalanırlardı. Bebelerini uyutmayı, büyütmeyi, ne bileyim bebeleriyle gidebilecekleri yerleri falan öğrenirlerdi. Ama cicim, artık, ben benden geçtim, yaza yaza yaz geldi, ama güneş doğmadı gitti, benim depresyonum da geçmedi gitti.
Agnucaston'u da bırakıyorum, hiiiiç bi faydası olmadı PMS'ime, hatta ağlama krizim o kadar şiddetli idi ki, kendini materyalist olarak tanıtan arkadaşım bile, saçımı okşayıp burnumu silmem için mendil verdi. İşte sevgili okur, o kadar kötü görünüyordum sen anla.
Sonracıma, gene to do list'Ler hazırladım, gene kararlar verdim, sanki 20 yıldır uygulayabilmişim gibi (hatta daha uzundur) gene uygulayacağımdan emin olarak.
Hem de hiç şüphem olmadan.
Ayda bir mi desem, iki ayda bir mi desem, yaparım ben bu listeleri:
Yogaya dön
Artık diyete başla
Kararlı ol, X'i arama. O seni arayana kadar arama
...
Bıt bıt bıt yapma, bıt bıt bıtı yap.
Spora başla
Ders çalış
Yarım makalelerini bitir.
Şöyle de birşey var, bu to do list nerdeyse yıllardır aynı. yıllardır hep aynı şeyleri planlayıp aynı şeyleri yapamamışım. Ne komik. Her yıl sadece birini bile yapsam olurmuş aslında.
Beş yıl önce yüzüncü kez yazmaya başlayıp ikinci sayfada bıraktığım günlüğüm dün elime geçti, gene aynı şeyleri yazmışım.
Ne sıkıcı tekdüze hayatım var sanki. Dolap beygiri gibi, dön dur.
Kararlar ver, planlar yap. To do listeni yaz, görebileceğin bi yere as.
Böyle biri ol. Şöyle biri olma.
Şunlarla görüşme.
Şunları arama.
Yok yok. Ben anladım. Can çıkar huy çıkmaz kardeşim, buysa bu.
Bu arada not: Cizre ya da Şırnak yerine Antep'e gelmiş olmamızın bana verdiği sınırsız coşku ve haz geçti (demek ki ömrü 6 aymış), öforim yerini hüzne, gülümseyerek sevgi kelebeği şeklinde dolaşmalarım yerini asık surata bıraktı, doink doink çanları çaldı. Evet, varsa eğer sevenlerime duyrulur. İstanbul'u istiyorum gözlerim kapalı.
Bu yazıya böyle başlamamın nedeni, artık bloğumun tamamen bir günlük havasına bürünüp, benim iç seslerimin iç hesaplaşmalarını paylaşma arenası haline gelmiş olması oldu.
Eskiden, ben gençkene, insanlara yararı olacak şeyler yazardım, okur faydalanırlardı. Bebelerini uyutmayı, büyütmeyi, ne bileyim bebeleriyle gidebilecekleri yerleri falan öğrenirlerdi. Ama cicim, artık, ben benden geçtim, yaza yaza yaz geldi, ama güneş doğmadı gitti, benim depresyonum da geçmedi gitti.
Agnucaston'u da bırakıyorum, hiiiiç bi faydası olmadı PMS'ime, hatta ağlama krizim o kadar şiddetli idi ki, kendini materyalist olarak tanıtan arkadaşım bile, saçımı okşayıp burnumu silmem için mendil verdi. İşte sevgili okur, o kadar kötü görünüyordum sen anla.
Sonracıma, gene to do list'Ler hazırladım, gene kararlar verdim, sanki 20 yıldır uygulayabilmişim gibi (hatta daha uzundur) gene uygulayacağımdan emin olarak.
Hem de hiç şüphem olmadan.
Ayda bir mi desem, iki ayda bir mi desem, yaparım ben bu listeleri:
Yogaya dön
Artık diyete başla
Kararlı ol, X'i arama. O seni arayana kadar arama
...
Bıt bıt bıt yapma, bıt bıt bıtı yap.
Spora başla
Ders çalış
Yarım makalelerini bitir.
Şöyle de birşey var, bu to do list nerdeyse yıllardır aynı. yıllardır hep aynı şeyleri planlayıp aynı şeyleri yapamamışım. Ne komik. Her yıl sadece birini bile yapsam olurmuş aslında.
Beş yıl önce yüzüncü kez yazmaya başlayıp ikinci sayfada bıraktığım günlüğüm dün elime geçti, gene aynı şeyleri yazmışım.
Ne sıkıcı tekdüze hayatım var sanki. Dolap beygiri gibi, dön dur.
Kararlar ver, planlar yap. To do listeni yaz, görebileceğin bi yere as.
Böyle biri ol. Şöyle biri olma.
Şunlarla görüşme.
Şunları arama.
Yok yok. Ben anladım. Can çıkar huy çıkmaz kardeşim, buysa bu.
Bu arada not: Cizre ya da Şırnak yerine Antep'e gelmiş olmamızın bana verdiği sınırsız coşku ve haz geçti (demek ki ömrü 6 aymış), öforim yerini hüzne, gülümseyerek sevgi kelebeği şeklinde dolaşmalarım yerini asık surata bıraktı, doink doink çanları çaldı. Evet, varsa eğer sevenlerime duyrulur. İstanbul'u istiyorum gözlerim kapalı.
24 Nisan 2011
Böyle iyiyim çocuk istemiyorum
Evet haklısınız, çocuğu kim ne yapsın? Çocuk insana yük. Ayağına bağ. Bak mutfak masasına aldığım yeni örtü yeşil boya olmuş, oyun hamuru mu parmak boyası mı ne?
Bu güzel haftasonunda da, çocuklar üşümesin diye eve hapsolduk. Oysa sevgilimle çıksak gezsek, alışveriş yapsak, sinemaya falan gitsek ne iyi olmaz mıydı hakkaten?
Kızımı buz patenine götürmek için o kalabalığın içine gireceğime alışveriş merkezine, çıkıp alışveriş yapardım. Onu eğlendireceğime kendim eğlenirdim.
Değil mi?
Yemek yapmayı sevmediğim halde yorgun argın yemek yapmakla uğraşacağıma bi pizza söylerdik, ooh, televizyonun karşısında keyfimize bakardık, değil mi? Çocuk kanallarını izleyeceğimize romantik bi film açar karşısında gerine gerine izlerdik..
Haklısın dün bana ben çocuk istemiyorum böyle iyiyim diyen arkadaş.
Pes etmekte de haklısın. Çocuk da neymiş ki? Üstelik olmuyor diye uğraş dur.. Biz hiç uğraşmadık, seviştik oldu.
Yaa..
Pes etmek kolay di mi? Ne çok neden var çocuk yapmamak için hem de bak. Düzenini boz, yaşamını altüst et, bisürü de masraf ne gerek var?
İki kere tüp bebek yaptırdın tutmadı diye pes et.
Biz hiç uğraşmadık ne de olsa.
Ama şunu da unutma:
O minik, minicik bebeğin büyüyüp de ayağa kalkıp da,
annesini ne kadar seviyor diye sorduğunda
kollarını kocaman iki yana uzatıp sonra da koşup koşup kucağına atlayınca
Sonra dört yaşındaki minik kalbin
bigün sana bakıp
durduk yerde, öylesine
"iyi ki varsın annecim, iyi ki benim annemsin" deyince,
biliyor musun arkadaşım, zaman durur. Herşey geçer. Uykusuz geceler de, kulağından gitmeyen ağlama sesleri de, masraflar da, yaşadığın zorluklar da,
hepsi geçer unutulur.
O minicik eller sana sarılınca
Sadece aşk kalır biliyor musun, hem de gerçek, saf, berrak aşk. Ömrü üç yıl değil, bir ömür süren aşk.
Bunu da başka biryerden bulamazsın, bilesin.
Bu güzel haftasonunda da, çocuklar üşümesin diye eve hapsolduk. Oysa sevgilimle çıksak gezsek, alışveriş yapsak, sinemaya falan gitsek ne iyi olmaz mıydı hakkaten?
Kızımı buz patenine götürmek için o kalabalığın içine gireceğime alışveriş merkezine, çıkıp alışveriş yapardım. Onu eğlendireceğime kendim eğlenirdim.
Değil mi?
Yemek yapmayı sevmediğim halde yorgun argın yemek yapmakla uğraşacağıma bi pizza söylerdik, ooh, televizyonun karşısında keyfimize bakardık, değil mi? Çocuk kanallarını izleyeceğimize romantik bi film açar karşısında gerine gerine izlerdik..
Haklısın dün bana ben çocuk istemiyorum böyle iyiyim diyen arkadaş.
Pes etmekte de haklısın. Çocuk da neymiş ki? Üstelik olmuyor diye uğraş dur.. Biz hiç uğraşmadık, seviştik oldu.
Yaa..
Pes etmek kolay di mi? Ne çok neden var çocuk yapmamak için hem de bak. Düzenini boz, yaşamını altüst et, bisürü de masraf ne gerek var?
İki kere tüp bebek yaptırdın tutmadı diye pes et.
Biz hiç uğraşmadık ne de olsa.
Ama şunu da unutma:
O minik, minicik bebeğin büyüyüp de ayağa kalkıp da,
annesini ne kadar seviyor diye sorduğunda
kollarını kocaman iki yana uzatıp sonra da koşup koşup kucağına atlayınca
Sonra dört yaşındaki minik kalbin
bigün sana bakıp
durduk yerde, öylesine
"iyi ki varsın annecim, iyi ki benim annemsin" deyince,
biliyor musun arkadaşım, zaman durur. Herşey geçer. Uykusuz geceler de, kulağından gitmeyen ağlama sesleri de, masraflar da, yaşadığın zorluklar da,
hepsi geçer unutulur.
O minicik eller sana sarılınca
Sadece aşk kalır biliyor musun, hem de gerçek, saf, berrak aşk. Ömrü üç yıl değil, bir ömür süren aşk.
Bunu da başka biryerden bulamazsın, bilesin.
22 Nisan 2011
Depresyon dozu fazla gelebilir, hazır değilseniz okumayınız
Aslında sorun şu ki.. Ben hayatımı arkadaş biriktirmeye adamış birisi olarak..
Geride bıraktıklarımı çok arıyorum. Gerçekten.
Materyalist biri olduğumu söyleyemem. Sevgi üzerine kurmaya çalışırım ilişkilerimi. Mesela, Mine ve Hasniye, rüyamda sizi gördüm sabaha karşı. Hasniye'nin minicik scooter'ında üçümüz işe gitmeye çalışıyorduk. Aynı yerdeki işimize.
Aynı yerde.
İnsan sevdiği, anlaştığı, akşam çatkapı evine gittiği, çocuklarını alıp parka gittiği, doğumgünlerini birlikte kutladığı, iş çıkışı alışveriş merkezine gittiği çalışma arkadaşlarına ihtiyaç duymaz mı?
Ya da yaşam arkadaşlarına, evi uzak diye seyrek görüşebilse bile?
Burada sorun şu ki, herkes geçici. Herkes gidici.
Benim kafama uyan herkes biryerlere kapağı atma peşinde. Herkes mecburen gelmiş (mecburi hizmet) ve gün sayıyor bitsin diye. Şehir olmasa bile hastane değiştiriyorlar, özele gidiyorlar. Yedi aydır kime alışsam gidiyor. Kiminle kafam uyuşsa ayrılıyor.
En son dün beraber iş çıkışı paten kaydığımız, kahve içip sonra bowling oynadığımız, içimden neyse nihayet birileriyle uyuşuyoruz burda dediğim arkadaşlarımızın da tayin istediğini öğrendim.
Buradaki taktiğin böyle olduğunu söyledi sonra Özlem. Kimseye bağlanma. Kimseyle takılma fazla. Kocanla çocuklarınla gün doldur, bitince de çek git dedi.
O da en çok çatkapı arkadaşlarını özlüyormuş.
Yalnız olmadığımı bilmek neden(se) yalnızlığımı hafifletmiyor..
Evet gene premensim. Evet ne olmuş yani.. Bloğum bir depresyon günlüğüne döndü.
İstanbul'da depresyon yaşamadığımdan mı? Ayın iki günü, kendimi böyle hissettiğimde elimden tutacak kimselerim olduğundan mı orda böyle gelmezdi.
Dün hastanede saçma sapan şeylere ağlarken, bana bi peçete uzatan arkadaşımın da hastaneden ayrılmasına sadece iki hafta kaldığını düşünüp biraz da ona ağladım.
Dün üç kişi bana antidepresan başlamamı söyledi. İkisi doktor biri arkadaşım olarak. Hayır başlamayacağım. Geçecek bunlar biliyorum. Herşey bu sürecin bir parçası.
35 senemi kendimi tanımaya adadım ben, tanıyorum evet, bunlar da geçer. Hayır uyku sorunum falan yok, sabahları 4te uyanmıyorum. Hayır daha yoğun yerlerde de çalıştım, toparlarım. Hepsi geçer.
Artık çocuklarımın ikisini de alıp alışveriş merkezine gidebiliyorum, yakında Hico bize taşınıyor, hastanede işler yoluna girecek elbet, hep böyle karışık olmayacak ya.
Kafam da hep böyle karışık olmayacak ya. Hep böyle yorgun olmayacağım ya.
Bunları bana kimse söylemiyor madem ben söylerim napayım.
Geride bıraktıklarımı çok arıyorum. Gerçekten.
Materyalist biri olduğumu söyleyemem. Sevgi üzerine kurmaya çalışırım ilişkilerimi. Mesela, Mine ve Hasniye, rüyamda sizi gördüm sabaha karşı. Hasniye'nin minicik scooter'ında üçümüz işe gitmeye çalışıyorduk. Aynı yerdeki işimize.
Aynı yerde.
İnsan sevdiği, anlaştığı, akşam çatkapı evine gittiği, çocuklarını alıp parka gittiği, doğumgünlerini birlikte kutladığı, iş çıkışı alışveriş merkezine gittiği çalışma arkadaşlarına ihtiyaç duymaz mı?
Ya da yaşam arkadaşlarına, evi uzak diye seyrek görüşebilse bile?
Burada sorun şu ki, herkes geçici. Herkes gidici.
Benim kafama uyan herkes biryerlere kapağı atma peşinde. Herkes mecburen gelmiş (mecburi hizmet) ve gün sayıyor bitsin diye. Şehir olmasa bile hastane değiştiriyorlar, özele gidiyorlar. Yedi aydır kime alışsam gidiyor. Kiminle kafam uyuşsa ayrılıyor.
En son dün beraber iş çıkışı paten kaydığımız, kahve içip sonra bowling oynadığımız, içimden neyse nihayet birileriyle uyuşuyoruz burda dediğim arkadaşlarımızın da tayin istediğini öğrendim.
Buradaki taktiğin böyle olduğunu söyledi sonra Özlem. Kimseye bağlanma. Kimseyle takılma fazla. Kocanla çocuklarınla gün doldur, bitince de çek git dedi.
O da en çok çatkapı arkadaşlarını özlüyormuş.
Yalnız olmadığımı bilmek neden(se) yalnızlığımı hafifletmiyor..
Evet gene premensim. Evet ne olmuş yani.. Bloğum bir depresyon günlüğüne döndü.
İstanbul'da depresyon yaşamadığımdan mı? Ayın iki günü, kendimi böyle hissettiğimde elimden tutacak kimselerim olduğundan mı orda böyle gelmezdi.
Dün hastanede saçma sapan şeylere ağlarken, bana bi peçete uzatan arkadaşımın da hastaneden ayrılmasına sadece iki hafta kaldığını düşünüp biraz da ona ağladım.
Dün üç kişi bana antidepresan başlamamı söyledi. İkisi doktor biri arkadaşım olarak. Hayır başlamayacağım. Geçecek bunlar biliyorum. Herşey bu sürecin bir parçası.
35 senemi kendimi tanımaya adadım ben, tanıyorum evet, bunlar da geçer. Hayır uyku sorunum falan yok, sabahları 4te uyanmıyorum. Hayır daha yoğun yerlerde de çalıştım, toparlarım. Hepsi geçer.
Artık çocuklarımın ikisini de alıp alışveriş merkezine gidebiliyorum, yakında Hico bize taşınıyor, hastanede işler yoluna girecek elbet, hep böyle karışık olmayacak ya.
Kafam da hep böyle karışık olmayacak ya. Hep böyle yorgun olmayacağım ya.
Bunları bana kimse söylemiyor madem ben söylerim napayım.
18 Nisan 2011
Evimde sabah kahvesi
Ohh nefis.
Kendi evimde kendi fincanımla kendi istediğim saatte.
Evimde.
İnsana neresi ev, neresi yuva? Ben anladım, çocuklarının yanı yuva.
Dün yaşadığım güzel haftasonu endorfin depolarımı doldurdu. Sabah bebeklerimle uzuun kahvaltı, öğlene kadar evde tembellik, ohh miss gibi banyo, temiz bebekler, öğlen Damla hanımla buzpateni, ardından termosta harika çayla çocuk parkında mola. Kumlarda yuvarlana yuvarlana oyun. Sohbet.
Akşam yemeği evde, nefis. Bebeklerim uyuduktan sonra gelen dostlarla gece yarısına kadar kahve çay kahkaha sohbet nefis.
Sevgilim sen eksiktin ama aslında içimizdeydin, çabuk dön, çok özledik. Her anlamda çok özledik. Hem yanımızda olmanı hem evimizde olmanı hem burada olmanı.
Bi de bişey var ki..
Olursa nefis olur (tereddütlerimi atana kadar yazmayacağım da, acabalarım geçince - iyi mi ettim kötü mü, az mı çok mu'larım geçince -)
nefis olucak, nefis...
Oh oh miss. Maşallah. Aa, şimdi farkettim, Damla dün hiç ağlama krizi geçirmedi. Aaa, ne iyi. Ona da maşallah.
Kendi evimde kendi fincanımla kendi istediğim saatte.
Evimde.
İnsana neresi ev, neresi yuva? Ben anladım, çocuklarının yanı yuva.
Dün yaşadığım güzel haftasonu endorfin depolarımı doldurdu. Sabah bebeklerimle uzuun kahvaltı, öğlene kadar evde tembellik, ohh miss gibi banyo, temiz bebekler, öğlen Damla hanımla buzpateni, ardından termosta harika çayla çocuk parkında mola. Kumlarda yuvarlana yuvarlana oyun. Sohbet.
Akşam yemeği evde, nefis. Bebeklerim uyuduktan sonra gelen dostlarla gece yarısına kadar kahve çay kahkaha sohbet nefis.
Sevgilim sen eksiktin ama aslında içimizdeydin, çabuk dön, çok özledik. Her anlamda çok özledik. Hem yanımızda olmanı hem evimizde olmanı hem burada olmanı.
Bi de bişey var ki..
Olursa nefis olur (tereddütlerimi atana kadar yazmayacağım da, acabalarım geçince - iyi mi ettim kötü mü, az mı çok mu'larım geçince -)
nefis olucak, nefis...
Oh oh miss. Maşallah. Aa, şimdi farkettim, Damla dün hiç ağlama krizi geçirmedi. Aaa, ne iyi. Ona da maşallah.
8 Nisan 2011
İstanbul'da misafir olmak
İstanbul... Boğaz manzaralı otel odamda, sabah uyandığım an gözümü açtığımda ilk gördüğüm şey bir vapur.. Başımı yataktan doğrultmadan bile. Biraz kalkınca bütün boğaz ayaklarımın altında, karşımda Topkapı Sarayı, ağaçlar martılar ve göz alabildiğine su.
İstanbul'un en konforlu yataklarından birinde uyuyorum. Elimin altında aradığım (ve aramadığım) her şey hazır. Kahvemi içerken İstanbul'a, Boğaz'a, Dolmabahçe sarayına bakıyorum. Acıkınca bi taksiye atlayıp Taksim'e gidiyorum iki dakikada, Sofyalı senin Otto benim.
Bu mu yaşam? Bu benim bir iş seyahati için kurduğum sanal yaşam. Burada yaşadığım on sene boyunca kaç kere Boğaz'a nazır sabaha kahvesi içmişliğim var? On kez?
Bu şehirden beni okuyanlar, söyler misiniz kaçınız bu şehri böyle yaşıyor? Kaçınız benim eskiden yaşadığım gibi kaçarak yorularak bıkarak yaşıyor?
Bir de şu var ki, şart da değil diyebilirsiniz.. Bu lükse kaçıyor, illa deniz kıyısında mı yaşamalı, ben de kendime soruyorum, yıllarca sordum. Düşününce, Antep'ten fazlası ne ki bu şehrin suyu dışında?
Arada bir alışverişe, tarih-kültür turuna, gezmeye gelsek.. Onun dışında uzaktaki sevgili gibi özlesek İstanbul'u, gelince daha çok sevinsek.. Her evden çıktığımızda trafiğe, kalabalığa söylenmeden işimize gideceğimiz, daha ucuza alışveriş edeceğimiz, herşeyin bedelinin yüksek olmadığı, stresin daha az olduğu küçük şehrimizde daha sakin daha stabil bir yaşam sürsek.. Of çok uzak orası şimdi dediğimiz en uzak yere on dakikada gidebilmenin keyfini çıkarsak.
Yoksa küçük şehir bizim ufkumuzu daraltıyor, görüş açımızı kısıtlıyor, önümüzü görmemizi mi engelliyor....
Ben kendimi kandırıyorum di mi. Ben İstanbul'dan başka yerde yaşayamam di mi.
Ben gene kaşınıyorum di mi.
İstanbul'un en konforlu yataklarından birinde uyuyorum. Elimin altında aradığım (ve aramadığım) her şey hazır. Kahvemi içerken İstanbul'a, Boğaz'a, Dolmabahçe sarayına bakıyorum. Acıkınca bi taksiye atlayıp Taksim'e gidiyorum iki dakikada, Sofyalı senin Otto benim.
Bu mu yaşam? Bu benim bir iş seyahati için kurduğum sanal yaşam. Burada yaşadığım on sene boyunca kaç kere Boğaz'a nazır sabaha kahvesi içmişliğim var? On kez?
Bu şehirden beni okuyanlar, söyler misiniz kaçınız bu şehri böyle yaşıyor? Kaçınız benim eskiden yaşadığım gibi kaçarak yorularak bıkarak yaşıyor?
Bir de şu var ki, şart da değil diyebilirsiniz.. Bu lükse kaçıyor, illa deniz kıyısında mı yaşamalı, ben de kendime soruyorum, yıllarca sordum. Düşününce, Antep'ten fazlası ne ki bu şehrin suyu dışında?
Arada bir alışverişe, tarih-kültür turuna, gezmeye gelsek.. Onun dışında uzaktaki sevgili gibi özlesek İstanbul'u, gelince daha çok sevinsek.. Her evden çıktığımızda trafiğe, kalabalığa söylenmeden işimize gideceğimiz, daha ucuza alışveriş edeceğimiz, herşeyin bedelinin yüksek olmadığı, stresin daha az olduğu küçük şehrimizde daha sakin daha stabil bir yaşam sürsek.. Of çok uzak orası şimdi dediğimiz en uzak yere on dakikada gidebilmenin keyfini çıkarsak.
Yoksa küçük şehir bizim ufkumuzu daraltıyor, görüş açımızı kısıtlıyor, önümüzü görmemizi mi engelliyor....
Ben kendimi kandırıyorum di mi. Ben İstanbul'dan başka yerde yaşayamam di mi.
Ben gene kaşınıyorum di mi.
6 Nisan 2011
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün hatalarım
Öğünmem bu yüzden
Bu yüzden kendimi
Özel önemli zannetmem.
Bir arkadaşım (şimdi yabancım) demişti ki, "kendini ve yaptıklarını çok önemseme." O zaman aldırmamıştım, önemliyim sanmıştım.
Büyüdükçe anlıyorum ne kadar küçük olduğumu, ne çok hata yaptığımı, çoook uzun bir cümlenin sonunda başında ya da ortasında yer almamın (benden başka) hiçkimse için aslında çok da önemli olmadığını.
Sezen Aksu da tahminen benim yaşlarımda farketmiştir, bu şarkıyı yazmıştır.
Şimdi her dinleyişimde, ben yazmışım ben demişim bunları sanıyorum.
Dinlesenize bir,
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün saçmalamam
Yenilmem bu yüzden
Bu yüzden kendime hala güvensizliğim.
Öyle. Çevremde kendime olan güveniyle meşhur ben, aslında bir baktım da, ne kadar az güveniyormuşum kendime. Kendi başıma kaldığımda fark ettim. Kendimi dinleyince sorunca sorgulayınca anladım. Neredeyim dedim, cümlenin neresinde? Cümlemin neresinde?
Ne kadar az yol almışım
Ne kadar az
Yolun başındaymışım meğer
Başında... keşke öyle olsa. Yolu ortalayıp biyere gidememiş olduğumu düşünme modundayım desem daha doğru olacak. Parmağımdaki minik taşlı pırlanta yüzük gibi mesela.. Ha 350 dolara alınmış olsun ha 3500 dolara. Satmak istesem 150 dolar veren çıkacak mı? Minik taşlı neye göre minik? Kocaman mı? Neye göre kocaman?
Yaptıklarımıza göre mi büyüğüz? Başardıklarımıza göre mi? Neyi başardık.. ne yaptık.. neredeyiz? Hala hatalar yapmıyor muyuz? Hala övünmüyor muyuz, lüzumsuz? Gurur yapmıyor muyuz? Ben yapıyorum, pişman olacağım şeyler de yapıyorum, üzüleceğim şeyler de.
Kim imza atmaz Sezen'in cümlelerine?
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün korkularım
Gururum bu yüzden
Bu yüzden çocuk gibi korunmasızlığım
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden sonsuz endişem
Savunmam bu yüzden
Bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem..
NOT: Bütün bu ruh haline girmemin nedeni gerçekten kilo vermeye çalışırken 2 kilo alışım olabilir mi? Ya da premenstrüel sendromumu geçirsin diye kullanmaya başladığım Agnucaston beni bir ay süren kesintisiz bir premenstrüel sendroma mı soktu? Var mı bir bildiği olan, bi çaresi? İmdat.
NOT2: İstanbul yolcusu kalmasın.
Bu yüzden bütün hatalarım
Öğünmem bu yüzden
Bu yüzden kendimi
Özel önemli zannetmem.
Bir arkadaşım (şimdi yabancım) demişti ki, "kendini ve yaptıklarını çok önemseme." O zaman aldırmamıştım, önemliyim sanmıştım.
Büyüdükçe anlıyorum ne kadar küçük olduğumu, ne çok hata yaptığımı, çoook uzun bir cümlenin sonunda başında ya da ortasında yer almamın (benden başka) hiçkimse için aslında çok da önemli olmadığını.
Sezen Aksu da tahminen benim yaşlarımda farketmiştir, bu şarkıyı yazmıştır.
Şimdi her dinleyişimde, ben yazmışım ben demişim bunları sanıyorum.
Dinlesenize bir,
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün saçmalamam
Yenilmem bu yüzden
Bu yüzden kendime hala güvensizliğim.
Öyle. Çevremde kendime olan güveniyle meşhur ben, aslında bir baktım da, ne kadar az güveniyormuşum kendime. Kendi başıma kaldığımda fark ettim. Kendimi dinleyince sorunca sorgulayınca anladım. Neredeyim dedim, cümlenin neresinde? Cümlemin neresinde?
Ne kadar az yol almışım
Ne kadar az
Yolun başındaymışım meğer
Başında... keşke öyle olsa. Yolu ortalayıp biyere gidememiş olduğumu düşünme modundayım desem daha doğru olacak. Parmağımdaki minik taşlı pırlanta yüzük gibi mesela.. Ha 350 dolara alınmış olsun ha 3500 dolara. Satmak istesem 150 dolar veren çıkacak mı? Minik taşlı neye göre minik? Kocaman mı? Neye göre kocaman?
Yaptıklarımıza göre mi büyüğüz? Başardıklarımıza göre mi? Neyi başardık.. ne yaptık.. neredeyiz? Hala hatalar yapmıyor muyuz? Hala övünmüyor muyuz, lüzumsuz? Gurur yapmıyor muyuz? Ben yapıyorum, pişman olacağım şeyler de yapıyorum, üzüleceğim şeyler de.
Kim imza atmaz Sezen'in cümlelerine?
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün korkularım
Gururum bu yüzden
Bu yüzden çocuk gibi korunmasızlığım
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden sonsuz endişem
Savunmam bu yüzden
Bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem..
NOT: Bütün bu ruh haline girmemin nedeni gerçekten kilo vermeye çalışırken 2 kilo alışım olabilir mi? Ya da premenstrüel sendromumu geçirsin diye kullanmaya başladığım Agnucaston beni bir ay süren kesintisiz bir premenstrüel sendroma mı soktu? Var mı bir bildiği olan, bi çaresi? İmdat.
NOT2: İstanbul yolcusu kalmasın.
4 Nisan 2011
Yalnızlık nedir nerededir?
İnsanın içindedir. Ara ara çıkıp ortaya, boğar, basar. Yalnızlık basar, evet.
Mesela, fiziksel olarak 150 kişilik bir kalabalığın ortasında olabilirsiniz, ya da evde tek başınıza. Kocaman bir alışveriş merkezinde ya da bomboş bir hastane odasında olabilirsiniz. İçinizdeki yalnızlık canavarı günündeyse, gelir sinsice, çıkar kutusundan, basar. Gelir kalbinizin ortasına çökelek peyniri gibi oturur. Başlar kalbinize elindeki buz aküsüyle basmaya. Aslında ben genelde sıcak bir taş gibi oturur sanırdım, ama okuduğum bir kitapta yazan bir cümle üzerine farkettim ki, soğuk soğuk basıyor yalnızlık.
Mesela, gelmesin diye ses istersiniz çevrenizde, walkman takar, arabanın radyosunu sonuna kadar açar ya da bilgisayarınızdan bi müzik kanalı bulursunuz. Farketmez, müzik daha da bastırır, kapatırsınız..
Sizi kurcalar yalnızlık böceği, eski defterleri açtırır, daha önce atlattığınız iç sıkıntılarını, pişmanlıkları, çoktan af dilediğiniz, ya da çoktan tövbe ettiğiniz hatalarınızı günahlarınızı ısıtıp ısıtıp önünüze koyar. Ben buna doymuştum deseniz de, bi bakarsınız sıcacık. Sanki dün yaşamış daha henüz pişman olmuşsunuz gibi. Yeniden üzülmek istersiniz, sanki bu olaya üzülüp bitirmemişsiniz gibi. Kaşımak istersiniz, ama ben bunları daha yeni küllendirmiştim diyekalırsınız.
Gerçekten yalnızsınızdır ya da, bunun tadını çıkarmak isterken, yalnızlık böceği gelir bu sefer saçlarınızın arasında dolaşır, kaşır kaşır kafanızı.. Neden yalnızsın, sevenlerin nerede, sevdiklerin nerde, neden telefonun hiç çalmıyor, bu koca şehirde kimsen yok mu, neden kimse arayıp sormuyor seni, neredeler? Yalnızsın işte yalnız, diye ensenizde boza pişirir. Aslında yalnız olmayı ben seçmiştim, çalışmalıyım biraz zamana ve sessizliğe ihtiyacım var demek istersiniz. Diyemezsiniz, yalnızlık böceklerinin tıkırdamasından kafanız karışır. Yoksa istemiyor muyum tek başına olmayı diye sorarsınız.
Bazen kuvvetle karşılarız bütün bu olanları da, bazen, hormonların mı etkisiyle, neyin etkisiyle, karşılayacak gücümüz olmaz. Bazen hayatı bile yaşayacak taşıyacak gücümüz olmaz. Sadece durmak uyumak isteriz. Bu günlerde daha da gelir yalnızlık, girer içimize, gezinir derimizin altında kaşıya kaşıya. Bak işte, gördün mü, tam da seni anlayacak birilerine ihtiyacın varken nerdeler diye sorar da sorar.
Benim bitek bana ihtiyacım var, önce kendimi affetmeliyim, kendimle olmalı, kendimi sevmeli, kendimle kalmalıyım demek istersiniz, sesiniz duyulmasın diye davul çalar kafanızın içinde.
İşte, bazen, yalnızlık sizi hiç anlamaz. Size sormaz. Ben geldim, sen beni istememelisin, ben burda fazlayım ama senin kaderinim ve gitmeye niyetim yok der.
Bişey diyemezsiniz.
Öyle olmaz mı?
Mesela, fiziksel olarak 150 kişilik bir kalabalığın ortasında olabilirsiniz, ya da evde tek başınıza. Kocaman bir alışveriş merkezinde ya da bomboş bir hastane odasında olabilirsiniz. İçinizdeki yalnızlık canavarı günündeyse, gelir sinsice, çıkar kutusundan, basar. Gelir kalbinizin ortasına çökelek peyniri gibi oturur. Başlar kalbinize elindeki buz aküsüyle basmaya. Aslında ben genelde sıcak bir taş gibi oturur sanırdım, ama okuduğum bir kitapta yazan bir cümle üzerine farkettim ki, soğuk soğuk basıyor yalnızlık.
Mesela, gelmesin diye ses istersiniz çevrenizde, walkman takar, arabanın radyosunu sonuna kadar açar ya da bilgisayarınızdan bi müzik kanalı bulursunuz. Farketmez, müzik daha da bastırır, kapatırsınız..
Sizi kurcalar yalnızlık böceği, eski defterleri açtırır, daha önce atlattığınız iç sıkıntılarını, pişmanlıkları, çoktan af dilediğiniz, ya da çoktan tövbe ettiğiniz hatalarınızı günahlarınızı ısıtıp ısıtıp önünüze koyar. Ben buna doymuştum deseniz de, bi bakarsınız sıcacık. Sanki dün yaşamış daha henüz pişman olmuşsunuz gibi. Yeniden üzülmek istersiniz, sanki bu olaya üzülüp bitirmemişsiniz gibi. Kaşımak istersiniz, ama ben bunları daha yeni küllendirmiştim diyekalırsınız.
Gerçekten yalnızsınızdır ya da, bunun tadını çıkarmak isterken, yalnızlık böceği gelir bu sefer saçlarınızın arasında dolaşır, kaşır kaşır kafanızı.. Neden yalnızsın, sevenlerin nerede, sevdiklerin nerde, neden telefonun hiç çalmıyor, bu koca şehirde kimsen yok mu, neden kimse arayıp sormuyor seni, neredeler? Yalnızsın işte yalnız, diye ensenizde boza pişirir. Aslında yalnız olmayı ben seçmiştim, çalışmalıyım biraz zamana ve sessizliğe ihtiyacım var demek istersiniz. Diyemezsiniz, yalnızlık böceklerinin tıkırdamasından kafanız karışır. Yoksa istemiyor muyum tek başına olmayı diye sorarsınız.
Bazen kuvvetle karşılarız bütün bu olanları da, bazen, hormonların mı etkisiyle, neyin etkisiyle, karşılayacak gücümüz olmaz. Bazen hayatı bile yaşayacak taşıyacak gücümüz olmaz. Sadece durmak uyumak isteriz. Bu günlerde daha da gelir yalnızlık, girer içimize, gezinir derimizin altında kaşıya kaşıya. Bak işte, gördün mü, tam da seni anlayacak birilerine ihtiyacın varken nerdeler diye sorar da sorar.
Benim bitek bana ihtiyacım var, önce kendimi affetmeliyim, kendimle olmalı, kendimi sevmeli, kendimle kalmalıyım demek istersiniz, sesiniz duyulmasın diye davul çalar kafanızın içinde.
İşte, bazen, yalnızlık sizi hiç anlamaz. Size sormaz. Ben geldim, sen beni istememelisin, ben burda fazlayım ama senin kaderinim ve gitmeye niyetim yok der.
Bişey diyemezsiniz.
Öyle olmaz mı?
31 Mart 2011
Memleket neresi?
Memleket neresi?
Doğduğun yer mi? Doyduğun yer mi?
Benim memleketim neresi? Mesela, doğduğum, annemin de doğduğu, çocuklarımın da doğduğu yer mi? 10 sene yaşadığım yer mi? Yaşayamadan önce onlarca sene orada yaşamanın hayalini kurduğum yer mi? Gelin gittiğim, evlendiğim, ilk evim, ilk göz ağrımın olduğu, parasızlığı zenginliği, hastalığı doğumu, acıları tatlıları yaşadığım, trafiğe küfrettiğim, suyuna aşık olduğum, her uyandığım sabahına şükrettiğim, sonra kaçarcasına ayrıldığım yer mi? Annemi kardeşlerimi arkamda bırakıp ayrıldığım yer... Hayallerimin şehr-i İstanbul'u mu?
Mesela, büyüdüğüm, on sene yaşadığım, okuduğum, liseyi üniversiteyi bitirdiğim, sokaklarında yürüdüğüm, gençlik acılarını çektiğim,sonra aşık olup evlenmeye karar verdiğim yer mi? Adana mı?
Mesela, artık nice sonra bir hayat kurmaya karar verdiğimizde, bize artık acı çektiren sevgiliden, İstanbul'dan kaçma günü geldiğinde, devletin zorla gönderdiği, pılımızı pırtımızı toplayıp çoluğumuzu çocuğumuzu alıp göçtüğümüz, hiç kimseyi tanımadan hiçbir sokağını bilmeden, daha evvel hiç suyunu içmeden ekmeğini yemeden, daha evvel görmeden evimizi barkımızı alıp geldiğimiz yer mi? Hiç arkadaşımızın olmadığı, anlayanımızın dinleyenimizin eşimizin dostumuzun olmadığı, bebeklerimizi güveneceğimiz kimsenin olmadığı, dert ortağımız, karagün dostumuz, sevenimiz özleyenimiz hiç kimsenin olmadığı Antep mi? Gizlice yalnızlık çektiğimiz, gizlice üzüldüğümüz, buralarda iki başımıza kaldık diye hayıflandığımız ama kimse üzülmesin diye belli etmediğimiz, eğlenir gibi yaptığımız, annemizi evimizi özlemez gibi yaptığımız, bazen sinirlenip hırçınlaştığımız, ama yalnızlığı da içimize sindirmiş gibi göründüğümüz, hep gülümseyip "Burası çok güzelmiş nasılsa alışırız" dediğimiz yer mi?
Bunları, Adana'da, bir aylık bir kurs için geldiğim Adana'da, bugün 10 yıldır görmediğim bir arkadaşımla karşılaştığımdan beri düşünüyorum. Ankara'dan Adana'ya neden geri taşındıklarını anlatırken dediklerini düşünürken.. "Herkes buradaydı, evimiz barkımız arkadaşlarımız, geçmişimiz çevremiz buradaydı, annem babam buradaydı, memleket gibisi yoktu, toparlanıp döndük biz de..." deyince o...
Düşündüm de... Benim de buradaydı "herkes"im... Annem babam kardeşlerim, arkadaşlarım, evim okulum.. Hepsi buradaydı on yıl önce... Sonra sıfırdan yeni bir hayat kurduk, başka bir şehirde... Ailem de geldi, bizimle, evimizi sattık, yeni arkadaşlar biriktirdik orada. Oldu ama, biriktirdik. Baktık ki orası daha memleket oldu bize, teyzelerim kuzenlerim, arkadaşlarım, ailem çocuklarım, on yılda bir tek gün yalnızlık çekmedim. Bir tek gün nerden de geldik buraya demedim. Suyu gördükçe su gibi aktı gitti dertlerim tasalarım İstanbul'da.
Sonra geldim, dolandım durdum geçmişimi aradım Adana sokaklarında, izlerini bile bulamadım, unutmuşum.
Sokaklarım değişmiş, insanlarım değişmiş, bir Berna'm aynı kalmış evini açan bana, ama diyorlar ki ben değişmemişim, sonra bakıyorum ki ne çok kişi biriktirmişim burda da, bir hemşire "hatırladın mı beni", bir ameliyathane personeli "doktor hanım tanıdın mı beni sen öğrenciyken ben kantincinizdim", bir hocam "seni nasıl unuturum, nerelerdesin bir gün gel çayımı iç", eski arkadaşlarım "hiç değişmemişsin"....
Değişmemiş miyim? Hiç mi? Hiç.
Hoşgeldin geçmişim. Geçmemiş miydin sen? Çoktan?
Yahu hiç mi değişmemişim, yaşadım yılları, sevdim evlendim sen görmeyeli, çocuklar doğurdum, acılar ölümler tattım, kilolar aldım verdim, işler değiştirdim, uzman oldum.. Yaşadım yaşlandım.
Yok hiç değişmemişsin.
İşte bunu bulduğum Adana değil mi benim memleketim? Peki çocuklarımın memleketi neresi?
Peki benim? Geçmişimin yanı mı? Sevdiklerimin - sevenlerimin yanı mı? (Ben nasıl bir sevgi arsızıyım, hele bu aralar daha da nasıl, sevenim var mı hala, nerde varsa? Memleketimde mi?)
Benim memleketim neresi? Nerde yaşayacağım, nerde yaşlanacağım daha?
Doğduğun yer mi? Doyduğun yer mi?
Benim memleketim neresi? Mesela, doğduğum, annemin de doğduğu, çocuklarımın da doğduğu yer mi? 10 sene yaşadığım yer mi? Yaşayamadan önce onlarca sene orada yaşamanın hayalini kurduğum yer mi? Gelin gittiğim, evlendiğim, ilk evim, ilk göz ağrımın olduğu, parasızlığı zenginliği, hastalığı doğumu, acıları tatlıları yaşadığım, trafiğe küfrettiğim, suyuna aşık olduğum, her uyandığım sabahına şükrettiğim, sonra kaçarcasına ayrıldığım yer mi? Annemi kardeşlerimi arkamda bırakıp ayrıldığım yer... Hayallerimin şehr-i İstanbul'u mu?
Mesela, büyüdüğüm, on sene yaşadığım, okuduğum, liseyi üniversiteyi bitirdiğim, sokaklarında yürüdüğüm, gençlik acılarını çektiğim,sonra aşık olup evlenmeye karar verdiğim yer mi? Adana mı?
Mesela, artık nice sonra bir hayat kurmaya karar verdiğimizde, bize artık acı çektiren sevgiliden, İstanbul'dan kaçma günü geldiğinde, devletin zorla gönderdiği, pılımızı pırtımızı toplayıp çoluğumuzu çocuğumuzu alıp göçtüğümüz, hiç kimseyi tanımadan hiçbir sokağını bilmeden, daha evvel hiç suyunu içmeden ekmeğini yemeden, daha evvel görmeden evimizi barkımızı alıp geldiğimiz yer mi? Hiç arkadaşımızın olmadığı, anlayanımızın dinleyenimizin eşimizin dostumuzun olmadığı, bebeklerimizi güveneceğimiz kimsenin olmadığı, dert ortağımız, karagün dostumuz, sevenimiz özleyenimiz hiç kimsenin olmadığı Antep mi? Gizlice yalnızlık çektiğimiz, gizlice üzüldüğümüz, buralarda iki başımıza kaldık diye hayıflandığımız ama kimse üzülmesin diye belli etmediğimiz, eğlenir gibi yaptığımız, annemizi evimizi özlemez gibi yaptığımız, bazen sinirlenip hırçınlaştığımız, ama yalnızlığı da içimize sindirmiş gibi göründüğümüz, hep gülümseyip "Burası çok güzelmiş nasılsa alışırız" dediğimiz yer mi?
Bunları, Adana'da, bir aylık bir kurs için geldiğim Adana'da, bugün 10 yıldır görmediğim bir arkadaşımla karşılaştığımdan beri düşünüyorum. Ankara'dan Adana'ya neden geri taşındıklarını anlatırken dediklerini düşünürken.. "Herkes buradaydı, evimiz barkımız arkadaşlarımız, geçmişimiz çevremiz buradaydı, annem babam buradaydı, memleket gibisi yoktu, toparlanıp döndük biz de..." deyince o...
Düşündüm de... Benim de buradaydı "herkes"im... Annem babam kardeşlerim, arkadaşlarım, evim okulum.. Hepsi buradaydı on yıl önce... Sonra sıfırdan yeni bir hayat kurduk, başka bir şehirde... Ailem de geldi, bizimle, evimizi sattık, yeni arkadaşlar biriktirdik orada. Oldu ama, biriktirdik. Baktık ki orası daha memleket oldu bize, teyzelerim kuzenlerim, arkadaşlarım, ailem çocuklarım, on yılda bir tek gün yalnızlık çekmedim. Bir tek gün nerden de geldik buraya demedim. Suyu gördükçe su gibi aktı gitti dertlerim tasalarım İstanbul'da.
Sonra geldim, dolandım durdum geçmişimi aradım Adana sokaklarında, izlerini bile bulamadım, unutmuşum.
Sokaklarım değişmiş, insanlarım değişmiş, bir Berna'm aynı kalmış evini açan bana, ama diyorlar ki ben değişmemişim, sonra bakıyorum ki ne çok kişi biriktirmişim burda da, bir hemşire "hatırladın mı beni", bir ameliyathane personeli "doktor hanım tanıdın mı beni sen öğrenciyken ben kantincinizdim", bir hocam "seni nasıl unuturum, nerelerdesin bir gün gel çayımı iç", eski arkadaşlarım "hiç değişmemişsin"....
Değişmemiş miyim? Hiç mi? Hiç.
Hoşgeldin geçmişim. Geçmemiş miydin sen? Çoktan?
Yahu hiç mi değişmemişim, yaşadım yılları, sevdim evlendim sen görmeyeli, çocuklar doğurdum, acılar ölümler tattım, kilolar aldım verdim, işler değiştirdim, uzman oldum.. Yaşadım yaşlandım.
Yok hiç değişmemişsin.
İşte bunu bulduğum Adana değil mi benim memleketim? Peki çocuklarımın memleketi neresi?
Peki benim? Geçmişimin yanı mı? Sevdiklerimin - sevenlerimin yanı mı? (Ben nasıl bir sevgi arsızıyım, hele bu aralar daha da nasıl, sevenim var mı hala, nerde varsa? Memleketimde mi?)
Benim memleketim neresi? Nerde yaşayacağım, nerde yaşlanacağım daha?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)