Buyrun, ben

Buyrun, ben
kadın doğum ihtisası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın doğum ihtisası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2010

Yaparsın, sen başarırsın dedim



Not: Son bir saattir cep telf.la çektiğim fotoyu yüklemeye uğraştım, beceremedim sanırken iki kez yüklemişim, silmiycem o yüzden, siz de iki kez bakın :)))


Deli gibi bağırırken girdim içeriye. Kendini yerlere atma dedim. Beni dinle dedim.
Ekibin geri kalanını bezdirmişti (genelde öyle oluyor). Yoğunluktan ve yorgunluktan, kimsede mecal kalmıyor kendini yerden yere atan, doğumdan korkan, sancı gelince ne yapacağını şaşırıp kendini parçalayan, kendi henüz çocuk - annelere..
Yerlere atma kendini, yatağa geç de bebeğin kalp atımlarını dinleyelim dedim.
Geçti.
Bir süre sonra hadi dedim, masaya alalım. Nereye, doğuma mı dedi. Kim korkutuyor bilmiyorum bu şimdi gebe / çocuk - az sonra anne küçük kadınları doğurmaktan. (Ben 18 yaşında ders çalışıp sek sek oynuyordum tabii, bana göre çocuk ama aslında kocaman kadın değil mi:) )

Ekip de günaşırı nöbetlerden yorulmuş, bitkin, sabırsız, bir an önce doğursun da kurtulalım'cı.
Aslında ben de sabırsızım, zira sezaryene girmeliyim, hasta sedyede bekliyor, bu hasta doğursun da öyle girelim, dedim.
Masaya çıktı, düşecek, kendini atıyor sağa sola.
Herkes ümitsiz, doğumdan tek korkan gebe değil, ekip de korkuyor (eyvah işimiz var, uğraş dur şimdi, ıkınamayacak, doğuramayacak, başımızı ağrıtacak, vs).. Bu arada hastanın yüzüne tiksinerek bakan temizlik personelini odadan kovmamak için kendimi zor tuttum, diğer görevliyi çağırarak doğumdan tiksiniyorsa bir daha doğum salonuma girmesin, onu ve bu yüz ifadesini görmek istemiyorum dedim.
'Az sonra anne'nin yanına gittim, kulağına eğildim dedim ki, korkma doğurmaktan.. bu ağrılar geçecek, bunlar senin canını yakmak için değil, bebeğini doğurabilmen için. Sakin sakin öğrettiğim gibi ıkın, bebeğini it.. Biz seninle bir ekibiz, ne dersek yap ki güzel güzel al bebişini kucağına.
Tamam dedi.
İtti, itti. Çok uğraştı, çok itti. Ben az bastım o çok itti.
Efeler gibi, paşalar gibi doğurdu bebeğini.

Adı Talha, (benim koyduğum) göbek adı Barış bebek.
Hoşgeldin.
Doğarken elimize işedin ama olsun :) Aramıza hoşgeldin. Senin annen çook cesur bir küçük anne, biliyor musun?


Not: Hikayesini anlatmak için anneden izin alınmıştır

2 Mayıs 2010

Sudafedden çektiklerim ve bilgisayar kurası

Kafası karışık olunca insan, büyük resmi göremiyor bir türlü.. Ormana bakmaktan sürekli, tek tek ağaçları farkedemiyor ve bu çoook kötü.
Tuna bey günlerdir keyifsiz, kucak istiyor, benim sırtım çook ağrıyor, Tuna geceleri ağlıyor ve biz çaresiziz... Susturamıyorum oğluşumu, ne yaptıysak olmuyor, benim keyifli, güleç oğlum gece 2-4 arası durmaksızın ağlıyor. Kalan saatlerde de uyuyamıyor. Hepimiz mahvolmuş durumdayız, sinirlerimiz yıpranmış, bir derdi var ama ne, Allah'ım çıldırıcam, bütün olasılıkları eliyorum ama birşey bulamıyorum. Doktora taşıyoruz çocuğu nesi var, kulağında duruyoruz en son, biraz sıvı birikimi var basınç hissi huzursuzluk yapabilir, onun da gitmesi için ilaçlarını veriyoruz. Ama KBB'cimiz ısrarla çook az sıvı var ve hissetmez bile diyor. E ne o zaman.. Hiç kendimi bu kadar çaresiz hissetmemiştim, anne ve dr olarak. BU ÇOCUK NEDEN AĞLIYOR hem gündüz hem de gece!
SUDAFEDDEN Mİ!! Tabii ya.. nasıl aklıma gelmedi. Psödoefedrin. Huzursuzluk çarpıntı uykusuzluk yapar. Tabii ya.. Damla'da bişey yapmaması Tuna'da da yapmayacağını göstermez ki!! Hay KBB'ci sen çok yaşa. Nasıl düşünemedim ben bunu.
Kes sudafedi.. Anasını satayım bir haftadır gecelerimizi dar eden Tuna nasıl da mışıl mışıl uyuyor.. Maşallah kuzuma.

Bir de şu bilgisayar kurası var.. Mecburi hizmet kadroları açıklanınca içim içimi yedi, Beytüşşebap da neresi diye diye dilime doladım bizim Gülden'in tayini çıkmasın mı Beytüşşebap'a... Ama bilgisayar kurası diye kendimi teselli etmeye çalışırken! Neyse ki torpil olmuyor bunda, şansın neyse osun, herkesin eşit şansı var Beytüşşebap'a ve Yüksekova'ya derken.. Dün, Zonguldak'a tayin olan bir tanıdığın aslında şanslı falan değil sadece torpilli olduğunu öğrendim. Nasıl ya! Noter huzurunda çekilen bilgisayar kurasında mı torpil? Sistem şöyle aslında, açıklanan kadroları tercih ediyorsunuz, aynı yeri tercih eden kişiler arasında kura çekiliyor önce, tercih edilen yerlere birer kişi yerleştikten sonra, kalan kişilerle boş kalan yerler genel kurada eşleşiyor. Bu genel kura havuzuna tabii kimsenin tercih etmediği Beytüşşebap gibi yerler kalıyor.
Ve torpil de şöyle işliyormuş: Yeterince torpilliysen, tercih ettiğin yere bir gün önceden sisteme adın giriliyormuş, kura esnasında ekranda isimler dönerken zıtt senin isminde duruyormuş ve sen kazanıyormuşsun orayı. Nasıl süper di mi?
Peki ama neden şaşırmadım ben buna?
Allah'ım sen bize acı, şansımızı yaver tut, hayırlısıyla güzel bir yerde yaşamak nasip et.
Hadi biz büyüğüz, alışırız, eve de yere de insanlara da... Bu bebekler için ne kadar zor olacak.. Mesela biz doğduklarından beri:
ikizlerle bizimkiler
büyüsünler,
arkadaş olsunlar, birlikte oynasınlar diye beklemedik mi?



Şimdi gitmek zorundayız ama ne kötü değil mi! Görüşemeden nasıl arkadaş olacaklar :(

11 Ağustos 2009

Böyle güne böyle final

Bu yazıya birkaç başlık buldum hiçbirinde karar veremedim.
Buyrun bakın:
"Şaka mı bu"
"Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır"
"Her şerde bir hayır vardır"
"Beş dakkada değişir bütün işler"

Başlıklar çeşitlendirilebilir...

Ben şöyle bir bugünü özetleyeyim ve uykuya gideyim..
Sabah bir iş için güle oynaya hastaneye gidiyorum (kendi çalıştığım). Hani doğum iznindeyim ya, stres yok, hastaneyi görünce sinirlerim oynamıyor, herşey şahane.. Ayrıca öğlen saatine denk getirdim ki, özlediğim ve sevdiğim birkaç arkadaşımla yemek falan yiyeceğiz...

Bir şey sormak için birini arıyor ve İHTİSAS BİTİRME TEZİM İÇİN YAKLAŞIK BİR YILDA TOPLADIĞIM VE BU HAFTA ANALİZİNİ YAPTIRMAYI PLANLADIĞIM 80 KADAR HASTANIN KANLARININ YANLIŞLIKLA ÇÖPE ATILDIĞINI ve atan kişinin bile bunun farkında olmadığını öğreniyorum (Büyük harfle yazdım ki bakalım hissettiğim hissiyatı verebilecek mi diye ama vermedi). Önce uzun süre inanmıyorum, bunun şaka olduğunu sanıyorum. Ne zaman gerçek olduğu dank ediyor, şokun ardından ağlıyor ağlıyorum.... Ağlamanın giden kanları geri getirmeyeceğini farkettiğimde susuyor ve üstüne bir bardak soğuk su içiyorum (hakkaten içtim).

Bu ne demek: Artık bir bitirme tezim yok... Doğum izni bitince kalan 2 aylık süremde yeniden yapma şansım da yok - yetişmez - 2 ayım kaldı çünkü. Benim ve büyük bir ekibin gerçekten çok çok emeği boşa gitti -en üzücüsü emeklerin çöpe gitmesi-- Hocam yetiştiremezsin asistanlığını uzatalım dedi -onun için hava hoş nasılsa elemana ihtiyaçları var -

Ben de kendime acıyıp durdum bütün gün. 2 çocukla tez mi yazacağım işe gittiğim dönemde sınava mı hazırlanacağım çocuklarımla mı ilgileneceğim.
Burada bir oooof çekiyorum karşıki dağlar duydunuz mu?

Of çekmenin de işe yaramadığını anlayıp susuyorum. Önümüze bakalım. Bütün koskoca çalışmayı baştan yapacağız. Bu noktada beni ancak klinik araştırma şeklinde bir tez yazanlar anlar diyor ve konuyu değiştiriyorum.

Bu güzel gün, Damla hanımın uyku saatinde zıvanadan çıkıp, yanıma yat anne diye ağlamaya başlaması, yaklaşık bir saat sebepsiz -koluna yatıcam anne ühüüü ühüüü gibi- bağırması, benim yorgunluktan onun yanında uyuyakalmam ve onu çişe götürememem, böylece altına kaçırması ve benim de gece 12de çiş gölü içinde kızımın yatağında uyanmamla sona eriyor.

Buyrun burdan yakın.

15 Mart 2009

14 Mart Tıp Bayramı

Bugün bir gazetedeki bir ilaç firmasının reklamı bana şunları düşündürdü:
Gerçekten de ne hayallerim vardı bu mesleği seçerken... İlk defa "doktor olucam ben" diyeli tam 29 yıl omuş.... Şaka gibi.....
29 yıl önce şu günkü şu anki şartları bilseydim iki kere de değil belki 10 kere düşünürdüm...
Labil bir ortamda, belirsiz kararlarla, gelecek kaygısı altında nefes alamayarak kime nasıl faydalı olacağım ben?
Dört yıl sanarak başladığım ihtisas beş yıl oldu, ben beş yılımı doldurduktan sonra, şaka gibi ama - tekrar 4 yıla indi.... Avrupa Birliği uyum yasaları gereği 5 yıl oldu, doğuya daha çok ve çabuk doktor gönderebilmek için tekrar 4 yıl.
Mecburi hizmet mantığına -baştan beri var olması şartıyla- saygı duyabilirim, ama bir sınava girip, yıllarca ders çalışıp kazandıktan ve belirli olduğunu sandığın bir gelecek planı çizdikten sonra, koca koca insanlara "hadi ben mecburi hizmet yasası çıkardım, benim seçtiğim bir yere gidip benim belirlediğim bir süre gideceksiniz, hem de eşinizi göndermeyeceğim, sizi de onun yanında bırakmayacağım, ayrılın ayrı ayrı yerlerde en az bir buçuk yıl yaşayın, sonra da yıllarca emek verdiğiniz devlet görevinden istifa edin, ya da kurulu düzeninizi gidip doğuda kurun kardeşim" derseniz buna saygı duyamam..... Başlarken bundan haberi olsaydı bunu seçmeyecek olan bisürü insan tanıyorum (mesela ben)... ya da hazırlıklı olarak başlardı insanlar... falan falan...
Bakın son örneğim Ebru'ya... Minik kelebeği ile Uşak'ta eşinin ihtisası bitirip yanlarına gelmesini beklerken eşinin Adıyaman'a gideceğini öğrenince, en az bir yıl ayrı kalmaları gerekeceğini duyunca neler hissetti acaba?
Evrim, bebeği ile Şırnak'a gidecek, eşi gidemiyor (kolay mı herkesin işini günücü bırakıp yeni düzen kurması, başka bir memlekette?) neler yapacak tek başına Şırnak'ta?

Neyse, benim çok çenem açılır bu konu açılınca... Ben haksızlıklara tahammül edemeyen bir oğlak burcu bireyiyim. İstemezdim ama öyleyim... Sakince karşılayabilmek isterdim. Yapamıyorum. Üzülüyorum.. Rüyalarımda, kurada nereyi çekeceğimi görüyorum (Not: Dün gece Kırşehir'i çektiğimi gördüm).
Tekrar söylüyorum: 29 yıl önce şu günkü şu anki şartları bilseydim iki kere de değil belki 10 kere düşünürdüm...
Sonuç: Yine de doktor olurdum. Acil bir ameliyata girip bir anneyi ve bir bebeği hayata döndürünceki hislerimi anlatamayacağım için şu anda, bunun da nedenini yeterince anlatamayabilirim.
Evet ben yine de doktor olurdum.
Seviyorum ben mesleğimi.
Olsun.
Tıbbiyeliler bayramım kutlu olsun.

EDIT:
Kendi aranızdaki tartışmalarla, tuhaf yorumlarınızla, hakkınız olmadan bu alanı işgal ederek kafamı karıştırmayın. Beni okuyanların kafasını da... İçimi dökmek için, bazen de konuşma, anlatma güdümü tatmin etmek için yazdıklarımı başka başka yerlere çekmeyin. Beni blog yazmaktan soğutmayın. Yoruma kapalı, hatta şifreli alanlarda, hissettiklerimi sadece sınırlı - güvenilir- kişilerle paylaşmak zorunda bırakmayın.
Burası benim hayal alanım. Yazdıklarıma karışmayın. Zaten şu boktan dünyada yaşamak için savaşıp duruyoruz, bir de size derdimi anlatmak için ayrıca çaba harcamak zorunda bırakıp beni sinirlendirmeyin.

29 Ekim 2008

Erkek edilgen toplum..

Not: Bu postu bloglar kapatılmadan önce, o gün yaşadığım bir olay üzerine yazmıştım...
Konuya ilgim biraz dağıldı ama buraya not düşmek için yayınlıyorum.


Hayatta büyük konuşmamak lazımmış..
Duyduğumuz ya da okuduğumuz bazı şeyler, bir kulağımızdan girip diğerinden çıkar.. Taa ki başımıza gelene kadar.. Geçen günkü ev kazaları postumda da bahsetmiştim.. Bizim başımıza geleceğine pek ihtimal vermeyiz bir çok şeyin..

Mesela, iş hayatında erkek olmanın önemi.. Gerek ve yeterliliği..
Hep düşünmüşümdür ki (ki feminist falan değilim –sadece öyle yetiştirilmediğim için bu ayrım bana saçma gelmiştir hep)… biz de erkeklerle aynı okullarda okuyoruz, aynı sınavları kazanıp aynı badirelerden geçiyoruz… Hepimiz aynı ülke vatandaşı bireyleriz.. Neden erkek kadın ayrımı olsun ki!

Erkek kardeşim de yoktu benim ve babam hepimizi de, siz kızsınız bir adım geri durun demeksizin, siz başarabilirsiniz, kendi ayaklarınızın üzerinde durabilirsiniz, yapabilirsiniz diye yetiştirdiğinden belki de, ben hiçbir zaman erkek olmadığım için eksilmedim, yüksünmedim.
Kadın olduğum için kendimi ikinci sınıf hissetmedim..

Oysa şimdi, iş hayatına girince.. Aslında herşeyin o kadar da masum olmadığını görüyorum. Erkeklerin birbirini ne kadar kayırdığını ve bunun masum nedenlerle olmadığını da..

Bizim işimizde bir miktar da kadınların seçilmesinin, aranmasının, iş ilanlarında kadın kadın doğumculara rağbet olmasının, erkeklerin piyasada sayıca da az olmasının yarattığı bir şey olabilir.

Onu bunu bilmem de, ihtisas yaparken bazı şeylerin bize değil de erkeklere özellikle öğretilmeye çalışıldığı, bazı vakalarda onların özellikle tercih edildiği, özeldeki ameliyatlara asistansa erkek asistanların götürüldüğü, kaynakların onlara getirildiği, kongrelere onların seçilerek götürüldüğü, yayın yaparken onlarla birlikte çalışılarak tercih edildiği vs.. vs.. gerçek.

Oysa ki, mademki erkekler daha güçlü, daha üstün, daha iyi, daha bişiy bişiy, neden sadece çalışıp eve para getirmekle yükümlüler de… biz madem “eksik etek”leriz, neden hem çocuk doğurmak gibi zopzor bir işi yapıp, hem eve bakmak yemek temizlik ütü yapmak hem de çalışıp para kazanmak zorundayız? Hangi erkek hem kariyer yapıp hem de birikmiş çamaşırlardan ya da yıkanmamış bulaşıklardan mutsuz oluyor ya da ütü yapamadım karımın gömlekleri buruşuk diye uykusuz kalıyor?

Peki o zaman neden sanki korunması kayırılması gereken erkeklermiş gibi, iş hayatında erkeklere öncelik tanınıyor?

22 Ekim 2008

Doktor olmak için 10 neden


Foto postla ilgili değil... Yaşama sevinci ile ilgili.

Bu postu yazmak ne zamandır aklımda vardı; neden yaptım ben bunu kendime, neden dr oldum diye sorup dururken bir bakayım nedenmiş demiştim....
(Bunlar bir cerrahi bölüm asistanı olarak benim deneyimlediğim ve yaşadığım şeyler, kendi uydurmalarım yani hehehe)

1. Kendine iyi bir yatak almana gerek yok, çünkü gecelerinin yarısında uyumak için bu yatağı değil hastanedeki bulduğun herhangi bir yeri – çekyat, hasta yatağı, sedye… kullanacağın için yatağa verdiğin para boşa gider.
2. Kuaför masrafı yok, saçını kırmızıya boyatmak istesen de boyatamazsın çünkü ameliyathane bonesinin altında saçın görünmez..
3. Makyaj yapmana da gerek yok.. Maske onu da saklar. Makyaj malzemesi masrafı da yok yani..
4. Yeni kıyafetler almana gerek yok. Sabah üstüne ne giyersen giy önlüğün altında görünmeyeceğinden bir süre sonra kot tişört çemberine girer ve çıkamazsın.
5. Çocuk yapmasan iyi olur (e bu da bişiy, böylece otomatikmen birçok dertten kurtuluyorsun). Mesela, çalışan bir annenin sabah işe gidip akşam gelmemesi açıklanabilir bebeğe ama haftada en az iki kez sabah gidip iki gün gelmemesi, gece evde olmaması çok zor açıklanabilir (sen git doğurttuğun bebeklerin annesi ol bizzat duyulmuş bir laftır)
6. Ev almana gerek kalmıyor çünkü pek gidemiyorsun.. Ama komşu alsan fena olmaz, çocuğuna bakar arada yemek falan yapar..
7. Haftasonları, bayramlarda, yılbaşında nöbetlerin olduğundan öyle seyahat, tatil, yok vizeydi, pasaporttu, tur ayarla, bilet bul gibi sorunların olmaz.
8. Kurban bayramında kurban masrafın yok çünkü nöbette olduğundan kurban kesemezsin.. Bir gün nöbet bir gün evde uyku, bir gün nöbet birgün uyku.. Bayram bitti zaten!
9. Büyük ekran televizyon, DVD player, müzik seti gibi masraflara girmezsin, evdeysen de dinlenme modunda olduğundan seyredip dinleyemeyeceksin zaten.
10. Telefon faturası az gelir, ya ameliyatta ya da uyuyor olursun zira, telefonla konuşmaya da vaktin olmaz.

Not 1: Berna, ÖDÜL için teşekkürler... Ben de blogumu okuyan herkese (kim olduklarını çoğunlukla hiiiiç bilmesem de) devrediyorum bu ödülü...

Not 2: Bugün bir hayat kurtardım. Tek başıma değil, iyi, işini seven, insanları seven, bir hayat için saniyelerin önemini bilen, kendi ve bebeğinin hayatı tehlikede bir anneyi titiz bir aceleyle 10 dakika içinde ameliyata hazır eden bir ekiple.. Bize çok geç ve nedensiz sevkedilmesi nedeniyle bebeği kurtaramadık. Yüksek dikkatle erken tanı ve yeterli acil müdahale ile anneyi kurtardık..
Farkında mısınız, bir hayat kurtardık, bizim işimiz ne güzel dedim...

Cevap: Hastanın kocası acilde hastayı muayene eden ve ameliyathaneye kadar eşlik eden, endişe eden, acele eden, strese giren, daha çabuk üst kata çıksın diye sedyeyi iten ellere yardım eden, cep telefonuyla ekibi arayarak daha çabuk alertness oluşturan doktoru dövdü.

Cevabın sorusu: Neden?