Buyrun, ben

Buyrun, ben

30 Ocak 2016

Cep telefonu olmadan yaşamak mümkün mü?

Tam yarım gündür cep telefonum yok!! Değişik duygular içindeyim.
Neden yok onu anlatayım önce.. Bu sabah ilk defa çocuklarımı evde yalnız bırakarak işe geldim, kızım artık 9, oğlum da 7 yaşında. Yalnız kalmaya alışkın değiller, ama onlara güveniyorum. Diğer yandan, olası bir acil durumda kimseye ulaşamayacakları için - evde de telefon yok - kendi cep telefonumu onlara bıraktım. Binbir tembihle çıktım evden.
Peki yıllardır ilk kez telefonsuz geçirdiğim bu yarım günde neler hissettim?

Son birkaç yıldır telefonuma yapışık yaşıyorum. Nedeni en büyük oranda kadın doğum doktoru olmam ve hastalarımın acil bir durumda bana ulaşmalarının gerekmesi. Tabii ben kontrol manyağı olduğum için, aksi bir durumu yönetemeyeceğim için bu biraz da benim seçimim. Bugün zaten işe geldiğim için bana hastane üzerinden de ulaşabilecekleri için bu konuda rahattım. Gerçek acil durumu olan bir hasta hastaneyi arar veya olmadı acile gelir diye düşündüm.

Diğer yandan, gerçekten de telefonumun yokluğu elimde büyük bir boşluk oluşturdu. Yürürken (özellikle hastane için) veya otururken sürekli kontrol etmeye alışmışım, durduk yerde "bende bir eksiklik var" duygusuna kapıldım. Durmadan facebook güncelemelerine, whastapp grup mesajlarına bakıyor, o da olmadı internetten birşeyle yapıyor olduğumu farkettim.

Sanki facebook bensiz geçirdiği yarım günde üzülüp ağlayacakmış gibi oldum.

Akıllık telefonum olmadan ben akılsız mıyım şimdi yani? Yok değilim. Ben bu telefonsuzluk halini sevdim gibi sanki. Daha sık yapmalıyım bunu. Arada control freak'liği terkedip yaşamımı akışına bırakmalıyım.


27 Ocak 2016

İnsanca yaşam hakkımız.. Ya onların hakkı mı?

Bodrum'da, mülteci sorununun kalbinde yaşamamıza rağmen, gözlerimi kapatıp başımı kuma gömdüm.. Yapabileceğim birşey olmadığını düşündüğüm için kaçmayı daha kolay bulduğumdan... Kooskoca mülteci sorununu ben mi çözebileceğimden..
Bu arada kızkardeşlerim, annem birşeyler yapıyorlar ama inanın pek de ilgilen(e)miyordum, vakitsizlikten isteksizlikten nedense neden.
Bir pazar sabahı, buz gibi bir kış günü, tesadüfen aynı anda üç annenin güzel bebeğini dünyaya getirmesine aracı olmaya gittiğim acilde, 2 aylık bir bebeğin suda boğulduğunu ve neyse ki resüsitasyona yanıt verdiğini duydum şaşırarak.
İlk tepkim "kış günü suyu nerde bulmuşlar ki" oldu.. Hani burası Bodrum ya, havuza düşmeler falan gelir yazın sıkça.
Sonra acı çektirici bir dannnnkkkkk sesi geldi içimden... "SALAK! SALAK!"

Yunan Adaları'na kaçmaya çalışırken batan botlardan birinde boğulmuştu bebecik. Kimbilir hangi annenin sevgili bebesiydi 2 aylık! O da annesinin canı, gözü, ışığı değil miydi? Bizim doğurduklarımız ve doğurttuklarımız inci tanesiydi de onlar istiridye kabuğu muydu?
İşte ilk kez o gün içine çekildiğimi hissettim bu insanlık dramının, sessiz gözyaşlarımla hastanenin bir odasında hüngür hüngür ağlarken. Bu bebenin annesi nerde acaba derken, başka bir hastaneye götürüldüğünü, üzerinden çıkan bütün ıslak giysilerin çöpe atıldığını, annenin, babanın belki kardeşlerin bir kısmının boğulduğunu bir kısmının yaşadığını, bir hastane sedyesinde ıslak, çıplak, kimsesiz yattıklarını düşündükçe daha da kötü olarak...

Biz (ben ve eminim sen de okuyucu) uzaktan bakıp yetkililere devrederken sorumluğu, içinde benim ailemin de olduğu bazı güzel insanlar, ellerinden geleni yapmak üzere güçlerini birleştirdiler. 2015 yılı Ekim ayında Bodrum'da yaşayan Türk ve yabancı gönüllüler bir araya gelerek, Bodrum'daki mülteci krizine çare bulma amacıyla çalışmaya başladılar. Öncelikli olarak sığınmacıların en temel ihtiyacı olan gıda, temizlik, ve giyecek ihtiyaçları üzerine yoğunlaştılar. Gönüllü sayıları giderek artarken, birbirlerini tanıdıkça kaynaşarak potansiyel sorunlara hızlı çözümler üretebileceklerini gördüler ve daha somut çalışmalar yapabilmek ve başka projeler üretebilmek adına dernekleşmeye karar verdiler.

Yapıyorlar da. Ben mesela, bebecikle ilgili onları aradıktan dakikalar sonra bir gönüllü, bebek kıyafetleri, battaniyeleri, bezleri, mamalarıyla hastanede bitmişti bile.
İşte size Bodrum'da İnsanca Yaşam Derneği - Bodrum Humanity'yi takdimimdir.

http://bodrumdainsancayasam.org/


19 Ocak 2016

Pamukkale: Bir rüya gibi

Doğa da mucizelerle dolu, tıpkı doğum gibi...
Epeycedir burnumuzun dibinde olduğu halde gidemediğimiz Pamukkale'yi görme planımız vardı. Ama toparlanamıyorduk.
Bu hafta sonu doğumgünümü kutlama bahanesiyle gidelim dediydik ama küçükhanımın yelken antremanı nedeniyle bir başka doğumgününe ertelemişken... Cuma akşamı fırtına nedeniyle antremanların iptal olduğu haberi geldi. Hazır Damla sosyalden 100 almışken, hazır Tuna'nın İngilizce öğretmeni arayıp Tuna'nın pek iyi olmasından dolayı teşekkür etmişken, hazır ben 40 yaşına girmişken, hazır fırtına varken, kaplıcaya gitmekten daha iyi bir fikir olabilir miydi ki?
Hemen acilen bir otel bulduk (Bkz: Colessea mıydı ne, Touristica'dan arkadaşım gidin dedi gittik, pek beğendik).. Heme acilen hastaları emanet ettik çantaları hazırladık..
Cumartesi öğlen acilen yola çıktık.
Benim cüceler o gece heyecandan uyuyamadılar. Kaplıca diyecekler hatırlayamıyorlar da, sıcak havuza mı gidiyoruz şimdi, saunaya mı falan diyerek sabah altıda kalktılar. Pamukkale'ye de gideceğimizi söylemedik, olacaklardan korkup :)

Yolda söyledik yolu zor tamamladık :)

Arada günübirlik kaçamaklar ne kadar da iyi geliyor.
İlk gün gider gitmez akşam üstü hemen termal havuza attık kendimizi. Haftanın (haftaların) yorgunluğunu doğal sıcak sulara bıraktık... Açık havada buz gibi gökyüzünün altında sıcak suda yüzmenin dayanılmaz hafifliği.... Sonra sıcak jakuzi, hamam.. Çok ama çok iyi geldi. Akşam yemeğinden sonra doğrudan odaya gidip kitap + TV + ipad gibi herkese göre bir dinlenme yöntemi seçip erkenden uyuduk.
Sabah tekrar sıcak su, hamam, termal havuz. Dayanabildiğimiz kadar yumuşatıp sonrasında doğaya attık kendimizi.
Önce kırmızı suyuyla meşhur Karahayıt (içerdiği demir nedeniyle aktığı yerleri kırmızıya boyuyor, insan hayalinin almayacağı güzellikte görüntüler...). Sonra bir mucizenin hayata geçmesi: Pamukkale.
En son Kapadokya'da böyle hissetmiştim kendimi.

Pamukkale hakkında bilgiler mutlaka internette vardır. Ben sadece hissettiklerimi yazayım. İnanamayarak yürüdüm travertenlerin üzerinde, sıcak suyun içinde. Her bastığım adımda nasıl yani, nasıl yani diyerek. Bir kere o dimdik eğimli ve ıslak travertenlerde yürürken ayağın kaymıyor çünkü tırtıklı. Ne ilginç diye diye.... Karbeyaz duvarlar karbeyaz bir halı.. Nasıl olmuş olabilir bu diye düşünüyor insan ister istemez.

Sonra Hierepolis antik kenti. Ayrı bir büyülü güzellik. İçinde dolaştıkça zamanda yolculuk yaptım sanki.
Şansımıza hava da şahaneydi, Bodrum'dan annem fırtına var diye aradığında biz güneşin altında çıplak ayak dolaşıyorduk :) Sonlarına doğru hafif rüzgar çıktı, Nazilli'de pide yerken fırtına patladı :)
Fırtınanın bile zamanlaması çok iyiydi yani.
Özeti de burda:
Burası tarihi antik havuz. İçinde sıcak kaynak suyu, altında binlerce yıllık tarih... Çok isterdim ama hava çok soğuk olduğu için cesaret edemedim girmeye.






15 Ocak 2016

Çocukların başarısı bizim başarımız mı?

Kızım sosyal yazılısından 100 aldı diye neden bu kadar mutlu oldum, onu bu yazılıya ben çalıştırdığım için mi?
Galiba evet.
Aslında çocuklarımızın başarısı bizim başarımız değil ki. Tıpkı çocuklarımız bizim malımız olmadığı gibi! Ama nedense bunu kendimize mal etmeyi severiz. Kötü notları ise onların üstüne yıkarız.
Aslında anlatacağım bu değildi. Dün sosyal "yazılımıza" çalışırken dikkatimi çeken bir şeyden bahsetmek istemiştim: Taze beyinlerden!
Kızım 9 yaşında ve farkettim ki bilgileri su gibi içiyor. Ben bir profesyonel öğrenciyim diyebilirim, 18 yıl ilk ve orta öğrenim ve 12 yıl yüksek öğrenimde okudum, yıllaaaarca ders çalıştım. Ezber gerektiren dersleri hiç sevmezdim. Ama ezberleme tekniği öğrensem ya da bunu kavrasam, ya da daha doğru bir anlatımla öğrenmeyi öğrensem eminim daha kolay olacaktı hayatım.
Ben çok çalışkandım - hadi inektim diyelim-. Çalışmam gereken de çok ama çok şey vardı hep. Genelde konunun mantığını anlamaya çalışır, mantığını kavrayınca da soruları çok kolay yapardım. Ezberci değildim, ezberlemeyi bilmezdim. Bu nedenle mantığı olmayan  konulardan hoşlanmazdım: Tarih dersini sevmezdim mesela.
Aslında tarihin de bir mantığı varmış ki bunu da dün farkettim, keşke bize böyle öğretilseydi dediğim doğrudur.
Çok basit denklemlere indirerek konunun akılda kalması sağlanabilirmiş. Bunu kızıma karmaşık konuları basit görsel şekillerle şematize ederken farkettim.
Mesela (burasını ilkokulda çocuğu olanlar okursa):
18 ... 1918
19 ... 1919 .... Gençlik bayramı
23 .... 1920 .... Çocuk bayramı
29 ..... 1923 ... Cumhuriyet bayramı

Kızım da (benim öğrenmediğim bir şey olan kronoloji çiziverdi) hemen kendi bildiği şekilde adapte etti.
Nicedir ezberlemekte zorlandığı (saçma bulduğu için) bu tarihler onun zihninde canlanıverdi. Yazılıdan da 100 almış :) Benim de yıllardır kafamda oturmayan sıralama oturmuş oldu....
Demem o ki, doğru öğretildiğinde bu küçük beyinler sünger gibi çekiveriyor her tür bilgiyi. FEci acayip bir hızla öğreniyor.
Gerekli bilgilerle dolar umarım.


14 Ocak 2016

Büyükşehir mi? Kalsın bir.

Bodrum'a taşındıktan sonra kasaba yaşantısına nasıl alıştıysam, Büyükşehir boğmaya başladı beni.
Bugün iş çıkışı İzmir'e gittik geldik. Arabayla iki buçuk saat. Daha yarı yolda başlayan araba yoğunluğu (sıkışık değildi İstanbul gibi ama) beni bastı. Her araba üzerimden geçiyor gibi. Işıklar gözüme değil beyin loblarımın içine..
Trafik bende bilinç altı fobisi oluşturmuş. Gerçekten.
İzmir'i özlememişim - gerçi daha önceden gitmişliğim de pek yok ama yine de arkadaşımın dediği "eh ne de olsa büyük şehir canım" kıvamına gelmemişim. Bu lafı "buz sporları merkezi" tabelasına yorum olarak etmişti, gördün ki ben "tekerlekli paten pisti var ya Bodrum'da yetmiyor mu" kıvamındayım.
Oldu madem, sizi İzmir'e alalım, biz Bodrum'da kalalım!!

12 Ocak 2016

İşte beklenen kırk yaş yazısı :)

Bana gülümseyerek bakan kırk yaşındaki güzel kadın! Seni daha iyi tanıyorum artık.. Tam anlayamadıysam da hala, anlamaya çalışıyorum.. Seni duyuyorum! İhtiyaçlarını, zaaflarını, zayıflıklarını biliyorum.. Sevgiye olan ihtiyacını yüzünden okuyabiliyorum.. Sevdiklerini sevmediklerini, üzüldüklerini sevindiklerini anlıyorum.. Seni beğeniyorum artık. Çabanı takdir ediyorum. Doğru yerdesin, doğru şeyler yapıyorsun. Seni onaylıyorum. Seni tamamıyla, bütününle görüyorum. Bu yıl, her yıldan farklısın. Büyüyorsun farkındayım. Seni seviyorum.


İşte bu benim.. Kırk yaş ben'i. 
Böyleyim. 
Sanırım bu yıl daha da iyiyim. Aslında bunun nedeni zannımca içinde bulunduğum yaşın daha iyi olması değil. Mesela 25 neden 40'tan daha iyi? Daha taze, daha güzeliz diye mi? Ama bunun farkında değildik(m) ki o zaman! Mesela ben 25'imde çok daha taze, çok daha güzelmişim fiziken. Ama ruhen nasıldım? Hayal meyal hatırladığım kadarıyla, bir kere ham'dım. Mutsuzdum ama neden mutsuz olduğumu tam olarak bilmiyordum. Aslında nasıl mutlu olunabileceğini bilmiyordum ki.. Yeterince param yoktu, yeterince güzel ve zayıf değildim, falan falan.
Aslında yeterince sağlıklıydım! Yeterince seviyor ve seviliyordum. Yeterince güzel bir evim vardı ve yeterince güzel bir işim. 
Ama bunların yetebileceğini kestiremiyordum ne yazık ki...
Aslında 20 yaşımda da hepten mutsuzdum. Sevgi arsızıydım, geçmişi sorguladıklarımda (ki sıkça oluyor son zamanlarda), hep bulduğum torbadaki delikten sevgi arayışı sızıyor. Elimdekiyle de yetinmeyip, daha çok sevin beni daha çok. Bunun altında "ben sevilmeye layık değilim" mi yatıyor? Bilmiyorum ki, zamanı geriye döndürüp bakamam.
Keşke yapabilseydik. 
Geçmişte neyi değiştirmek istersin deseler yapacağım bu olurdu. Hatalarım hep aynı, hep benzer, hep tekdüze. 
Sevilmeye değer olduğumu kabullenip kıçımı kırıp oturabilseydim.. Belki de kırk yaşımda üzerime yapışan bu sevgi arsızlığını soğan kabuğu gibi katman katman soymaya uğraşmak zorunda kalmaz, özüme çabuk inip kendimi daha kolay sevebilirdim.
Böylece geçmiş hatalarımdan affedilmeyi dilemek yerine kendimi daha kolay affedebilirdim.
İnsanın kendini affetmesi gerçekten daha zormuş. Ben çabuk kızar çabuk küser(d)im. Çok feci kin dolar ve çok uzun süre unutamazdım. Şimdi içime feneri tuttukça görüyorum ki aslında en zoru kendi hatalarımı unutmak, kendimi bağışlamak.
Başkalarının yaptığı yamukları -vallahi- unutur oldum. Uzundur kırgın olduğum birine neden kızdığımı bulamayabiliyorum, ya da "a ben ona kırgındım ya aramayacaktım" derken bulabiliyorum kendimi. Ama malesef ah malesef, beynimin içinde film rulosu gibi dönüyor kendi saçmaladıklarım. Dönüp durup başa sarıyor. Bazen unutuyorum ama birkaç yıl sonra geri geliyor. Hani hata dediklerim de belki hata bile değil. İnsan kendinin en acımasız yargıcı ya, ondan diyorum, belki de birkaçını cümleye doldursam sonuna üç nokta bile gerekmez.. "Aa bu muymuş? Ne ki bu" ile biter gider..
İşte bundandır ki, belki de kırk yaş gerçekten iyidir. 
Mesela kişi kırk yaşında elindekilerin değerini anlayabilir.
Ben bu yazıyı böylece yarım bırakmak istiyorum. Burada kalsın, söyleyemediklerimi söylemek istediklerimi ama dilimin ucundan geri dönenleri sen tamamlayadur sevgili okuyucu.. Bakalım 41 yaşımda nasıl tamamlayacağım görelim.



8 Ocak 2016

Yeniden blog yazmak mı? Pek sanmam.

Yeniden mi? Pek sanmam vaktim yok..
Ama bilgisayarım hatırladı bak, girerken şifre sormadı, hayalin blogları diye açıverdi sayfayı!
Yaş günüm yaklaştıkça bir blog yazma gelir bana.. Bu her yıl böyle oluyor. Bir iki yazıyorum sonra bırakıyorum. Bugünlerde tekrardan bir blog yazma modası oldu sanki (ya da bana öyle geldi) ve çevremde neden blog yazmadığımı soranlar arttı.
Yazmışlığım var benim. Yıllarca. Sayfalarca, sözlerce, anılarca. Ama sonra sıkıldım.
Ama bir yandan da, hep "çok güzel şeyler yazan biri olmak istemişliğim" var. Gerçi sıradanlığın bir tık üzerine geçebilmiş değil yazdıklarım, ama bende bir yazdıkça rahatlama, hafifleme hali olmuyor değil.
Sonra dedim ki bugün, madem içinden geliyor, yaz kızım. Üşenme. Dök içindekileri kurtul. Hazır bloğun artık eskisi kadar takip edilmiyorken, kendine anlatıyormuş gibi olacak.
Kendime notlar gibi, günlük gibi, çocuklarım büyüdükçe beni tanısınlar diye gibi, hadi bismillah madem.
Konusuz başladım konuya gireyim. Bakalım 40 yaklaştıkça (günler kala) neleri farketmişim, bir toparlayayım..
Mesela, tam şu an, klavyenin otomatik düzelticisine ne kadar alıştığımı farkettim. Bir zamanlar kağıt kalemle yazmayı özleyenler gibi, bilgisayarda yazmayı ne kadar özlediğimi farkettim – ki son zamanlarda herşeyi cep telefonuna yazıyor ve baş ucu çekmecemde duran günlüğüme ne kadaaar uzun zamandır yazmıyorum evet.
Artık en azından yap(a)mayacağım şeylere karar verip, bir kenara maddeleyip sonra da ah gene yapamadım demek yerine, kendime yapabileceğim kadar söz verir oldum. Yani kararlılık düzeyimi artır(a)madım ama en azından farkındalığımı artırdım. Nasıl oluyorsa, koşu bandına (hemen hemen) her gün çıkıyorum örneğin. Her gün çıkacağım deyip tüh çıkamadım diye üzülmek yerine, çıkabildiğim kadar sık çıkacağım diyorum kendime. Böylelikle yapamadığım yürüyüşlere üzülmüyor, yapabildiğim yürüyüşlere seviniyorum. Diyet yapacağım deyip (hiç bitmiyor ki), her bozduğumda üzülmek yerine, daha sağlıklı besleneceğim deyip, her yediğim sağlıklı öğünden sonra seviniyorum.
Yine yeni yaşımda kendimi yine yeniden sevmeye başladım gibi. İnsanın farkındalığı her yaşla biraz daha artar mı, ne enteresan. Bir yaş sonra bir önceki yaşta meğer ne kadar cahil olduğunu farkeder mi insan.. Tekamül ne acayip bir şey..
Bir de çok enteresan bir şey daha var ki, bundan bir iki sayfa değil bir blog dolusu bahsedesim var.. Şu doğum işi ne acayip bir mucize..
Her doğum bir mucize.
Ben kaç yıllık kadın doğumcu oldum, hala her doğumdan sonra ağlar mı insan yahu.. Benim aklım ermiyor, nokta kadar bir bebek ama kalbi atıyor, sonra büyüyor, eller ayaklar parmaklar çıkıyor, ama hep birelde beş parmak, nasıl oluyor da oluyor?! Sonra bu büyüyüp insan oluyor, sonra annesinden o minik kafasını ittire ittire doğuyor, ondan sonra nedenini bilmese de refleks olarak meme emiyor, büyüyor. Sonra yürüyerek gelip beni öpüyor falan.
Çok şaşırıyorum. Neden her seferinde şaşırıyorum biliyor musun sevgili okuyucu? Her seferinde nasıl da aynı sırayla aynı detaylarla olabildiğini anlamaya benim küçük beynim yetmiyor da ondan. Sınırlı algılama ve anlama kapasitem bu mucizeyi içine alamıyor, tekrarlanabilirliği çok ürkütücü geliyor. Allah’ın büyüklüğünün izlerini günlük yaşantıda görmek beni değişik hissettiriyor.
İşte hayatın anlamı, tesadüf diye bir şey yok, benim bu işi seçmem tesadüf olamaz, bu da benim tekamül sürecimle ilgili sanırım, böyle böyle eğitiliyorum galiba.
Biraz ordan biraz burdan içimden geldiği gibi oldu bugün.

Mucizeler dünyasına, hayal alanıma yeniden hoşgeldiniz öyleyse.

30 Eylül 2014

Çocuğumun kılına zarar verene tırnaklarımı geçiririm

Hatırladım. Duygularımı yazarak dile getirdiğim zaman daha mutluydum. Yazmaya döndükçe normalleşeceğimi, sakinleşeceğimi bildiğim için döndüm.
Dün, çok normal başladığımız bir gündü. Sabah çocukları okula gönderdim. İkisi aynı okulda, aynı serviste. Kızım bir arkadaşına gidecekti - onun servisine binecekti. Oğlum da onlara yamanmasın diye ben alayım okuldan dedim. Çıkış saatinden yarım saat  önce okula gittim. Kızları el ele tutuşturdum, ayrılmayın birbirinizden, doğruca servise gidin dedim, öğretmenlerine bilgi verdim kızları birlikte diğer servise binsin diye. Sonra gittim, oğlumu sınıfından aldım, arabaya bindik, tam okuldan çıkacaktık ki.... Uzundur görmediğim bir arkadaşım aradı. Şaşırdım, hatta tanımadım önce. Dedi ki:
Inınınınınn
Herkes hazırsa söylüyorum:
"Nerdesin? Damla bizim servise binmek istedi, ama servis şirketinin görevlisi geldi ve indirdi. Damla şu an çok fena ağlıyor."

İnanın o an tırnaklarımın uzadığını, gözlerimin parladığını ve bir pantere dönüştüğümü hissettim. Anne pantere.
Allah'tan henüz okuldaydım. Saniyeler içinde servise uçtum.
Kızımı ağlarken görünce tırnaklarımı uzattım o adamın gözünü oydum, bağırmaya başladım, "sen benim çocuğumu bu kadar çocuğun önünde nasıl rencide edersin, nasıl ağlatırsın.. İndirmeden önce neden sormadın, annesini öğretmenini neden aramadın" diye..
Herkes şaşkınlıkla bana bakakaldı. Öğretmenin müdürün herkesin gözünün önünde indirirken çocuğu, sormamış bile neden farklı servise bindiğini. Çocuğumu birey yerine koymamış. Ona saygı duymamış.
Aldım çocukları götürdüm eve. Sonra hırsımı alamadım, baba Panterle birlikte okula geri döndüm. Önce müdüre, sonra o servis görevlisine sordum, ne hakla kızımı ağlattıklarını, ona neden saygı duyup dinlemediklerini..
Bilinçaltımda hazır bekleyen kelimelerimi kustum sonra, "Burası bir özel okul, ben maaşımın yarısını veriyorum buraya, çocuğumu üzün diye değil eğitin diye.." vıt vıt vıt. Eminim devlet okulu olsa daha beter ederdim, "sen devlet anamın okulunda kutsal emanet olarak sana bıraktığım bebeğimi nasıl ağlatırsın bıt bıt bıt".

Neticede, onlardan son beklentimi de üzerine kustum ve çıktım.. "Yarın" dedim, "Çocuğumu buraya çağıracak ve özür dileyeceksiniz. Ben nasıl hata yaptığımda onlardan özür diliyorsam siz de karışıklık olduğunu ve hata yaptığınızı söyleyeceksiniz."
Sanırım baba panter de bu arada parmağını adamın gözüne uzatıp, "bir daha kızımı üzerseniz veya böyle bir olay tekrarlanırsa bu okulu başınıza yıkarım" falan demiş olabilir.
Haketti ama. Bizim anne babalar olarak saygı duyarak, birey olarak kabul ederek ve pamuklara sararak büyüttüğümüz çocuklarımızı, sormadan dinlemeden, konuşmasına fırsat vermeden rencide edemez, ağlatamaz.
Bitti. Nefes alabilirim şimdi.

12 Ocak 2014

Benim güzel 38 yaşım

Dün 38 oldum. Yatağımın içinde Bakugan oyuncağı ile uyandım dün. Gülümseyerek kalktım. Bakugan'ı elinde tutan çocuğu gittim, öptüm. Karşı yatakta yatan çılgın genç kızı da bi öptüm sıkıca. Bunların babasına baktım yeni baştan sevdim onu.
Aynaya baktım. Kaşlarımın arasındaki "öfke" çizgim görünür olmuştu, botoks yaptırayım dedim, bu fikirden hiç rahatsız olmadım. Kilo vermiştim, hani verilmezdi bu yaşta, sevindim. Ne güzeldim..
38. yaşıma giyindim, kendimi hiç olmadığı kadar beğendim. Boyumu posumu, yüzümü gözümü, kilomu saçımı, kendimi. Beğendim. Diş tellerime gülümsedim.
Bilgisayarımı açtım, Google'ın bana sürpriziyle karşılaştım, bunu facebook'ta da paylaştım: Yaş pasta resimlerinin üzerine gelince "mutlu yıllar Aybala' dedi Google bana. Sevindim..
Facebook'a bakınca sabahın köründe, ortaokul müdürümün yaşgünü mesajını gördüm, sevindim. Biz büyüyorduk ama unutulmuyorduk. Ne güzeldi.
Kendi doğum günümü kendim kutladım herzamanki gibi. Herkese söyledim.. "Bugün benim doğumgünüm" dedim.
Yeni edindiğim ama eskiden beri sevdiğim (gibi gelen) bir arkadaşımın bana elleriyle yaptığı pastayı yedim, aldığı hediyenin içine koyduğu kartta yazanı okuyunca pek duygulandım: "İyi kalpli bir insanın hayatınıza etkisi paha biçilemezdir".. Bu yaştan sonra bile arkadaş edinmenin mümkün olabileceğini düşündüm. Daha önce tersini düşündüğüm, kendimi çerçeveye hapsettiğim için kızdım.
38. yaşımı salsa yaparak kutladım. Güzel güzel giyindim, salsa gecesine gittim. Neden bu yaşıma kadar bunu keşfetmemiş olduğuma hayret ettim. Güzel olanın ardından giden değil miydim oysa? Dansı nasıl böyle ihmal etmiştim! Dans öğretmenimin hazırladığı mumları üflerken eğlendim, güldüm, el çırptım.
38. yaşımda, ailemi yeniden keşfettim, en baştan iki kardeşim iki arkadaşım oldu, sevindikçe sevindim :) Evim oldu. Hayalini kurduğum yuvam. (Yakında bu sayfalarda okuyun :) ) Evimin heyecanıyla uyandım bugün.
Beni seven birinden bu kışın ilk nergislerini aldım. Nefisti. Başka güzel çiçekler de aldım. Kocama kendime hediye aldırdım.. Hastalarımdan bile hediyeler aldım. Sevildiğimi anladım. Ne güzel.
38 oldum. Hayatımda gerçekten, hiç bu kadar mutlu hissetmemiştim.
Son olarak:
Bazen sayfalarca yazıyorum, bazen susuyorum. Bazen blog cümleleriyle yaşıyorum hayatımı, bazen düşünüyorum sadece. Uzun uzun yazmamalarım ya da hergün buraya yazmalarım bundandır. Ama beni eskiden tanıyanlar, bilir bu yazıyı nasıl bitireceğimi.
Çok şükür. Çok şükür.

12 Aralık 2013

Benim kış mevsimiyle imtihanım

Zorla değil ya, sevmiyorum kış mevsimini. Ayrıca da sevmemeyi tercih ediyorum.
Öyle "kar yağsın da elime bir fincan sıcak kakao alıp camdan dışarıyı seyredeyim"cilerden değilim, hiç olmadım. Rüzgar ne romantik esiyor, yağmur damlaları cama ne güzel vuruyor'culardan da değilim. Hadi yağmur bir derece de, o rüzgar ne yaa! Dünkü rüzgar neydi ya!
Güneşi için geldiğim bu Bodrum memleketinin, ne rüzgarı rüzgar gibi esiyor ne yağmuru yağmur gibi yağıyor anasını satayım. Yağ bi şöyle efil efil, çisele, cama vur. Yok, illa ki sel gibi yağacak. Yollar kapanacak, burnunu camdan uzatamayacaksın.
Mesela şemsiye hiç kullanmadım ben burda, zira yağmurda dışarı çıkmak mümkün olmuyor ki!
Mesela, dün esen rüzgar billboard'ları bile devirmiş, o derece!
Bütün bunların yanında, bu kış pek kısa sürüyor, örneğin, Aralık gelene kadar kalorifer yakmadık, arada klimayla kırdık odanın soğuğunu. Bundan dolayı da memleket kış için tasarlanmamış. Evleri ısınmaz, işyerleri soğuk, alışveriş merkezleri ondan da soğuk. Dışarıda üşüyüp kendimizi kapalı AVM'ye atardık gözünü sevdiğim Antep'te, oh sıcacık, montları da arabada bırakır dolanırdık. Burda AVM'ler de soğuk, montu çıkartmak ne yana, dolanmak ne yana. En sıcak yer yatağının için yorganının altı. "Ben asla pijamayla yatmam, saten geceliğimle yatarım" diyen arkadaşlara selam yollayarak, polar pijamalarıma yapıştım kaldım, inanmazsınız üstünde de yün yeleğim, hatta bazen bir polar daha. Abartmıyorum vallahi, kalorifer de sonuna kadar açık, bir de klimayı mı açsam dedim dün.
Bundandır son hafta pek bir uyuzlaşıp, üstüme battaniye alıp uyuklar moda bağlayışım. Napiyim anacım üşüyorum.
Sevmiyorum kışı velhasıl.
Bitti.

6 Aralık 2013

Emlak komisyonculuğunun etik değerleri

Emlak komisyonculuğu mesleğini anlamaya çalışıyorum. Komisyonculuğun her türlüsünü anlamaya çalışıyorum. Ama önyargılarımdan kurtulamıyorum. Başıma gelenlerden sonra (az sonra anlatacağım), yemin etmiştim bir daha emlakçılarla iş yapmayacağıma dair. Ama bir şekilde yine yolum kesişti ve yine hayal kırıklığına uğradım. Bir kere daha ahdettim emlak komisyoncularıyla çalışmayacağıma dair.
Ben nasıl meslek etiğinin dışına çıkmıyorsam, sıkı sıkıya bağlıysam, kendimi sadece kendim denetlediğim halde etiğimi sıkı sıkı tutuyorsam, emlakçılardan (ve dahi tüm meslek erbabından) aynı şeyi bekliyorum. Ama bulamıyorum ve sinirleniyorum.
Önce bir emlakçıdan yediğim kazığı anlatmak istiyorum. Kendisine ahlaksız, şerefsiz, terbiyesiz gibi sıfatları burada sıralamayacağım, ama Bodrum'a yerleştikten ve ortamı biraz tanıdıktan sonra kendisinin dürüstlüğüyle tanınmadığını öğrendim. Ama iş işten geçmişti.
Ben Antep'te oturur ve Bodrum'da kiralık ev ararken, bir aylık uğraşı sonucu güçlükle bir ev tutmuştum. Evi yakından görmemiş, ama temizletmiş, planlamış ve hatta bir balkonun pimapenle kapatılması için para ödemiş, ev sahibine iki aylık kira, emlakçıya ise bir aylık kira vermiştim.
Ben uçakla, eşyalar ise kamyonla yola çıktık. Eşim gelemiyordu, çalışıyordu ve henüz tayin olmamıştı, çocuklar İstanbul'da annemde idi. Ben uçakla önden geldim, eve gelip kamyonu beklemeye başladım ve o sırada, sevgili ev sahibi evi bana vermekten vazgeçti. Zaten kadını sevmemiştim, evi de aslında sevmemiştim ama çaresizdim.
Yapacak hiçbirşey yoktu.
Kadın deliydi. Emlakçıyı çağırdı, ben vazgeçtim dedi. Sandım ben. Meğer emlakçı daha yüksek kiraya başka bir kiracı bulmuş ona. Nasıl?
Çaresizce internette yeni bir ev bakarken, bir ilan gördük. Aynı emlakçı dedi ki, o ev benim portföyümde. Eve gittik, hiçkimsenin portföyünde olmadığını ve hatta evin kiralık olmadığını öğrendik. Ev sahibi rahmetli Nedim Amca (çok iyiydi), halime acıdı ve evi bana kiraladı. Oğlunun eşyalarını boşalttık benimkileri taşıdık içeri.
Ben boyasız badanasız temizliksiz girdim. Eşyalarımın yarısı sığmadı, bir depoya yığdık, telef oldu çoğu.
Önceki evin sahibine verdiğim paraları alacaktım ki yeni eve kira depozito vs verecektim. Kadın vermedi, param yok dedi. Emlakçı beni temin etti alacağına dair, ben zaten çirkef kadınla muhatap olmamak için tamam dedim, ve fakat emlakçı aldığı parayı bana haber bile vermeden, bu yeni evin kirası da komisyonu da daha yüksek diyerek cebine attı. Ben parasız, yalnız, kolilerimle başbaşa yeni bir şehirde kaldım.
İki ayrı eve iki ayrı kira, komisyon, depozito vermiş oldum. Emlakçı sevgim böyle başladı işte. Ve yemin ettim son olacak diye.

Sonra üzerinden zaman geçti, artık kendimize bir ev alalım derken, yine karşımıza bir tanıdık aracılığıyla yeni bir emlakçı ve benim çok beğendiğim bir ev çıktı. Sanırım ben evi o kadar beğendim ve istedim ki yeminimi unuttum.
Emlakçı etik değerlere çok yakın değildi, klasik numaralar çekti. Bizi arayıp acele karar verin kiracı buldum demeler, aradaki tanıdığı arayıp ev sahibiyle pazarlık yapabilirler karışmam demeler, ev sahibini arayıp ben müşteriyi bağladım fiyatta ok.ler indirim yapmanıza gerek yok alıcılar demeler, bize satıcıdan satıcıya ise alıcıdan komisyon alacağını söylemeler, falan filan. Her türlü ayak oyunu.
O kadar bulandı ki midem, o çok beğendiğim evi de sildim, bize ev mi yok deyip kapattım sayfayı.
Banka kredisini bile ayarlamışken.
Eve eşyalarımı bile (hayalimde) yerleştirmişken.
Kısacası, eğer emlak komisyoncuları dürüstçe işlerini yapsalar, dürüstçe komisyonlarını alsalar, dürüstçe çalışsalar..
Biraz değerlerine sahip çıksalar..
Ben de bu meslek grubunu toptan hayatımdan çıkartmasaydım, iyi olmaz mıydı?

5 Aralık 2013

Hayalimdeki ev

Burası hayal alanım olduğuna göre, bugün hayalimdeki evi anlatmak istiyorum, merak eden varsa eğer..
Bugün bundan bahsetmek isteme nedenim,  bir ev beğenip, alma noktasına çok yaklaşıp, son anda (emlakçıya, ev sahibine ve dahi bankalara gıcık olduğumdan) vazgeçmemiz. Birkaç gündür artık kendi evimde yaşamak dışında bir şey düşünemiyorum. Almak üzere olduğumuz ev tam olarak hayal evim değildi, ama yakındı. Aslında ne kadar yaklaşmıştık, ama olmadı, nasip değilmiş dedik geçtik.
Kafamda geçemedim gerçi!
İnternette hayal evimin resmini ararken bulduğum resimler hep uçuk kaçık, havuzlarla çevrili, göllerin kıyısında, kayaların üzerinde, denizin içinde vs.. Yok, benimki öyle değil. Böyle.
 
Çepeçevre yeşil, çimlerle çevrili olması yeterli bana.
Bahçesinde yetişmiş çam ağacı olacak. Mutlaka olacak. Benim olacak evi seçerken işaretim bu.
Sonracığıma, kocaman bir verandası olacak, salon ve mutfak yere kadar büyük camlar - sürmeli kapılarla verandaya açılacak. Veranda da bahçeye. Işık olacak evimin içinde.
Mutfağın mutlaka bahçeye bakan bir penceresi olacak, lavabonun üzerinde.
Evin giriş kapısında camlı bir bölme olacak, ayakkabı çıkarma yeri. Salon ferah geniş olacak, şömine olacak sıcacık bir de.. Yüz tane odalı olması gerekmez, beş oda yeter. Bir misafir odası, bir de çalışma odası. Çalışma masam, kitaplıklarım, belki iki koltuk, yeter.
Bir hobi odası - oyun odası - garaj - depo benzeri döküntü toplama yeri, bol bol vestiyer, depo, dolap olacak.
Aslında çok şey istemiyorum evet.
Bir de havuz fena olmaz.
Evet evet, geldi şimdi gözümün önüne :)
En kısa zamanda evime taşınınca paylaşırım burada, şaşırmayın siz de :)

1 Aralık 2013

Hayatta her şeye geç kalmak mı - hayatı bir yerinden yakalamak mı?

37 yaşında salsa dersine başladım.
37 yaşında dişlerime tel taktırdım.
35 yaşında yogaya başladım.
36 yaşında ailemle bir karar alıp, kent yaşamını bırakıp bir kasabaya taşındık.
32 yaşında ilk çocuğumu kucağıma aldım.
30 yaşında kadın doğum uzmanı olmak için ihtisasa başladım.
İhtisasımın son yılında bilimsel yayınlarla ilgilenip yayın yapmaya başladım.

Soru şu ki, hayatta her şeye geç mi kaldım? Buna kendi bakış açımla verdiğim cevap şu ki, aslında harekete geçebildim ve bir çok şeyi ucundan da olsa yakaladım.

Bu yazıyı, dün akşam Salsa Gecesi'nde, harika dans eden gençleri izlerken kendimden nefret ederek düşündüm yazmayı. Hala dans edemeyişimin nedenlerini sorgularken. Sonra, aslında farkettim ki, ben hayatımda hiç dansetmemiştim ki.. Lise yıllarında kısa süreli (ve başarısız) bir halkoyunları denemem ve ihtisas yaparken çok kısa süreli (ve başarısız) bir oryantal dersi alma denemem olmuştu hepsi hepsi. Bunlar başarısız olmuştu. Kendimi sürekli "ben yapamıyorum, olmuyor, odun gibi görünüyorum, estetik değilim" derken bulmuştum.
Dün de  öyle derken bulupdurdum.
Sonra da, kendimi nasıl bir çerçeveye -belki kafese- hapsettiğimi (ya da hapsedildiğimi) farkettim. Ne acı değil mi, hayatım boyunca dansetmedim bu yüzden.
Artık zamanı geldi geldi de, şimdi de o kafesi kıramıyorum. Artık insanların beni teşvik edecekleri yaş geçti, ben de kendimi teşvik edemiyorum, yaparsın kızım aslansın sen diyemiyorum.
Oysa salsa ne kadar zevkli, ne kadar keyifli.. Hayatım boyunca yaptığım en eğlenceli şeylerden biri. Kendini kaptır, danset!
Neden kimse bunu bana söylemedi (ya da beni buna ikna edemedi?)
İnanamıyorum ve buna çok üzülüyorum, ama ritm duygusu oluşmamış kulağımda, müzikten de kaçmışım danstan kaçtığım gibi.. Arkama bakmadan. Müzik ve dans bana nasıl bir zarar verecektiyse artık!
Ben hayatım boyunca hiç, kendimi kaybedeceğim, mutluluk duyacağım ya da en basitinden eğleneceğim bir şey, bir spor, dans, aktivite yapmamışım ki! Ders çalışmak dışında. Dersi seviyorum orda sorun yok da....
Yogayı, salsayı, seyahat etmeyi,
geç buldum daha çok sevdim!
Şimdi bu yazıyı okuyan, tanımadığım ama ortalama 200 kişi olduklarını tahmin ettiğim okuyucularıma not:
Ben sizi tanımıyorum ama siz beni artık iyice tanıdınız. Ben bile yapıyor ve çok eğleniyorsam, eğer hala öğrenmediyseniz, hadi kalkın, bir salsa kursuna yazılın.
Pişman olmazsınız.

29 Kasım 2013

Ailelerin çocuklarından akademik beklentileri

Henüz çocuklarımın bir tanesi okula gidiyor, biri ise yuvaya. Kızım ilkokul ikide. Ona ite kaka ödev yaptırmaya çalıştığım bu günlerde, onun yerinde oğlum olsaydı (olduğunda) nasıl davranabileceğimi hayal etmeye çalışıyorum.

Bunu düşünürken, kızımdan akademik beklentimin büyük olduğunu farkediyorum. Geçen sene beş buçuk yaşında, sınıfın en küçüğü olarak okula başlamasına karşın, dersleri oldukça iyi. Ders dışındaki hemen hemen her şeyde, sınıf arkadaşlarından geride olduğunu söyleyebilirim, buna tertip, temizlik, düzen, hız, giyinme soyunma vs dahil. Ama derslerde onlara yakın, bazı konularda daha iyi olabilir.

Bütün bunlarla birlikte, farkettim ki, bir şeyi başaramadığında çıldırıyor. Asla başarısızlığı tolere edemiyor. Mesela, piyanoda bir parçayı çalamadığında inkar ediyor, çalmayı reddediyor (hatta denemelere devam etmek de yok, direk bırakıyor). Başarıyı istiyor ve seviyor. Sanırım yaşı ilerledikçe, başarmak için çok çalışması ve tekrar etmesi gerektiğini de farkedecek. Zamanla.

Deneyip uğraşıp da başaramadığı bir şey yok.

Böylelikle, bizde bir akademik başarı beklentisi oluşturuyor. Nasıl kendisi başarıyı istiyorsa, bizim de istememizi sağlıyor.

Oysa, oğlum için bu söz konusu olduğunda, yani büyüdüğünde, başarıyla falan işi olacağını sanmıyorum (hissetmiyorum). Çocuk kendini belli eder ya, öyle. Sanırım yeteri kadar çalışıp gerisini boşverecek ve bu da umurunda olmayacak. Biz zorladığımızda ise bize de izin vermez gibime geliyor. Böylelikle, bence bizde herhangi bir beklenti yaratmayacak. Onu sa sıkıştırmayacağız bence.

Benim çocukluğum da böyleydi. Başarıyı severdim (hala severim) ve hırslıydım (hala hırslıyım). Böylelikle, ailemde de bu beklentiyi yarattığıma eminim. Ben başarısız olursam onlar da üzülür ve benimle birlikte etkilenirlerdi.

Benim bu konudan çıkardığım sonuç, çocuklar bu okul ve ders meselelerinde ailelerini eğitiyorlar. Gelecekleri hakkında aslında kararı onlar veriyor. Biz neyi ne kadar istesek de onları değiştirmemiz zor.

Kısacası, en doğrusu ve kolayı akışına bırakmak.


25 Kasım 2013

İşinde sorumluluk sahibi olmak

Önce olayı anlatıp sonra yorumlarımı yazacağım.
Anne dün İstanbul'dan Bodrum'a uçtu (İlgililere not: Pegasus havayolları 24 Kasım akşam 20.00 uçağı).
Annem ve iki diğer yolcunun valizi uçaktan çıkmadı. Önce endişelenmedim, üzerinde etiket var ya nasıl olsa, döner dolaşır bize ulaşır diye düşündüm. Sonra, annemi aldıktan sonra öğreniyorum ki, annem check-in yaptırdığında abla bagaj etiketinin bir kopyasını anneme vermiş fakat diğer kopyasını valize yapıştırmayı unutmuş. Bu arada vazili de kayan banta koyup yollamış. Annem uyarınca da, "aa hakkaten unuttum" diyerek, oradaki çocuğa "al bu etkiketleri en son giden valizi bulup ona yapıştır" demiş. Annem de uçağa binmiş.
Sonra valiz çıkmayınca tekrar araştırdık ki, kayan bantın arkasından gidip bantları yapıştırması önerilen arkadaş valizi bulup da etiketleri yapıştıramamış meğer. Bu bilgiyi de kendine saklamış.
Annem hatırladıktan sonra bunu sorduk, öğrendik. Çözüm: "Bilmiyoruz, araştıracağız, bulunca haber veririz."
Olay söyle sonuçlandı: Sabiha Gökçen Havalimanı'nda çalışan (ve şans eseri dün gece nöbetçi olan) kuzenim, tüm havalimanını birbirine kattı ve "ETİKETSİZ VE KİMİN OLDUĞU BELLİ OLMAYAN" annemin valizini DIŞ HATLAR terminalinden buldu. Bu arada içindeki eşyalardan teşhis edilebilmesi için açıldı, didiklendi, karıştırıldı. Bugün valiz geliyor - inşallah.
Şimdi,
Bu olayın neresinden tutsam elimde kalıyor. Şikayetçi olmak için araştırsam da ne check in yapan ne de o etiketleri yapıştırmak için valizi -bulamayan- görevlinin adını öğrenemiyorum. İnsanlar ne işlerinin ne de isimlerinin arkasında duruyor.
En çok sinirlendiğim, iş bitirici olmasıyla övünen biri olarak, insanların nasıl olup da bir işi yarım bırakıp sonra rahat uyudukları. Sen madem valize etiket yapıştırmayı unuttun (bak buna kızmıyorum, insandır, kalabalık yoğunluk, unutabilir), neden arkasını aramıyorsun? Neden sormuyorsun, ne oldu demiyorsun? Ya da sen, bir valizin sahipsiz olduğunu biliyorsun, elinde etiketler, neden geri dönüp de görevliye valizi bulamadım yapıştıramadım demiyorsun? O valiz etiketsiz ve sahipsiz, kimbilir nereye gidecek, yolcunun ya ilacı maması sunumu acil bişeysi varsa valizde? Kuzen yetişmeseydi belki başka bir ülkeye gidecek, bilinmedik bir havayollarının kayıp eşya bankosunda bekleyip duracaktı...
Sorumluluk sahibi olmakla olmamak, bence hayattaki başarının sırlarından biri. Sorumluluk sahibi kişi zaten her işi başarır, her meslekte başarılı olur. Olmayan birinin de zaten umurunda olmaz!
Gelelim, Pegasus'un Sabiha Gökçen yer hizmetlerini satın aldığını düşündüğüm Çelebi AŞ'ye (yanlışsa düzeltin). Daha önce de Çelebi'nin keyfi, saygısız hatta umursamaz davranışları ile karşılaşmış, hatta blogda yazmıştım. Umursamazlıklarının nedenini anlayamıyorum. Yolcularla dalaşabiliyor, çözümsüz ortamlarda yüzgöz edebiliyorlar. Temsil ettikleri kurumu da umursadıklarını sanmıyorum. Ayrıca belirteyim, Pegasus'la sıkça yolculuk yaparım, kendi çalışanları olsa bu kadar saygısız olmazdı.
Kısacası, Çelebi AŞ, bizimle değilsin.

23 Kasım 2013

Mutluluğu hep uzaklarda aramak

Daha lise yıllarında falandım. Her gün, o günü mutlu mu geçirdiğimi mutsuz mu geçirdiğimi yazdığım bir defterim vardı. Hatırladığım kadarıyla, genelde mutsuz bir yüz çizerdim defterime.
Daima, mutluluğum bir şarta bağlı olurdu. O gün kötü bir şey olduysa, birşeylere üzüldüysem, kırıldıysam, o gün mutsuzum demekti. İstediğim bir şey olduysa, birşeye sevindiysem, o gün mutlu bir gün oluyordu.
Yani mutluluğum bir şarta bağlıydı: Beni mutsuz edecek bir şey olmamış olması ve ayrıca da beni mutlu edecek bir sebep olması şartına.
Yani mutluluğu içimde değil dışarıda arıyordum. Bulamıyordum.
Gün sonunda, sağlıklı olduğum ve ailemin varlığı ve sağlıklı olması, güzel bir okulda okumam, güzel bir şehirde yaşamam ve sevdiğim şeyleri yapabiliyor olmam, sevdiğim mesleği seçmiş olmam gibi şeyler -PEK ÇOK İNSANI OLDUĞU GİBİ- beni de mutlu etmeye yetmiyordu.
Ben, bu gerçeğe taa 35 yaşımda uyandım. Yüzlerce kitap okuyarak, kardeşimin desteğiyle ve Esra'nın ittirmesiyle.
Öğrenciyken mutluluğu arama denemelerimde kendimi depresyonda sanırken gittiğim bir psikiyatrist abim, demişti ki, "ben şimdi senin psikiyatrın olursam kendini hasta sanırsın, değilsin. Oğlak burcusun, ben de öyleyim, 35 yaşına kadar dalgalanıp sonra durulacaksın" (belki de bu beni erteledi, olabilir).
En sonunda nihayet, uyandım. Aslında şu klişenin içindeki gerçeklik payını farkettim:
"Mutluluğu uzaklarda arama, kendinde ara."
Uzun çalışmalar yaptım, kitaplar okudum, Esra'yla bitmek bilmeyen, sonu gelmeyen seanslar yaptım. Enerji alanımı değiştirmeye uğraştım.
Bir sene sonra toplamaya başladım nihayet bunun meyvelerini. Önceden hep ilk tanıştığım insanlar negatif enerji aldıklarını söylerdi, geçen hafta biri benden güzel bir pozitif enerji aldığını söyledi.. Çalışma arkadaşlarım, ailem, eşim, son bir yıldır daha mutlu, daha güleryüzlü, daha sakin, ... olduğumu söylüyor.
Bu benim en büyük ödülüm. Kalbimin ortasındaki o ağırlık, o "şarta bağlılık" kalktı. Üzücü bir şey yaşadığımda dahi artık yüreğim ağırlaşıp suratımı astırmıyor, hayatımı karartmıyor. Mutluluğumu durdurmuyor. Dün farkettim ki, savunma kalkanlarımmış beni mutsuz eden, nihayet onlardan kurtulabilmişim. Sürekli bir mağdur duygusu içimdeymiş, hep ezilen, haksızlığa uğrayan sanıyormuşum kendimi, bu yüzdenmiş sürekli tırnaklarım dışarıda gezişim.
Yok artık. Artık açığım.
Ve çok şükür ki mutluyum.
Evet, olsaydı daha iyi olurdu'larım hala var, bu da böyle olsaydı'larım da var, ama çok şükür çok şükür, sahip olduklarımın da farkındayım.

5 Kasım 2013

Leuven şehrinde hissettiklerim..


Hissettiklerimi unutmamak için, bu satırları size Belçika’nın Leuven şehrindeki otel odasında yazıyorum. Leuven’e bir kurs için geldim. Kurs çok yoğun olduğundan mağazalarını, müzelerini gezecek, kafelerde oturup bira içecek ya da alışveriş yapacak fırsatım yok. Ben de, bunun yerine sabahları dersten önce ya da akşamları ders çıkışı geziyorum şehrin sokaklarını…

Herhangi bir geziyazısı okumuş olabilirsiniz Leuven ile ilgili. Ya da gitmiş olabilirsiniz. Bu bir gezi yazısı değil, bir his yazısı olacak. Ben size hissettiklerimi anlatacağım.

 


 
Seyahatim, İstanbul Atatürk Havaalanında pasaport kuyruğunda bekleyen binlerce insanın arkasında biraz da söylenerek sıraya geçmemle başladı. Bir yandan bekliyorum bir yandan da kuyruğun kalabalıklığı hakkında saydırıyorum. Sonra farkettim ki, Türk Vatandaşları dışındaki kişiler için ayrılmış olan kuyrukta bekliyorum. Tekrar söylenerek tüm o kalabalığı yara yara bizim bölüme gittim, sadece beş kişi bekliyordu. Sonra kendime kızdım tabii.. Havaalanlarında Avrupa’da Avrupa Birliği dışındaki ülkeler için ayrılan yerlerdeki kötü muameleye o kadar alışmışım ki, tabelalara bakmadan kalabalık nerdeyse oraya durmuşum. Önce kendimiz değerli olduğumuza inanmazsak nasıl değerimiz artacak ki?
 

Uzun bir yolculuktan sonra geldim nihayet.. Küçük bir şehir burası. Bir uçtan bir uca yarım saatte yürüyebilirsiniz. Ama herşey var. Gerçekten herşey var. Üniversite bile. Benim algımın almadığı, ülkemde olduğu gibi, şehirlerin büyüdükçe modernleşeceği, ya da gelişeceği fikrinin yanlış olduğu. Öyle gördüm ama ülkemde. Bir yer ya küçüktür ya büyük. Ya gelişmiştir, ya köy. Bu ülkelerde, sanırım bu yüzden ezberim şaşıyor. Bu ülkenin tamamı İstanbul kadar bile değil ama Avrupa Birliği’nin merkezi burda. Şu anda içinde bulunduğum kasabanın tamamı Bodrum kadar değil, ama üniversitesi, devasa kiliseleri (dışarıdan gördüğüm kadarı ile), alışveriş için bütün markaların mağazaları, kafeleri, restoranları, barları.. Her şey varoğlu var.
Anlayamadığım bu işte. Kompakt, yoğun.
Akşam yürüyüşe çıktım, bomboş sokaklarda korkayım mı diye düşündüm önce. Sonra baktım ki sokaklar boş değil. Pazar akşamıydı ve sanırım başka şehirlerden okumaya gelen öğrencilerin dönüş saatiydi. Tren istasyonundan başlayıp tüm şehre yayılan bir tıkırtı.. Ne mi? Tümü Arnavut kaldırımlı olan cadde ve kaldırımlarda tekerlekli valiz çekilme sesi. Yüzlerce valiz, yüzlerce tıkırtı bana eşlik etti yürüyüşimde..
Yağmurlu, ıslak sokaklarında yürürken değişik hissediyorum. Yaya geçidinden karşıya geçmek için bekliyorum kaldırımda, uzaktaki bir araba gelsin geçsin de ben öyle caddeye ineyim diye. Araba da gelip önümde durup, önce benim karşıya geçmemi bekliyor. Her seferinde şaşırıyorum. Bu sefer de.. Üç kez yaptım aynı şeyi, arabalara yol verdim. Saçma hissettim sonra, burada ben öncelikliyim ya, onlar bana yol verir. Bir çöp kamyonu mesela (resmini çekecektim olmadı), ön camının içi oyuncak ayılarla dolu, bildiğin sevimli bir çöp kamyonuydu, durdu, yaya geçidinden geçeyim diye.
 
 



Sokaklara ve caddelere bakan apartmanlar var, aslında İstanbul’daki gibi ama değil. Tam cadde üzerindeki dairelerde oturan aileler var. Bizde bu daireler daha ucuzdur , hem de yol üzeri diye pek kimse oturmak istemez. Burada hep aileler var bu dairelerde. Pencerelerde perde yok, yarı seviyesine kadar –yoldan içerisi görünmeyecek kadar – beyaza boyamışlar camları, akşam geçtim önlerinden, sıcak yemek kokusu geliyordu hepsinden. Kimisinde ocak başındaki annenin saçlarını gördüm, çoğunda televizyonun ışıkları görünüyordu. Yaşıyordu yani bu evler, sokaklara bakan daireler.  Hatta çoğunun içerisi görünüyordu, nedense bakmak istedi canım. Bebelerine yemek yediren babalar (gördüğüm kadarıyla hepsinin birden çok, hatta ikiden de çok çocuğu var) ..



Bodrum’da yaşayan bir Belçika’lı arkadaşım hep üzülür, benim ülkemde çocuklar mutlu, burada çok baskı altında der. İşin gerçeği onu biraz anladım sanırım. Sabahları okula giden bisikletli çocuklar sağımdan solumdan geçtikçe, konuşmaları, gülüşmeleri, pedala asılmaları bana da aynı şeyi düşündürdü. Yüzlerce, binlerce çocuk bisikletle okula gidiyor. Bizim gibi sabahın karanlığında servise binmek yerine, arkadaşlarıyla bisikletle.. Çocuklardan sonra bi nebze büyüklerin sırası geldi.. Onlar da gittikten sonra, ya üniversitede okuyan ya da kurs gibi birşeylere giden ara bir yaş grubu vardı – üzülerek söylüyorum- büyük gruplar halinde sigara içen. Dersi beklerken sigara içmek için toplanmış gibilerdi okulun dışında. Anlamadığım, madem mutlu çocuklardı, neden bu kadar çok sigara içen genç vardı? Özgürlüklerini bu yönde mi değerlendiriyorlardı?

Carrefour’a bir girdim dolandım. Gördüğüm kadarıyla meyve sebze çok pahalı. Nedenini anlayamadım ama taze meyve alayım dedim, 5 euroya bir kilo muzu görünce vazgeçtim. Tarım yapmadıkları için mi acaba?

Bir Avrupa kentine her gelişimde, burada yaşamanın nasıl olduğunu hayal ediyorum. Birey olarak saygı duyulduğum, ciddiye alındığım, haklarımın olduğu bir yaşam. Ulaşımın, eğitimin kolay olduğu, okulların aynı kalitede ve ücretsiz olduğu, üniversiteye girmek için kıçını yırtmadan insan gibi çalışmakla girebildiğin.

Aslında bir yanım bunu deneyimlemiş olmayı istiyor. Bir yanım da diyor ki, dört mevsim güneş görmeyen, yazın en sıcak günleri bizim baharımız kadar sıcak olan bir yerde mutlu olamayacağımı biliyor. Ben güneş insanıyım, gölgede mutlu olamam. Eminim.

Ama gene de, keşke diyorum, vizyonum biraz daha geniş olsaymış da, en azından üniversitede okurken, ya da sonrasında, bir süreliğine gelseymişim. Bir Avrupa şehrinde bir süre yaşasaymışım. İstermişim evet. Belki çocuklarım yapacak bunu, onların peşinden geleceğim, kim bilir?

31 Ekim 2013

Ya işini sev ya da sevdiğin işi yap

Geçtiğimiz haftasonu boyunca, özellikle hastaneye gelip giderken, aklımda dolanıp duran cümle buydu. İnsanlar upuzun yıllardır mutluluğun sırrını arayıpdurur. Mutluluğun sırrını ben de tam bilmiyorum ama mutsuzluğun sırrını biliyorum:
"İşini sevmemek"..

Örneklerle anlatmak mümkün.. Aynı işi yapan kişilere bir bakın: Kimisi mutlu kimisi mutsuz. İş aynı. Ortam aynı. Maaş aynı. Neden kimisi mutlu kimisi mutsuz?
Bizim kafeteryada Gizem vardı, garson.. Güleryüzlü ve sevimli bir kız. Kimseyi kırmaz incitmez, surat asmaz. Herkesi mutlu etmeye çalışır, koşturur. İşine birşeyler katar, istemesen de arada bi kahve getirir, çocuğuna bi kurabiye verir, sana gülümser. Gizem çok mutlu bir kızdı. Onu kafeteryadan alıp ön büroya yükselttiler. Bir nevi terfi yani. Çalışkanlığı ve güleryüzü hakettiğini buldu sonunda.
Bir de gerçek var, Gizem garsonluktan ayrılmak isterdi hep! Bunu ben biliyordum, kimse bilmezdi. Çünkü o nasılsa ayrılmak istediği için hiç işini baştan savma yapmadı, bozmadı. Elinden gelenin en iyisini yaptı. Garsondu ve en iyisi olmaya uğraştı. Garson olduğu için hoşnut değildi ama bunu bir kez bile belli ettiğini görmedim.
Diğer garsonlara soruyorum, niye suratın asık, mutsuzsun diye, diyorlar ki, siz burda kaç kişi çalışıyoruz biliyor musunuz, koca kafeteryada kaç kişiyiz (Gizem de kaç kişiydi?), maaşımız ne kadar biliyor musunuz (Gizem'in de aynıydı).. Gece kaçta çıktım biliyor musunuz? Falan falan. Sebep çok yani.
Mutsuzluğa neden daha kolay bulunuyor, biliyor musunuz?

Kısacası, çalıştığın işi sev. İlla ki sevmiyorsan, değiştir. Ama elinden gelenin en iyisini yap, yapabildiğinin en iyisini yap. İntikamını işinin kalitesinden alma.

İşimiz bizim kendimizi ifade biçimimiz. Kendimizi ifade edemediğimiz bir işte dirsek çürütmek zor geliyorsa, işi değiştirmeli, mutlu olacağımız işi bulmak gerek.
Yaptığınız işe kendinizden birşeyler katmaya başarırsanız anlamını bulur. Sebat ederseniz, enerjinizi verirseniz yükselmeyi başarırsınız. Zaten sebat edenler eninde sonunda yükselecektir.
Kısacası, ya işinizi sevin ya da sevdiğiniz işi yapın!

26 Ekim 2013

Bugünün güzel bir gün olması için neye ihtiyacım var?

Sabahın köründe gelen saçma telefonlarla başladığım gıcık bir gün. Mutlu bir güne dönüşmesi benim elimde. Biliyorum.
Tüm kodlara sahibim.
Ama bazen olmuyor ya, bugün o günlerden biri.
Şimdi değiştiriyorum.
Bugün güzel bir gün. Evet hem de harika bir gün. Güneşli bir ekim günü. Bahar.
Bugünün güzel bir gün olması için ışığa ihtiyacım var (o da benim içimde). Güzel birkaç gülümsemeye ihtiyacım olabilir (nerden bulunur ki?) aynaya bakıp kendim gülümserim olmazsa)
Sıcak bir merhaba da fena olmazdı.
Bugün güzel bir gün.
Günaydın.

23 Ekim 2013

Güne nasıl başlamak

Sanırım bu hayattaki en önemli sorunsal.
Güne nasıl başlamalı? Uff uykum bölündü diyerek mendebur mu başlamalı? Yoksa heyoo yeni bir gün başladı diye keyifli mi....
İki çocuğum arasındaki fark tam da bu olduğundan çok net görüyorum aradaki farkın yarattığı farkı. Birisini saat kaçta uyandırırsan uyandır, gülerek "günaydın annem" derken, diğerini kaçta uyandırırsan uyandır mendeburca "ufff" der ve ekşiyecek bir mutsuzluk kaynağı bulur. Akşam neyle uyuduysa onunla uyanır, mesela, yatarken ışığı açık bırak demiştir ve ben bırakmamışımdır ya, onu söyleyip, ama sen böyle yapmıştın diye ağlar.
Bu insanın kontrol edemediği, yapısından gelen, içinden gelen birşey biliyorum. Elinde değil. Öyleyse öyle.
Sanırdım.. Ama değil-miş, öğrenilebilirmiş. Nasıl mutlu olmak öğrenilebilirse, güne mutlu başlamak da öğrenilebilirmiş.
Yani uzak doğu felsefe kitaplarında yazan, güne güzel başlangıç için teşekkür et, hayata sana sundukları için minnet duy, bıdı bıdılar işe yarıyormuş hakkaten.
Acayip ama bende böyle oldu. Bir süre sonra, sabahları uyandığımda işe doğru yoldayken, bu güzel günü de yaşama şansı bulduğum için minnet dolu hissetmeye başladım kendimi. Bunun için Allah'a şükretmeyi ihmal etmemeye başladım.
Evet, şükür, zira yaşıyoruz ve aslında ne istiyorsak ona sahibiz. (Bu apayrı bir yazının konusu: Evet ne istiyorsak tastamam ona sahibiz. Ama ben daha çok para daha çok bişey istiyorum... diyenleri duyar gibiyim. Aslında, NE İSTİYORSAK ONA SAHİBİZ. İstediklerimizi daha yürekten, daha inanarak, daha güvenerek istersek, inanarak dua edersek kesinlikle gerçekleşir ve ona sahip oluruz. Ya da tersinden söylersek, neyi yürekten istiyor ve neye sahip olacağımıza inanıyorsak ona sahip olabiliriz anca.)
Kısacası, şunu öneriyorum: Uyanınca, yani yeni bir güne başlarken, şöyle bir deriiin nefes alıp (mümkünse camı açın bir, temiz hava içeri dolsun), sonra bir bakın bakalım: Ne kadar da güzel bir gün değil mi?
Değil mi?
O zaman hadi, bu günü ne kadar güzel bir güne çevirin. Buna gücünüz var, inanın.
Hadi günaydın!