Buyrun, ben

Buyrun, ben

22 Şubat 2009

Hayatının en mutlu günü

Minik kalbim,
İleride bir gün "hayatının en mutlu günü hangisiydi anne" diye sorarsan...
Unuturum diye not düşüyorum.
En mutlu günlerinden biri kesinlikle bugün.
21 Şubat 2009.
Oyun oynarken bana sarılıp "anne seni çok seviyorum" dediğin gün.

21 Şubat 2009

Yaratıcılık genlerden geliyorsa madem bana niye hiç gelmedi anne, söylesene...


Mesela, ben yeni aldığım makas seti ile kızımla anca düz ve eğri kesme çalışmaları yaparken sen renkli kağıtları kesip balık yapmayı ve hatta üstüne minik kağıtlardan pullar yapıştırmayı öğretiyorsan,
hatta yetinmeyip yünleri kesip ağaç yapıp, makarnalardan dallar yapıp (abartmıyorum) sanat eseri
ortaya çıkarıyorsan bastıbacak dana böceği ile, bende neden yeteneğin y'si yok? Sorarım anne..
Tüm yetenek genlerini aycuşa geçirmek zorunda mıydın?

17 Şubat 2009

Korkularımızla yüzleşmek sandığımız kadar kolay mı?

Önceden bisürü şey vardı. Yalnız kalmaktan en çok korkardım mesela. Hem o anda, hem her zaman (bilseydim bir saatlik yalnızlığı satın almaya bile hazır olacağım bazı günler olacağını :) )
Şİmdi hastalıktan korkuyorum.
Yaşam bize neler getiriyor bilemiyoruz ki önceden.
Hastalık?
Semih Durmuşcan 1998'de bileklerim ağrıyor deyip de kan kanseri çıktığında 2 yaşında çocuk bunu nasıl söyleyebildi diye şaşırmıştım en çok.
Geçen yıllarda ne adı, ne yüzü gözümün önünden hiç gitmedi. Gül gibi çocuk gözümün önünde sararıp soldu, kemoterapiler, ilaçlar... Okul yıllığında bile resmi var Semihciğin, kimbilir ne yapıyordur, kocaman abi olmuştur belki, belki de olamamıştır :(

İşte bu yüzden minik kalbim birkaç kere, ısrarla, bileklerini gösterip "acıyor" deyince aklım çıktı.
Yüzleşmek sandığımdan da zor oldu. Doktora götürebilme cesaretini toplamam birkaç gün sürdü.
Çok şükür. Çok şükür. Çok şükür.
Birşey çıkmadı ama ben çıktım sonuçları beklerken.

Ey ahali. Ben artık kanserden çok korkuyorum. Anlayan var mı?

14 Şubat 2009

Sizi çooook seviyorum yahu




Lahmacun da yerim ayran da içerim

Benim annem çok kötü anne hehehe
Bazen "Goya" da içerim (bkz kola)



Ben uykuyu çooook severim..


Uyuyanlardan ötürü :)

Önemli Not: E be kızım bari uyuyuşun anana çekseydi :)))

Komşu komşu hu huuu

Küçük hanımefendiler....
Onlar bizden daha gerçek belki de....







12 Şubat 2009

Ferber yönteminin bize kazandırdıkları

Epeyce eski postlarımdan birine gelen bir yorum üzerinde böyle bir yazı yazmaya karar verdim. Herşeyden önce google’a Ferber Yöntemi yazınca çıkan forumlardaki tartışmaları çok anlamsız ve saçma buluyorum. Ferber denen adam, dünyanın en önemli uyku kliniklerinden birinin şefi ve sürüyle bilimsel araştırması ve yayını olan bir doktor. Bu “ağlatarak uyutma” diye yanlış şekilde basite indirgenen yöntemi eleştirenlerin çok azının Dr Ferber’in kitabını okuduğunu düşünüyorum. Herşeyden evveli kitap ağlat ve uyut değil, uyku sistemini ve uyku bozukluklarını ayrıntılarıyla ele alan oldukça uzun ve kapsamlı bir kitap.
Bana soran arkadaşlara, kısaca bu yöntemi özetlemeyi uygun bulmuyorum. Bu sistemi uygulamak için kitabı okumayı MUTLAKA öneriyorum. Çocukta uyku bozukluğu var mı, uyuyamama yanlış ilişkiler ve alışkanlıklardan mı (emzik, biberon, ayakta sallama vs) yoksa uyku terörü ya da kabuslar gibi tedavi gerektiren sorunlardan mı kaynaklanıyor bunu anlamak gerek. Kısacacı yatır yatağa git içeri ağlar ağlar uyur değil.. Ben de uzman değilim bu konuda.. bu yüzden uzmanının yazdıklarını okuyarak başlamak önemli. Bizim için bu yönteme başlarken hedef, ayakta sallama ile uyku arasındaki çok güçlü ilişkinin kırılması idi. Damla hanım hem ayakta sallanmadan uyuyamıyor, kendi kendine uykuya dalmayı bilmiyor, hem de ayakta sallamamıza da izin vermiyor, tekmeliyor, ağlıyor hatta kaçıyordu. Ben kitabı Amazon’dan aldım, bir ay gelmesi, bir ay da benim okumam sürdü. Kızımın kendi uyumayı öğrenmesi ise sadece dört gün.. Şu anda olsa yine yapardım.

Ama bu yöntem 6 aydan önce önerilmiyor. Bizim junior için ise, doğduğundan itibaren Baby Whisperer’ın öğütlerini uygulamayı planlıyorum kısmetse. Ben Tracy Hogg’un kitaplarını da Amazon’dan aldım ama yakın zamanda sevgili Yapıncak çok güzel bir dil ve anlatımla bunlardan birini Türkçe’ye kazandırdı. Hatta çevremdeki herkese de aldırdım. Nesli’nin ikizleri bugün mışıl uyuyorsa bunu Yapıncak ve Tracy’ye borçludur diyebilirim :) Bu sistemi de yakında yazarım diye düşünüyorum.

8 Şubat 2009

Minik kalbim benim

Damla hanım
Annesinin kuzusu
Prenses
Güzel kuşum
Damla danası
Dana böcegi
Bitanem
Cadı böceği
BöcekKuşum

4 Şubat 2009

Neden antibiyotikler öcü?

Sonuç cevabı (dilim döndüğünce tıbbi açıklama): Enfeksiyonlara yol açan iki canlı türü vardır: Virüsler ve bakteriler. Bakterilerin çoğuna antibiyotikler etkili. Ama virüslerin birçoğunun ilacı yok ve bunları vücut direncimizle belli bir sürede yeniyoruz (örnek: grip 7 günde gibi). Çocuklarda ve büyüklerde karşılaştığımız enfeksiyonların aslında çoğuna, örneğin üst solunum yolu enf. gibi, virüsler yol açıyor. Bu nedenle bunlarda ANTİBİYOTİK KULLANIMI GEREKSİZ. Hatta, vücuttaki bazı yararlı bakterileri öldürüp vajinit gibi başka sorunlara yol açtıkları için zararlı. Vücut direncini düşürmeleri de cabası. Antibiyotikler sık kullanıldıkça, bakteriler de direnç geliştiriyor ve bir sonraki sefer etki edemiyorlar.

Bir enfeksiyonun bakteriyel mi viral mi olduğu net olarak ayırt edilebilir mi? Her zaman değil. Ama genelde, klinik tablo, fizik muayene ve bazı laboratuvar verileri ile anlaşılabilir (ayrıntılarına girmeyeceğim). Viral bir tablo, vücut direnci ile yenilemez ve uzun sürerse, üzerine bakteriyel bir enfeksiyon ilave olabilir. Bu durumda mutlaka antibiyotik gerekir, evet. Ama enfeksiyonların bir çoğuna virüslerin yol açtığını hatırda tutmak ve ilk etapta semptomatik tedavi ile gitmek ÖNEMLİdir.

Peki ben bunları biliyorum da neden köyde çalışırken solunum yolu enfeksiyonu ile her gelen çocuğa ya da büyüğe antibiyotik veriyordum? Çünkü orada, çocuk ateşlendiği ya da öksürmeye başladığı gün değil, epeyce sonra doktora getirirler. Mesela, iki aydır öksürüyordur. Ya da sekiz gündür ateşi ara ara çıkıyordur, aldıkları ateş düşürücü ile düşüyordur. Yani bu çocukların kliniğine mutlaka bakteriyel süperenfeksiyonlar eklenmiştir. Zaten antibiyotik reçete etmezsen bile ya başka doktora gidip yazdırır ya da eczaneden kendileri alıp içirirler.

Çenem açıldı ama söylemeden geçemeyeceğim.. Başlayınca, tüm doz bitene kadar tedaviye devam etmek gerek. Var olan bakteriler, bir ya da iki gün (ateş düşene, belirtiler geçene kadar) kullanılan antibiyotikle zayıflar, ama bırakınca daha güçlü ve dirençli olarak tekrar ortaya çıkarlar. Bu da geçmek bilmeyen, uzayıp giden enfeksiyonların en önemli nedeni!

Yani uzun lafın kısası: Çocuğumun ateşi 39 derece doktor bir antibiyotik vermedi diye doktoru değiştirmemeli… Ateşi takip etmeli… Unutmamalı ki virüsler daha yüksek ateş yapar. Kan tahlili ya da kültür yapmadan antibiyotik başlamıyorsa doktor, güvenmeli. Ama başlıyorsa da güvenmeli, antibiyotikten kaçmamalı ve ilacın tümünü hastalık geçse de tamamlamalı. İlla da vericem diye de, vermiycem diye de ayak dirememeli.

3 Şubat 2009

Antibiyotikler olmasaydı da olmazdı ama bazen olmayınca daha iyi oluyor

Bu benim geçmeeek bilmeyen gribim ilerleyip durdukça, antibiyotik kullanmam konusunda mahalle baskısı artıyor (Güncelleme: Çok daha iyiyim şükür, öksürüğüm bile azaldı :))
Oysa onlar bilmiyorlar: 2000 yılında, yaşadığım kardan yolları kapanan köyde sobalı evimde aylarca hemen her türlü yol enfeksiyonunu geçirip (üst solunum yolu, alt solunum yolu, idrar yolu gibi) sürekli hemen her türlü antibiyotiği de kullanıp bir türlü iyileşemediğim dönemde, kulakları çınlasın, her türlü güzellikler gidip neredeyse onu bulsun, Doktor Ali Bey demişti ki, “sen kendine kötülük ediyorsun, bu antibiyotikler seni asıl mahveden.. Şu andan itibaren tümünü kes, her türlü vitamini al, günde bir kilo portakal ye, vücudunun kendini toplamasına izin ver, ona şans tanı” demişti. Ali Bey, sağlık memuru olarak acilde çalışırken kendi olanakları ile tıp okumuş, hem alaylı hem okullu, benden en çok bir iki yaş büyük ama görmüş geçirmiş, tıp bilgisi bu güne kadar gördüğüm herkesten daha iyi olan, o köyde kendine bir yaşam kurmuş, ailesiyle mutlu yaşayan çok muhterem bir pratisyen hekimdi.. Bense, uçarı, kaçarı, aklı uzmanlıkta, gözü bir an evvel o köyden kurtulmakta olan küçücük bir pratisyen hekimdim.. ve hayatımda aldığım en önemli dersi ondan almıştım.
Ali Bey beni görse de, duysa da hatırlamaz. Ama ben onu ve o güven veren gülüşünü hiç unutamam. Ali Bey, eminim, o günden bu yana geçen yıllarda taş çatlasa dört ya da beş kere antibiyotik kullandığımı (ÇOK ŞÜKÜR) duysa da inanmaz…. Kızım doğduğundan beri de (ÇOK ŞÜKÜR) aynı şekilde..Sonuç: Neden antibiyotikler öcü? Cevabı yarına…

30 Ocak 2009

Adana yolları taştan

Memleketim,
sen çıkardın beni baştan.

29 Ocak 2009

İlk gebelik nasıldı? İkincisi nasıl?

İlk hamileliğimde (ki kendileri çook zor gerçekleşmişti, çook uzun beklenti sonrasında, büyük umutlarla vs vs olabilmişti) hep merak içindeydim, nasıl bir şey, neler olacak, başıma neler gelecek diye.. Ara ara da ikinci nasıl olur acaba diye aklıma gelirdi.
Buyrun bakalım…

İlki meraklı, heyecanlı, araştırmacı, soruşturmacı, sabırsız….
İkincisi sakin çünkü kaynak kişi bizatihi kendimim. Öncelikle, nasıl bir şey olduğunu biliyorum, başıma neler geleceğini.. vücudumun ne hallere gireceğini.. neler hissedeceğimi.. neler yaşayacağımı.. Milyonlarca (hatta milyarlarca) sorum vardı, Allah’ım ne bitmek bilmeyen bir merak, okurdum araştırırdım, internet kazan ben kepçe, kitaplar alırdım, arkadaşlarıma sorup dururdum.. Peki şimdi ne olacak? Sonraki adım ne?
Bir de endişelerim vardı bitmek tükenmek bilmeyen.. Ya bir şey olursa… Ya sorun çıkarsa.. Erken doğarsa.. başıma bir şey gelirse.. bebeğime bir şey olursa..
Tabii ki şimdi komik geliyor, ama o zaman hiç de öyle gelmiyordu. Her gün ultrasonla kalp atışlarına bakıyordum, şimdi haftada bir belki iki haftada bir…

Bir de dış cephe boyası farkı vardı. İlkinde el üstünde tutulup, aylarca yediğim önümde yemediğim arkamda şişinip gezdim, hem kocam hem de ailemin her bir ferdi tarafından korunup kollanarak. Yan gel yat şeklinde dokuz ay :) Bir naz bir niyaz. Bardak kaldırmadan yerinden, gözetilip bakıldım adeta. Allah’ım ne güzel günlerdi :) Şimdi, benim de zaman zaman unuttuğum gibi, herkes de unutuyor sanki hamile olduğumu. Benden beklenenler, benim kendimden beklediklerim zaman zaman normal, hamile olmayan bir kişiden beklenenlerle aynı seviyeye çıkıyor. Bu da bende ve herkeste de hayal kırıklığı yaratıyor haliyle.. Sıkça, hamileyim ya, yoruldum, ya da uykum var.. diye açıklama yapmak zorunda kalıyorum! Ayrıca dana böceği de sürekli tepemde olduğundan, ona da, artık sen kocamansın kucağıma alamıyorum kızım, ya da yorgunum kuduramayacağım seninle kızım diyemeyeceğimden, desem de anlamayacağından, zaten ben de kıyamayacağımdan, zor geçiyor kısacası. Bir de, kendimin de kendimi el üstünde tutmadığı gerçeği var. Bu ikinci hamileliği beynim ve dahi vücudum “bir durum, hayatın bir hali” olarak kabullenmiş durumda. Bu bağlamda, yedinci sekizinciyi doğuranları anlıyorum. Bu “durum”la yaşamaya alıştıktan sonrası kolay.. Hele de bulantı, ağrı, kanama gibi sıkıntıları ve daha da önemlisi bebeklere nasıl bakılacağı endişesi yoksa!

İki gebelik arasındaki önemli bir fark dayanamadığım başağrıları.. Anevrizmam falan olmadığını umuyorum, hocam ben nasıl bakacağım iki bebeğe diye çok düşünüyorsun, ondan ağrıyordur diyor :) Geçen sefer almadığım kadar kiloyu bu sefer ilk dört ayda alıverdim… Sanırım çok önemsemedim kilo meselesini, yiyorum ha babam. Bir de karnın daha çabuk büyümesi meselesi var. İkinci gebeliklerde hem (neden bilmiyorum) bebek hareketlerini çok daha çabuk hissediyorsun (ilkinde: 20 hafta, ikincide 17 haftada hissettim) hem de karnın çok daha çabuk büyüyor. Benim şu an 18 hafta ama ilkinde 24 – 26 haftada olduğu kadar koca bir karnım oldu. Nedenlerini biliyorum: İlk gebelikten zaten kalan göbek yağları, progesteron etkisiyle hababam şişen barsaklar, karın kaslarının ilk gebeliğe bağlı gevşemesi ve sezaryende kesilmesine bağlı diyastaz denen durum (karnın dışarı sarkması), daha fazla alınan kilolar, vs. Kısacası şiş göbek olduuuum!

İkinci gebelik daha ekonomik geçiyor, en azından bende öyle. Bir kere sanırım hevesim geçtiğinden ya da yorulduğumdan, biraz da gerçekten bebek mağazalarını dolaşacak vaktim olmadığından, çılgın gibi alışveriş yapmıyorum.. Daha şimdiden tulumlar, badiler, bebek odası eşyaları, oyuncaklar, hamilelik kitaplarıyla dolmuştu ev ilkinde. Şimdi ise bir çöp bile almadım diyebilirim (ki cinsiyet farklı olduğundan çokça kıyafet almam gerekecek, erkek bebişe uygun bir body bile yok evde ühü ühü). Yani bu da kız olsa iyice bedavaya gelecekti. Burada şöyle bir teoremim var: Mesela ablasının giysilerini giydirdiğimiz, biberonlarını kullandığımız gibi, ablasının okuluna da göndersek bedavaya okutamaz mıyız? Hehehe.. Tek akıllı benim ya :)

Sonuç: Çok çok mutluyum. Çok çok şükür.

24 Ocak 2009

Küçük kara balık


İkinci tiyatro deneyimimizin ilkinden daha başarılı olduğunu belirtmeliyim.

Profilo Alışveriş Merkezi'nde Kido'nuın sponsor olduğu ücretsiz bir oyun olan Küçük Kara Balık'a gittik.

Oyunun başlangıcında salon çok karanlık olduğu için ve biz de biraz arkalarda olup iyice karanlıkta kaldığımız için sanırım, Damla hanım biraz korktu, çıkmak istedi. On onbeş dakika da oyunun başlamasını beklemiştik, bu da sanırım biraz etken oldu sıkılmamızda.
Biz de en önlerde boş bir yere geçtik, sonra da Erin Beylerle birlikte merdivenlere yayılıp izledik oyunu (boyumuz koltuklara yetmediğinden sahneyi göremiyoruz da :) )
Geri kalanı iyiydi, konuyu anladık, takip edebildik. Kostümler gerçeklerine benziyordu, deniz canlılarının ne olduklarını anlayabildik. Bir tek kertenkelenin (denizde ne işi var kertenkelenin, bence yavru timsahtı o aslında) sahneden düşüşü bizi biraz korkuttu.
Bir de önceden bildiğimiz, tanıdığımız, elimizle dokunduğumuz Salyangoz'a (saylangoz :) ) sümüklüböcek demeleri biraz kavram kargaşası yarattı ama olsun o kadar :)
Babamızın süper fikirle, görüntüler kötü de olsa çektiği fotoğraflar ve görüntülerle, oyunu evde de tekrar hatırladık, öyküyü baştan anlattık.. Bakalım birkaç kez daha bu görüntüleri izleyip sonra tekrar götürücem Damla hanımı inşallah. Daha farklı izleyecek mi, hatırlayacak mı merak ediyorum.
Günün takıntısı: Denizkızı diyil pamuk prenses.
Günün bonusu: Erin Beyler ve valideleri ile içtiğimiz sıcacık kahve :)
Günün yeni bilgisi: Doktor amca annenin dişlerini tamir ediyor (bu kez korkmadan, elimi tutarak izledi diş tedavimi.. Sanırım Tübitak yayınlarının Doktorda isimli kitabı son doktor muayenemizin ve dişçi ziyaretimizin daha kolay ve uyumlu geçmesinde etken.
Günün tatlısı: Damla sakızlı aşure hahahaha ay ne saçma espriydi kendim yaptım kendim güldüm zaten.

23 Ocak 2009

Son yılların en ağır gribi

Evet, işte bunu ben geçiriyorum.. Yatağa serildim günlerdir yatıyorum :(
Damla hanım da benimle beraber (çok şükür o daha hafif atlattı)
Oğluş ne alemde bilmiyorum.. (Bu arada insanoğlu ne nankör di mi, nasıl da kolayca alıştım bu fikre, oğluş, hehehe :) )
Damla hanım 12 Ocak itibariyle ilk kez "Ben doktor olucam" dedi..... Bunu duymak istediğimden emin değilim.
Ben ilk kez 5 yaşında demiştim.
Evvelki gün de, işten gelip yatınca geldi,
"Anne hasta oldun mu" dedi, gitti, doktor aletleri oyuncaklarını getirdi ve aynen şöyle dedi:
"Ben bunu bir muayene edeyim"
Evet, bunu dedi.

10 Ocak 2009

İçimdeki küçük şeye ilk mektup


Günaydın yeni umut.. Günaydın can..
Günaydın kendi gelen minik kalp.

Sana ilk mektubum bu. Belki hala varlığına alışamadığımdan. Belki sana anca anca hazır olduğumdan.
Belki de evdeki minik kalbimden anca fırsat bulduğumdan..

Hayatın bana ne sürprizler hazırladığını, bak, 33 yaşımın bitmesine birkaç (hatta 1) gün kala ayrımsıyorum. Psikiyatrist haklı mıydı? 35 olduğumda, iki çocuk annesi, küçük bir Anadolu kasabasında kendi halinde doktorluk yapan bir kadın (olduğum için) (mecburen) mi durulacaktım? Şartlar gereği? Bu ne büyük bir sürpriz oldu bize..

Ama yok, ben biliyorum kendimi. Alırım iki miniğimi, (kocişimi kandırabilirsem :) ) giderim gene gidesim geldiğinde, Disneyland'e, Legoland'e. Bak sen doğmadan yaz tatili planlarımızı yapıyoruz. Bir Damla ve bir bebekle nereye gidilebiliri araştırıyoruz babanla :)

Damla hanım çok özeldi bizim için bebeğim. İlkti. Çok zor gelmişti aramıza. Sıkıntılı günlerin ortasında güneş gibi doğmuştu içimize hepimizin. Bizi elimizden tutup ışığa taşıdı desem yeridir inan.

Ama bil ki, sen de (inşallah sağ salim doğarsan) çok büyük bir sevgiyle geleceksin aramıza. Biz sevmeyi, hep adı geçen ama beş harften ötesinin ne kadar fazla olabileceğini meğerse pek de bilmediğimiz sevgiyi, minik kalbimle çoğalta çoğalta öğrendiğimiz günlerde, kendiliğinden geldin sen. Beklenmedik demiyeyim de, umulmadık, hayal bile edilemedik diyeyim.. İnsan aklının alması mümkün değil bazı şeyleri, anlamakta yetersiz kalıyoruz, ama buna hazırmışız aslında biliyor musun..
Sana kalbimizde, evimizde, içimizde yer açtık. En az Minik kalbim kadar sen de özel olacaksın. Sevgiyle, neşeyle geleceksin aramıza.
Gel bebeğim, sağ salim gel.

8 Ocak 2009

Zorunlu hizmet..


Zorunlu hizmet hakkında uzuuuun uzuuuun yazacak değilim. Zira bu bir zorunlu hizmet yazısı olsa bu bloga sığmaz sayfalar gerek.
Bu bir minikkelebek yazısı.
Şimdi bu zorunlu hizmet bizi, sizi, onları, Ebuşla minik kelebeğini ... bizden uzaklara.. hadi onu geçtik de.. babalarından bile uzaklara... taaa... nerelere savuruyor! Kim savunabilir ki bunu?
Hamiş 1. Neyse, bize uzak, memleketlerine yakın, buna da şükür.. Darısı başımıza.
Hamiş 2. Uşak. İlçesi.
Hamiş 3. Çabuk kavuşun babanıza inşallah.
Hamiş 4. Biz sizi çok sevdik be Ebuş. Yine gelseniz....

İyi bir ev hanımı nasıl olunur? DEVAM

Unutmuşuz.. Ekleyelim..
E tabii ki tamirat işlerinden de anlamalı..
Kendi kaydırağını kendi tamir etmeli :)

İyi bir ev hanımı nasıl olunur?

Ben yapamadım ondan öğrenelim bakalım...

Önce yemek pişirilir..

Sabah programlarını ihmal etmemek gerek...

Sonra dersler bitirilmeli.. Bu disiplin işi. Ona göre.

E arada biraz da oyun gerek.

İşler bitince kocaya pasta börek yapmalı...

İşte böyle... Ben olsam ya dersten kaytarırdım o da olmasa pasta börekten.
Hahahaha :)))

4 Ocak 2009

BEÖ: Yeni yıl

Damla hanimin ilk farkinda oldugu yeni yıldı bu yıl... Geçen yıl malum minimini bir bebecikti...
Bu yıl ilk defa "Noel Baba" ve "Çam ağacı" ile tanıştı.
Biz evimizde çam ağacı kurmayız ama, katıldığımız şahane oyun grubu partisinde Damla hanım anladı yılbaşı çamının mantığını.
Noel Baba'yı şekil şemal olarak anladı ama kavramını henüz öğretmedim çok da.... Hani bacadan gelir, hediyeler verir gibi..

Ama yeni yılın gelişini kutladığımızı, aile ya da arkadaşlarımızla toplanıp yemek yediğimizi, birbirimize hediyeler verdiğimizi sanırım kavradı.


Biz de pamuktan kardan adam yaptık ama tekrar olacağı için resimlerini koymuyorum...
Herkesin yeni yılı kutlu olsun :)