Arabada, her sabah işe giderken, tek başımayken, yeni günü düşünürken, tam Küçükyalı'daki mezarlığın ordan geçerken ağlardım. Neden, neden diye sora sora kendi kendime. Neden benim babam hasta. Neden benim de bir bebeğim yok. Neden hasta. Neden yok. Neden. Neden. İşte yaklaşık bir yıl güne (her güne) böyle başladım ben.
Sonra yaklaşık iki iki buçuk yıl önceydi.. Hayatımın en kötü günü - ya da günlerinden biri- idi..
Aylardır beklediğim bebeğin aslında olmadığını, yok olduğunu öğrenmiştim. Olmayan -ama var sandığım- bebeciğimden ayrılmak zorundaydım. Çünkü oluşamamıştı. Kalbi atmıyordu.
Neden, neden diye sora sora ağladım o gün de (Allah'ım yine gözlerim doldu. Ne çok üzülmüştüm!). Neden benim bebeğim? Neden ben?
Sonra hoca dedi ki, "Bir de Birol baksın iki gün sonra". Ne farkedecekti ki? Baksın, peki.
Birol Abi'yi tanımayan bilmez, sakinliği insanın içine güven verir. E peki, baksın.
Baktı.
Pıt. Pıt. Pıt.
Nasıl yani?
Pıt pıt pıt.
Bunlar bu kez gözyaşlarının sesi değil. Minik kalbimin minik sesi.
Pıt pıt pıt.
Sonrası hayatımın en mutlu anı.
Burda netim, en mutlu anlardan biri değil, ta kendisi.
Minik kalbimin minik kalbinin attığını gördüğüm an....
Şimdi içeride uyuyan melek.. Sen bana Allah'ımın bir lütfusun. Bak şu mübarek gecede, bu sefer var olduğun için ağlıyorum, bu sefer sevinçten. "Annem" diye her bacağıma sarılışında hissediyorum aynı şeyleri, tüm bunları, şükrediyorum her seferinde.. Anne olduğum ve annem yanımda olduğu için.
Çok şükür.