Benimkiler..

Benimkiler..

27 Nisan 2011

Önemli biri

Sardunya, ne güzel der, hep derim, o demeseymiş ben dermişim belki de.
Bu sefer de alıntılamış, o alıntı yapmasaymış ben yaparmışım:

“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki?” diye sormuştu o gece. “Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.”

Bu sözleri yazan da ne güzel yazmış. Şimdi (nerden alıntıladığını bilemediğim bulamadığım) bu sözleri yazmakla yetiniyorum, yakında yorumlamak da isterim.
Mesela büyüdüğümde, o kadar da önemli olmadığımı artık öğrendiğimde, yazmak isterim bununla ilgili.

25 Nisan 2011

Satır aralarımı okuyan var mı

Bu başlığa başka yazı yazdım demin. Ne alaka diyen olabilir, ben dedim mesela.
Önce karışık kafamla düşünürken bu başlığa karar verip, sonra simli güzellerimle ilgili yazayım deyince hatlar karıştı tabii.

Yok yok. Ben karıştım.

Bu aralar ben ne diyorum, satır aralarımda neler yazıyor ondan bahsedecektim.
Sonra baktım, biri okumaya başladı, kaçtım. Çok ipucu verirsem çok açık edersem, iyi mi kötü mü? Anlaşılamıyorum deyip sonra da anlaşılmaktan korkarsam, iyi mi kötü mü?
Baktım biri ipuçlarını birleştirip çözmeye başladı, dedim ki:
Kızım kaçma vaktidir. Topla pılını pırtını, bak açık veriyorsun, bak kaç.
Anlayanım yok dinleyenim yok diye üzülme ağlama. Sen kimi dinliyor, kimi anlamaya çalışıyorsun? Kime enerji, kime mesai harcıyorsun?
Kimsin kimlesin?
Kimden kaçıyorsun, kim senden kaçıyor? Seni anlamıyorlar diye ağlıyorsun ama sen kimi anlıyorsun? Hiç kimseyi anlamaya çalışıyor musun? Gerek görüyor musun?
Hiç kimseyi dinledin mi son zamanlarda?
Hiç kimseyi sevdin mi yeni? Hiç kimseye üzüldün mü, sevindin mi, hiç kimseyi özledin mi?

Sen ne diyorsun? Ne yapıyorsun? Ne kadar bencilsin ne kadar fedakarsın?
Bak neler anlatıyorsun, satır aralarını okuyanın var mı? Peki sen hiç kimsenin satır aralarını okuyor / anlıyor musun? Peki okuduklarını yanlış anlıyor olabileceğini hiç düşünüyor musun?

Kimseleri seviyor musun yenice, karşılıksız? En azından seni anlaması karşılığında, dinlemesi karşılığında değil mi sevgilerin bile artık? Böyle mi olur karşılıksız sevgi?
Otur düşün bir. Kendine yet. Yet canım artık. Üf.

Satır aralarımı okuyan yok mu?

Halı aldım. Amma velakin aldığım halıyı ilk evde gördüm. Halı şahane.. Rengi bahane.
Uymadı odamaaa :(( ühühüü ühüüü
Önce iki tane beyaz kocaman halı aldım. Salonuma koydum. Bir Antep geleneğini yıkıp oturma odası yapmayı reddeden biri olarak, salonuma kocaman bir kütüphane kurdum (yıllardır hayal ettiğim gibi). İkea'dan alınmış masif ahşap siyah kitaplıklarımla. İstanbul'dan ayrılmadan yaptığım son alışverişler.
Bir de beyaz kanepem. Kocaman. Tüüm salonu dolduran u şeklindeki kanepem. Üzerinde otur yat kıvrıl sarıl dolan yuvarlan misafir ağırla. o kadar kocaman.
Bu ikisi birleşinde Antiantep bir dekorasyon oluyor haliyle. Salonda L kanepe olmazmış, oturma odasında olurmuş. Peh.
Salonda kitaplığın ne işi varmış. Peh.

Ama ama şimdi aldığım halı tam Antep işi: Simli. Ühüüü.
Ama
Ama
ben bu simli halıyı çok sevdim. Ben de mi artık Antepliyim?
Böyle parlak, simli, kocaman çiçekleri olan halılarımı okşayıp sevmek istiyorum.
Sırf onlara uysun diye yeni bir koltuk takımı masa vs. alıp yeniden salon döşemek istiyorum.
Ben galiba benlikten çıkıyorum.
Hemen silkinip kendime geliyorum, bembeyaz halılarımı tekrar odama seriyorum, simli güzellerimi ikinci bir emre kadar üzülerek topluyor ve depoya koyuyorum :(( Ühühüüühü.

Kimse okumazsa ben okurum*

*Tüm yazılarını okuduğum yazar Ayşe Arman'ın kitabı.

Bu yazıya böyle başlamamın nedeni, artık bloğumun tamamen bir günlük havasına bürünüp, benim iç seslerimin iç hesaplaşmalarını paylaşma arenası haline gelmiş olması oldu.
Eskiden, ben gençkene, insanlara yararı olacak şeyler yazardım, okur faydalanırlardı. Bebelerini uyutmayı, büyütmeyi, ne bileyim bebeleriyle gidebilecekleri yerleri falan öğrenirlerdi. Ama cicim, artık, ben benden geçtim, yaza yaza yaz geldi, ama güneş doğmadı gitti, benim depresyonum da geçmedi gitti.
Agnucaston'u da bırakıyorum, hiiiiç bi faydası olmadı PMS'ime, hatta ağlama krizim o kadar şiddetli idi ki, kendini materyalist olarak tanıtan arkadaşım bile, saçımı okşayıp burnumu silmem için mendil verdi. İşte sevgili okur, o kadar kötü görünüyordum sen anla.
Sonracıma, gene to do list'Ler hazırladım, gene kararlar verdim, sanki 20 yıldır uygulayabilmişim gibi (hatta daha uzundur) gene uygulayacağımdan emin olarak.
Hem de hiç şüphem olmadan.
Ayda bir mi desem, iki ayda bir mi desem, yaparım ben bu listeleri:
Yogaya dön
Artık diyete başla
Kararlı ol, X'i arama. O seni arayana kadar arama
...
Bıt bıt bıt yapma, bıt bıt bıtı yap.
Spora başla
Ders çalış
Yarım makalelerini bitir.


Şöyle de birşey var, bu to do list nerdeyse yıllardır aynı. yıllardır hep aynı şeyleri planlayıp aynı şeyleri yapamamışım. Ne komik. Her yıl sadece birini bile yapsam olurmuş aslında.
Beş yıl önce yüzüncü kez yazmaya başlayıp ikinci sayfada bıraktığım günlüğüm dün elime geçti, gene aynı şeyleri yazmışım.
Ne sıkıcı tekdüze hayatım var sanki. Dolap beygiri gibi, dön dur.
Kararlar ver, planlar yap. To do listeni yaz, görebileceğin bi yere as.
Böyle biri ol. Şöyle biri olma.
Şunlarla görüşme.
Şunları arama.

Yok yok. Ben anladım. Can çıkar huy çıkmaz kardeşim, buysa bu.

Bu arada not: Cizre ya da Şırnak yerine Antep'e gelmiş olmamızın bana verdiği sınırsız coşku ve haz geçti (demek ki ömrü 6 aymış), öforim yerini hüzne, gülümseyerek sevgi kelebeği şeklinde dolaşmalarım yerini asık surata bıraktı, doink doink çanları çaldı. Evet, varsa eğer sevenlerime duyrulur. İstanbul'u istiyorum gözlerim kapalı.

24 Nisan 2011

Böyle iyiyim çocuk istemiyorum

Evet haklısınız, çocuğu kim ne yapsın? Çocuk insana yük. Ayağına bağ. Bak mutfak masasına aldığım yeni örtü yeşil boya olmuş, oyun hamuru mu parmak boyası mı ne?
Bu güzel haftasonunda da, çocuklar üşümesin diye eve hapsolduk. Oysa sevgilimle çıksak gezsek, alışveriş yapsak, sinemaya falan gitsek ne iyi olmaz mıydı hakkaten?
Kızımı buz patenine götürmek için o kalabalığın içine gireceğime alışveriş merkezine, çıkıp alışveriş yapardım. Onu eğlendireceğime kendim eğlenirdim.
Değil mi?
Yemek yapmayı sevmediğim halde yorgun argın yemek yapmakla uğraşacağıma bi pizza söylerdik, ooh, televizyonun karşısında keyfimize bakardık, değil mi? Çocuk kanallarını izleyeceğimize romantik bi film açar karşısında gerine gerine izlerdik..

Haklısın dün bana ben çocuk istemiyorum böyle iyiyim diyen arkadaş.
Pes etmekte de haklısın. Çocuk da neymiş ki? Üstelik olmuyor diye uğraş dur.. Biz hiç uğraşmadık, seviştik oldu.
Yaa..
Pes etmek kolay di mi? Ne çok neden var çocuk yapmamak için hem de bak. Düzenini boz, yaşamını altüst et, bisürü de masraf ne gerek var?
İki kere tüp bebek yaptırdın tutmadı diye pes et.

Biz hiç uğraşmadık ne de olsa.

Ama şunu da unutma:
O minik, minicik bebeğin büyüyüp de ayağa kalkıp da,
annesini ne kadar seviyor diye sorduğunda
kollarını kocaman iki yana uzatıp sonra da koşup koşup kucağına atlayınca

Sonra dört yaşındaki minik kalbin
bigün sana bakıp
durduk yerde, öylesine
"iyi ki varsın annecim, iyi ki benim annemsin" deyince,
biliyor musun arkadaşım, zaman durur. Herşey geçer. Uykusuz geceler de, kulağından gitmeyen ağlama sesleri de, masraflar da, yaşadığın zorluklar da,
hepsi geçer unutulur.
O minicik eller sana sarılınca
Sadece aşk kalır biliyor musun, hem de gerçek, saf, berrak aşk. Ömrü üç yıl değil, bir ömür süren aşk.
Bunu da başka biryerden bulamazsın, bilesin.

22 Nisan 2011

Depresyon dozu fazla gelebilir, hazır değilseniz okumayınız

Aslında sorun şu ki.. Ben hayatımı arkadaş biriktirmeye adamış birisi olarak..
Geride bıraktıklarımı çok arıyorum. Gerçekten.
Materyalist biri olduğumu söyleyemem. Sevgi üzerine kurmaya çalışırım ilişkilerimi. Mesela, Mine ve Hasniye, rüyamda sizi gördüm sabaha karşı. Hasniye'nin minicik scooter'ında üçümüz işe gitmeye çalışıyorduk. Aynı yerdeki işimize.
Aynı yerde.
İnsan sevdiği, anlaştığı, akşam çatkapı evine gittiği, çocuklarını alıp parka gittiği, doğumgünlerini birlikte kutladığı, iş çıkışı alışveriş merkezine gittiği çalışma arkadaşlarına ihtiyaç duymaz mı?
Ya da yaşam arkadaşlarına, evi uzak diye seyrek görüşebilse bile?
Burada sorun şu ki, herkes geçici. Herkes gidici.
Benim kafama uyan herkes biryerlere kapağı atma peşinde. Herkes mecburen gelmiş (mecburi hizmet) ve gün sayıyor bitsin diye. Şehir olmasa bile hastane değiştiriyorlar, özele gidiyorlar. Yedi aydır kime alışsam gidiyor. Kiminle kafam uyuşsa ayrılıyor.
En son dün beraber iş çıkışı paten kaydığımız, kahve içip sonra bowling oynadığımız, içimden neyse nihayet birileriyle uyuşuyoruz burda dediğim arkadaşlarımızın da tayin istediğini öğrendim.
Buradaki taktiğin böyle olduğunu söyledi sonra Özlem. Kimseye bağlanma. Kimseyle takılma fazla. Kocanla çocuklarınla gün doldur, bitince de çek git dedi.
O da en çok çatkapı arkadaşlarını özlüyormuş.
Yalnız olmadığımı bilmek neden(se) yalnızlığımı hafifletmiyor..
Evet gene premensim. Evet ne olmuş yani.. Bloğum bir depresyon günlüğüne döndü.
İstanbul'da depresyon yaşamadığımdan mı? Ayın iki günü, kendimi böyle hissettiğimde elimden tutacak kimselerim olduğundan mı orda böyle gelmezdi.
Dün hastanede saçma sapan şeylere ağlarken, bana bi peçete uzatan arkadaşımın da hastaneden ayrılmasına sadece iki hafta kaldığını düşünüp biraz da ona ağladım.

Dün üç kişi bana antidepresan başlamamı söyledi. İkisi doktor biri arkadaşım olarak. Hayır başlamayacağım. Geçecek bunlar biliyorum. Herşey bu sürecin bir parçası.

35 senemi kendimi tanımaya adadım ben, tanıyorum evet, bunlar da geçer. Hayır uyku sorunum falan yok, sabahları 4te uyanmıyorum. Hayır daha yoğun yerlerde de çalıştım, toparlarım. Hepsi geçer.

Artık çocuklarımın ikisini de alıp alışveriş merkezine gidebiliyorum, yakında Hico bize taşınıyor, hastanede işler yoluna girecek elbet, hep böyle karışık olmayacak ya.
Kafam da hep böyle karışık olmayacak ya. Hep böyle yorgun olmayacağım ya.


Bunları bana kimse söylemiyor madem ben söylerim napayım.

18 Nisan 2011

Evimde sabah kahvesi

Ohh nefis.
Kendi evimde kendi fincanımla kendi istediğim saatte.
Evimde.

İnsana neresi ev, neresi yuva? Ben anladım, çocuklarının yanı yuva.
Dün yaşadığım güzel haftasonu endorfin depolarımı doldurdu. Sabah bebeklerimle uzuun kahvaltı, öğlene kadar evde tembellik, ohh miss gibi banyo, temiz bebekler, öğlen Damla hanımla buzpateni, ardından termosta harika çayla çocuk parkında mola. Kumlarda yuvarlana yuvarlana oyun. Sohbet.

Akşam yemeği evde, nefis. Bebeklerim uyuduktan sonra gelen dostlarla gece yarısına kadar kahve çay kahkaha sohbet nefis.

Sevgilim sen eksiktin ama aslında içimizdeydin, çabuk dön, çok özledik. Her anlamda çok özledik. Hem yanımızda olmanı hem evimizde olmanı hem burada olmanı.

Bi de bişey var ki..
Olursa nefis olur (tereddütlerimi atana kadar yazmayacağım da, acabalarım geçince - iyi mi ettim kötü mü, az mı çok mu'larım geçince -)
nefis olucak, nefis...
Oh oh miss. Maşallah. Aa, şimdi farkettim, Damla dün hiç ağlama krizi geçirmedi. Aaa, ne iyi. Ona da maşallah.

8 Nisan 2011

İstanbul'da misafir olmak

İstanbul... Boğaz manzaralı otel odamda, sabah uyandığım an gözümü açtığımda ilk gördüğüm şey bir vapur.. Başımı yataktan doğrultmadan bile. Biraz kalkınca bütün boğaz ayaklarımın altında, karşımda Topkapı Sarayı, ağaçlar martılar ve göz alabildiğine su.
İstanbul'un en konforlu yataklarından birinde uyuyorum. Elimin altında aradığım (ve aramadığım) her şey hazır. Kahvemi içerken İstanbul'a, Boğaz'a, Dolmabahçe sarayına bakıyorum. Acıkınca bi taksiye atlayıp Taksim'e gidiyorum iki dakikada, Sofyalı senin Otto benim.
Bu mu yaşam? Bu benim bir iş seyahati için kurduğum sanal yaşam. Burada yaşadığım on sene boyunca kaç kere Boğaz'a nazır sabaha kahvesi içmişliğim var? On kez?
Bu şehirden beni okuyanlar, söyler misiniz kaçınız bu şehri böyle yaşıyor? Kaçınız benim eskiden yaşadığım gibi kaçarak yorularak bıkarak yaşıyor?

Bir de şu var ki, şart da değil diyebilirsiniz.. Bu lükse kaçıyor, illa deniz kıyısında mı yaşamalı, ben de kendime soruyorum, yıllarca sordum. Düşününce, Antep'ten fazlası ne ki bu şehrin suyu dışında?

Arada bir alışverişe, tarih-kültür turuna, gezmeye gelsek.. Onun dışında uzaktaki sevgili gibi özlesek İstanbul'u, gelince daha çok sevinsek.. Her evden çıktığımızda trafiğe, kalabalığa söylenmeden işimize gideceğimiz, daha ucuza alışveriş edeceğimiz, herşeyin bedelinin yüksek olmadığı, stresin daha az olduğu küçük şehrimizde daha sakin daha stabil bir yaşam sürsek.. Of çok uzak orası şimdi dediğimiz en uzak yere on dakikada gidebilmenin keyfini çıkarsak.
Yoksa küçük şehir bizim ufkumuzu daraltıyor, görüş açımızı kısıtlıyor, önümüzü görmemizi mi engelliyor....

Ben kendimi kandırıyorum di mi. Ben İstanbul'dan başka yerde yaşayamam di mi.
Ben gene kaşınıyorum di mi.

6 Nisan 2011

Küçüğüm daha çok küçüğüm

Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün hatalarım
Öğünmem bu yüzden
Bu yüzden kendimi
Özel önemli zannetmem.

Bir arkadaşım (şimdi yabancım) demişti ki, "kendini ve yaptıklarını çok önemseme." O zaman aldırmamıştım, önemliyim sanmıştım.
Büyüdükçe anlıyorum ne kadar küçük olduğumu, ne çok hata yaptığımı, çoook uzun bir cümlenin sonunda başında ya da ortasında yer almamın (benden başka) hiçkimse için aslında çok da önemli olmadığını.
Sezen Aksu da tahminen benim yaşlarımda farketmiştir, bu şarkıyı yazmıştır.
Şimdi her dinleyişimde, ben yazmışım ben demişim bunları sanıyorum.
Dinlesenize bir,


Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün saçmalamam
Yenilmem bu yüzden
Bu yüzden kendime hala güvensizliğim.

Öyle. Çevremde kendime olan güveniyle meşhur ben, aslında bir baktım da, ne kadar az güveniyormuşum kendime. Kendi başıma kaldığımda fark ettim. Kendimi dinleyince sorunca sorgulayınca anladım. Neredeyim dedim, cümlenin neresinde? Cümlemin neresinde?

Ne kadar az yol almışım
Ne kadar az
Yolun başındaymışım meğer

Başında... keşke öyle olsa. Yolu ortalayıp biyere gidememiş olduğumu düşünme modundayım desem daha doğru olacak. Parmağımdaki minik taşlı pırlanta yüzük gibi mesela.. Ha 350 dolara alınmış olsun ha 3500 dolara. Satmak istesem 150 dolar veren çıkacak mı? Minik taşlı neye göre minik? Kocaman mı? Neye göre kocaman?

Yaptıklarımıza göre mi büyüğüz? Başardıklarımıza göre mi? Neyi başardık.. ne yaptık.. neredeyiz? Hala hatalar yapmıyor muyuz? Hala övünmüyor muyuz, lüzumsuz? Gurur yapmıyor muyuz? Ben yapıyorum, pişman olacağım şeyler de yapıyorum, üzüleceğim şeyler de.

Kim imza atmaz Sezen'in cümlelerine?
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün korkularım
Gururum bu yüzden
Bu yüzden çocuk gibi korunmasızlığım
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden sonsuz endişem
Savunmam bu yüzden
Bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem..

NOT: Bütün bu ruh haline girmemin nedeni gerçekten kilo vermeye çalışırken 2 kilo alışım olabilir mi? Ya da premenstrüel sendromumu geçirsin diye kullanmaya başladığım Agnucaston beni bir ay süren kesintisiz bir premenstrüel sendroma mı soktu? Var mı bir bildiği olan, bi çaresi? İmdat.
NOT2: İstanbul yolcusu kalmasın.

4 Nisan 2011

Yalnızlık nedir nerededir?

İnsanın içindedir. Ara ara çıkıp ortaya, boğar, basar. Yalnızlık basar, evet.

Mesela, fiziksel olarak 150 kişilik bir kalabalığın ortasında olabilirsiniz, ya da evde tek başınıza. Kocaman bir alışveriş merkezinde ya da bomboş bir hastane odasında olabilirsiniz. İçinizdeki yalnızlık canavarı günündeyse, gelir sinsice, çıkar kutusundan, basar. Gelir kalbinizin ortasına çökelek peyniri gibi oturur. Başlar kalbinize elindeki buz aküsüyle basmaya. Aslında ben genelde sıcak bir taş gibi oturur sanırdım, ama okuduğum bir kitapta yazan bir cümle üzerine farkettim ki, soğuk soğuk basıyor yalnızlık.

Mesela, gelmesin diye ses istersiniz çevrenizde, walkman takar, arabanın radyosunu sonuna kadar açar ya da bilgisayarınızdan bi müzik kanalı bulursunuz. Farketmez, müzik daha da bastırır, kapatırsınız..

Sizi kurcalar yalnızlık böceği, eski defterleri açtırır, daha önce atlattığınız iç sıkıntılarını, pişmanlıkları, çoktan af dilediğiniz, ya da çoktan tövbe ettiğiniz hatalarınızı günahlarınızı ısıtıp ısıtıp önünüze koyar. Ben buna doymuştum deseniz de, bi bakarsınız sıcacık. Sanki dün yaşamış daha henüz pişman olmuşsunuz gibi. Yeniden üzülmek istersiniz, sanki bu olaya üzülüp bitirmemişsiniz gibi. Kaşımak istersiniz, ama ben bunları daha yeni küllendirmiştim diyekalırsınız.

Gerçekten yalnızsınızdır ya da, bunun tadını çıkarmak isterken, yalnızlık böceği gelir bu sefer saçlarınızın arasında dolaşır, kaşır kaşır kafanızı.. Neden yalnızsın, sevenlerin nerede, sevdiklerin nerde, neden telefonun hiç çalmıyor, bu koca şehirde kimsen yok mu, neden kimse arayıp sormuyor seni, neredeler? Yalnızsın işte yalnız, diye ensenizde boza pişirir. Aslında yalnız olmayı ben seçmiştim, çalışmalıyım biraz zamana ve sessizliğe ihtiyacım var demek istersiniz. Diyemezsiniz, yalnızlık böceklerinin tıkırdamasından kafanız karışır. Yoksa istemiyor muyum tek başına olmayı diye sorarsınız.

Bazen kuvvetle karşılarız bütün bu olanları da, bazen, hormonların mı etkisiyle, neyin etkisiyle, karşılayacak gücümüz olmaz. Bazen hayatı bile yaşayacak taşıyacak gücümüz olmaz. Sadece durmak uyumak isteriz. Bu günlerde daha da gelir yalnızlık, girer içimize, gezinir derimizin altında kaşıya kaşıya. Bak işte, gördün mü, tam da seni anlayacak birilerine ihtiyacın varken nerdeler diye sorar da sorar.

Benim bitek bana ihtiyacım var, önce kendimi affetmeliyim, kendimle olmalı, kendimi sevmeli, kendimle kalmalıyım demek istersiniz, sesiniz duyulmasın diye davul çalar kafanızın içinde.
İşte, bazen, yalnızlık sizi hiç anlamaz. Size sormaz. Ben geldim, sen beni istememelisin, ben burda fazlayım ama senin kaderinim ve gitmeye niyetim yok der.
Bişey diyemezsiniz.

Öyle olmaz mı?