Benimkiler..

Benimkiler..

15 Şubat 2016

Travmalar sadece çocukluk çağında mı başa gelir?

Yazıyı yazmaya başlamadan önce uzun uzun başlığa bakarak düşündüm. Evet kesinlikle bu bir travma. Bense hiç de çocuk sayılmam.

Bir yakın arkadaşımın...
...derken "yakın arkadaş" kavramını deşmek gerek. Çünkü ben dünden beri epeyce deşiyorum.
Yakın demek yakınında olmak mı.. yanında olmak mı.. onu sevmek mi.. Yoksa mesela bir yıl hiç görüşmeyip sonra evine kalmaya gidip aranızda ve hayatınızda hiçbirşeyin değişmediğini gördüğün arkadaş mı.. Senin aradığın mı yoksa seni arayan mı.. Ya da hiç aramadığın ama hayatın akışına kapılıp da bundan arayamadığını bilen mi. Hepsi de olabilir pekala.

Dün (bence çok) yakın bir arkadaşımla (bence çok) yakın başka bir arkadaşımın ayrıldığını öğrendim. Kimbilir ne travmalar yaşadılar ve yansıtmamayı başardılar.. Nasıl üzüldüğümü anlatamıyorum. Neden bu kadar üzüldüğümü ise anlayamıyorum. Belki de hiç hazırlıklı olmadığımdan şok oldum. Eşim, iki yıl evvel geldiklerinde birşeylerin kötü gittiğini anladığını söyledi, ama ben öyle olmadığını düşünmeyi tercih ettim ki sanırım, farketmemişim.

Aklıma deli sorular üşüşürken, kendimi annesiyle babasının boşanma haberini almış bir çocuk gibi çaresiz hissettim. En çok üzüldüğüm, artık ikisini aynı anda göremeyecek olmamdı (sanki birinden vazgeçmemiz gerekmiş gibi geldi). Zaten uzakta olduğumuz için nadir görüşebiliyoruz, bla bla bla...
Sabaha kadar döndüm durdum. Ben böyle düşündüysem çocukları nasıldır acaba diye düşündüm (iyileşiyorlarmış hepsi de...) Acaba farketmediğim, arayıp sor(a)madığım, ilgilen(e)mediğim, belki birşeylerin düzelmesine yardım edemediğim için mi üzüntüm?

Sonra arkadaşlık kavramını sorgulayıp durdum.. Geriye döndüm ileriye gittim, liseye üniversiteye. Hayata baktım, hayatıma. Kendimi pek bir yalnız buldum.. Hatta hayatımda şu sıralar beni dinleyen :)  Elif dışında pek de kimseyi bulamadım. Benim arkadaşlarım var eşimin arkadaşları var çocuklarımın arkadaşları var. İş arkadaşım var özel arkadaşım var.
Ama kendisi benim eşi sevgilimin çocuğu çocuklarımın arkadaşı olan, telefon açıp "hadi İtalya'ya gidelim" diyebileceğim pek de kimse yok.

Son kalem de yıkıldı sanki. Düşünüp durdukça üzülüp durdum.
Ayrılıklar niye var?

12 Şubat 2016

Küçük bir Ege kasabasına yerleşmek

Aslında yazımın özü Bodrum olduğuna ve Bodrum pek de küçük bir kasaba sayılamayacağına göre (küçük kasabaların birleşminden oluşmuş gibi denebilir) başlığı "bir sahil kasabasına yerleşmek" diye değiştirmek daha doğru olabilir.
Biz bundan yaklaşık üç buçuk sene önce tasımızı tarağımızı bebelerimizi alıp Bodrum'a taşındık. Türümüzün örneklerinde olduğu gibi, hele bir gidelim de iş bakarız şeklinde değildi ama bu taşınma, şanslı idik, işlerimizi burada yapmak üzere geldik. Ben doktor eşim de bankacıyız ve burada kendi işlerimizi yapıyoruz. Bu önemli bir fark sanırım. Zira gelenler (ve çoğunlukla mutsuz olanlar ve geriye dönenler) gelip iş tutturamayanlar gibi geliyor bana.
Bu yazı İstanbul özelinde seyretsin.
1. Ev: Ev bulmak bence gerçekten sorun. Buraya gelenler küçük bir kasabaya taşınma modunda geliyor ve böylelikle İstanbul'a göre daha ucuz evler bulabileceklerini düşünüyorlar. Tabii ki bu hatayı biz de yaptık başta. Buranın yazlık bir kasaba olduğunu unuttuk ve gerçek ev bulabileceğimizi düşündük, gerçek fiyatlarla. Evler gerçek değil bir kere, yazlık! İnce kağıttan duvarları olan, küçük, içinde değil bahçesinde / balkonunda vakit geçirmek için tasarlanmış evler. Sadece yanyana birkaç küçük yatak odası hayal edin. En büyüğü 70 - 80 metrekare. Fiyatlar ise şişirilmiş, sanki boğazda manzaralı villa fiyatı.
Tabii ki biz de herkes gibi ilk şoku ilk taşınmaya çalışırken yaşadık. Uzun uğraşlar sonucu bulduğumuz(u sandığımız) eve taşınamadık -ki bunu başka bir yazıda anlatmıştım. Sonrasında planladığımızın çok üzerinde bir kirayla, hesapladığımızdan çok fazla bir emlak komisyonu vb masrafla, hayal ettiğimizden çok daha küçük bir eve taşınıp, yeni aldığımız yemek odası takımı da dahil birçok eşyamızı atmak zorunda kalmıştık.
Sonrasında hayal ettiğimiz gibi bir ev aldık çok şükür ve taşındık. İki yıllık arama sonrasında bulduğumuz bu ev, Bodrum'lu bir müteahhitin kendisi için yaptığı evdi bu ve bu nedenle de kışlıktı. Yalıtımla artık sıcaktı, odaları ferahtı ve oturulabilecek büyüklükte bir salonu vardı. Bize kadar da bir bahçesi.
2. Soğuk: Bodrum yazlık bir kasaba. Kışa göre kurgulanmamış. Antep'ten geldik biz, en soğuk şehirlerden birinden. Oysa ben Antep'te bu kadar üşüdüğümü, mesela çizme giydiğimi falan hatırlamıyorum. Tamam hava çok soğuk olmayabilir burada ama evlerin içi soğuk. Ya klimayla ısınıyor ya elektrik sobasıyla. Böylelikle tamamen ısınamıyorsunuz. İşyerleri de aynı şekilde. Tam üşüdünüz, bir AVM'ye sığındınız, orası da soğuk. Hatta AVM'lerin çoğu açık hava. Şöyle bir kemikleriniz ısınamıyor. Evden, hatta ev de soğuksa battaniyenin altından çıkmak istemiyorsunuz.
Hava mesela dokuz on dereceye düşünce, ya da güneş yoksa insan bir bozuluyor. Çünkü yaz kış dört mevsim dışarıda durmaya, açık havaya alışıyorsunuz. Böylelikle bir pazar deniz kenarında kahvaltı yapacakken eğer güneş yoksa çok sinirleniyorsunuz.
3. Sosyal imkanlar: Bu madde bende kesinlikle artıda. Çünkü ben İstanbul'da yapamadığım sosyal faaliyetlerin daniskasını yapıyorum burada. Bu imkan ve para meselesi ya hani.. İstanbul'da bulabileceğim imkanların belki tamamı yok burada, ama beni ilgilendirenlerin çoğu var. Daha da önemlisi, aynı parayla ne kadar imkandan faydalanabildiğin aslında. Biz benzer paralar kazanmamıza rağmen, burada çok daha fazlasını satın alabiliyoruz. Ailecek yemeğe, kahvaltıya, sinemaya gidebiliyor hatta bunu sıklıkla yapabiliyoruz. Çocuklarıma İstanbul'da sağlayamayacağımdan emin olduğum spor imkanları sunabiliyorum (kızım yelkene oğlum futbola, ikisi de tenise gidiyor. Hem de ben zorlamıyorum kendi istekleriyle :))
4. Zaman: Bence tartışılması gereken en önemli madde zaman. Burada benim gibi yoğun bir insanın bile her şeye zamanı kalıyor. Buna çok şaşırmıştım ilk başlarda. Aynı hafta sonu sabah kahvaltıya, öğlen denize, öğleden sonra çocuklarla doğum gününe, gece eşimle sinemaya ya da dansa gidebiliyor, çocukları sporlarına götürüp getiriyor, arada bir arkadaşımla rastlaşıp kahve içebiliyor, mutlaka alışveriş de yapıyor, bir de utanmadan spora gidebiliyorum. İstanbul'dayken her hafta sonu bunların sadece birini yapardık.
Bize zaman kazandıran en önemli şey buranın küçük bir kasaba olması. Her yer birbirine yakın. Bizim konuşlanma planımız da başarılı oldu çok şükür. Evimiz, okul, işyerlerimiz üç kilometre karelik bir çemberin içinde. Beş kilometre kareye çıkarsak annemin evi, deniz kıyısı, büyük AVM ve marketler de çembere giriyor. Yürüyerek gidilebilir bir halka bu.
Ama daha da önemlisi trafik olmaması. Yani bir yere giderken trafiğe takılmama durumuna anca alışıyorum diyebilirim (ve İstanbul'a her gittiğimde yeniden şok oluyorum). Evden işe iki dakikada gidebilmek ve giderken yolda çocukları da okula bırakabilmek ne büyük bir nimet farkındayım ve her gün bunun için şükrediyorum. Sırf bunun için bile burada yaşayabilirim açıkçası. Biri hastalandığında işten atlayıp okula uçmak ya da öğle arası eve kadar gidiverip unuttuğum bir şeyi almak çok iyi. İsraf edilen zaman minimum ki bu da hayatın akıvermesini kolaylaştırıyor.
5. Pahalılık: Bu madde ekside. Bodrum hiç de ucuz bir yer değil. Bir şehrin ucuzluğunu değerlendirirken ev kiraları, markette meyve sebze et, restoranlar vs düşünülür, bu maddelerin hepsinde coşkun bir ırmak gibiyiz maşallah.
Gelgelelim burada herkese göre bir Bodrum bulmak olası. BİM de var ŞOK da, Migros da var Makro da. Pazarlar da var. Yani alışveriş senin aldığın ve verdiğin kadar. Marina'daki restoranlarda balık yemeden de hayat geçer.. Yaparsın bütçeni, ayda bir gidersin veya. Balık yemeye gidip rakı açtırıp yedi yüz lira hesap geldi diye ağlamaya gerek var mı? İstanbul'da balıkçıda rakı içinde daha az mı tutuyordu ki! (Gerçi ben hiç gitmemiştim ki, bilemeyeceğim)
6. Yazın ayrı kışın ayrı: Bu işte benim en gıcık olduğum madde. Kışın tüm Bodrum'a hakimsin, alışıyorsun. Restoranlar senin, eylülden hazirana kadar plajlar senin, yollar her yer senin. Sonra bir geliyorlar, her yeri işgal ediyorlar maalesef. İşte o zaman insanları ittire ittire güneşlenmeye yüzmeye yemek yemeye çalışırken ve aynı yerde kışın ödediğin hesabın iki katını öderken çekip gitmek basıyor insanın içine. Sonra sabrediyorsun. Yazın evinden bahçenden çıkmadan sakin plajlara gidip beach'lerden uzak durarak yaşamayı öğreniyorsun. Batmıyor sana bir süre sonra, geldikleri gibi gidecekler diye avunuyorsun.

Aklıma gelenler olursa yeni bir yazı daha yazarım. Şimdilik bu kadar. Ama söylemek istediğim bir şey daha var. Biz emekli değiliz. Buraya emekli hayatı yaşamaya gelmedik. Aksine işlerimizin doğası gereği her zamankinden daha yoğun çalışıyoruz. Nefes bile alamıyoruz hatta. Yazın siz tatil yaparken bizim işler artıyor. Yazın izin kullanamıyoruz. İş çıkışı denize girebiliyoruz evet, ama işten çıkmayı başarırsak ve yorgun değilsek. Çocuklarımız da okula gidiyor, tıpkı sizinkiler gibi.

Kısacası bizim hayat da sizinki gibi devam ediyor aynı.
Bakalım nereye kadar böyle gidecek :))

8 Şubat 2016

Düzen(sizlik) ve kural(sızlık) hakkında.

Artık kabul ettim ki "control freak"im ben. Düzen manyağıyım. Düzenliliği severim, düzenden beslenirim. Bir başka deyişle rutine bayılırım. Hep aynı bildik kuaföre gideyim, aynı marketten alışveriş yapayım, aynı yolu kullanayım (evet ileride Alzheimer olabilirmişim bu yüzden). Bu nedenle düzensizlik, karmaşa ve kuralsızlık beni çok rahatsız eder, huzursuz eder hatta mutsuz eder.

Avrupa ülkelerini, daha da özelleştirirsek Almanya'nın köylerini bu kadar çok sevmemin nedeni bence tam olarak bu. Kurulu düzeni olan, kitap gibi, resim gibi köyler bunlar. Birkaçında kaldım da hatta, günlük yaşamları da kurgulu, düzenli. Hatta Gamze'nin anlattığı bir olay efsane gibi birşeydi benim için: Yeni bir alanı inşaata açacakları yani yeni bir köy oluşturacakları vakit önce altyapı yapıyorlarmış, önce suyunu kanalizasyonunu elektriğini döşeyip, nereye ev yapılacağını belirliyor, okulunu kilisesini yapıp sonra da evlerin inşası için izin veriyorlarmış. Yani önce köyü kurguluyor sonra kuruyorlarmış. İşte benim hayal ettiğim şey. Bir keresinde Berlin'de bir pazarın kurulmasını ve toplanmasını yaşamıştım akrabalarımını yanında. Önce belediye görevlileri gelip, tezgahları tek tek kurmuşlardı lego gibi. Sonra satıcılar gelip kiraladıkları tezgahlara mallarını yerleştiriyorlar, satışa başlıyorlar. Akşam olup da iş bitince yine belediye görevlileri gelip kurdukları gibi demonte edip tezgahları götürüyorlar. (Not: Pazar kurulan gün parktaki çöp kovalarına çöp atmanın yasak olduğu kayıtlara geçsin. Herkes o gün çöpünü evine götürüyor. Çünkü görevlilere ekstra iş çıkmasın diye.)

Bizdeki pazar yerleri ve pazar bitimi gözünüzün önüne geldi mi?

Şimdi bir de bu yazıyı yazmamın nedenine gelelim: Yol inşaatları.
Genel düzensizlik ve kuralsızlığın bir parçası olarak, yol inşaatları da ülkemde herhangi bir anda herhangi bir yerde yapılabilir ve üzerine herhangi bir uyarı işareti konmayabilir.
Her gün araba sürdüğüm yolun ortası dün gece kazılmış olabilir ve çevresine üst üste kaldırım taşları dizilmiş ve çukura düşmemeniz böyle sağlanmış olabilir (taşlara çarpabilirsiniz sorun yok). Ya da mesela çukurun yanına kırık bir kasa, plastik sandalye, yere çakılmış bir kazık vb işaretler koymuş olabilirler. Ama asla çevresini işaret çubuklarıyla çevirip düzenli bir şekilde uyarı levhası koymazlar. Hatta yolların ortasını sürekli ama sürekli kazmakta sakınca görmezler.

Dün asfaltladıkları yolu bugün kazabilirler. Farketmez.

Ama ben bundan çok ama çok rahatsız oluyorum. Gerçekten. Ve bir gün eğer bu ülkeden taşınacak olursam doğu bloku ülkeleri gibi kutu kutu dizilmiş altyapısı yapılmış bir şehir seçerdim. Sırf bu yüzden.

1 Şubat 2016

Bebek oğlumun şehir dışındaki ilk kampı (bu beni neden üzüyor?)


Doğurduğumda bir gün büyüyeceklerini biliyordum elbet..
Kızım yelken yapıyor ve yaklaşık iki yıldır kamplara, yarışlara gidiyor, yalnız kalmaya alışkın. Biz de alıştık onun gitmesine.
Ama oğlum canım bebeğim sanki daha çok küçük gibi geldi. Tek başına arkadaşının evinde bile kalmamışken şimdi tutup taa Antalya'lara gitti. Bize pek sordu sayılmaz, takımla kampa gidiyorum dedi. Galatasaray Futbol Okulu'nu sevdiğimiz ve yürekten desteklediğimiz için gönderdik.
Ama gelgelelim, ben sabaha kadar uyuyamadım, vardılar mı diye.. Kulüp de sağolsun tüm yolculuğu SMS ile takip etmemizi sağladı, yoksa hepten ne yapardım acaba? Her gelen SMS'le oh iyiler diye rahatladım.
 



Her çocuk farklı olur.. Herkes de çocuğunu tanır. Kızım örneğin, çok dağınıktır, düzenli değildir, eşyalarını toplamayı bilmez, söyleyen olmazsa (olsa bile zor da!) dişini fırçalamaz, duş almaz, tuvalete bile son ana kadar girmez. Oğlum kural adamıdır. Ne gerekiyorsa yapar. Hatta kendiliğinden yapar. Kızım dört yıldır okula gidiyor, bir tek gün formalarını çıkarınca toplamamıştır; iki yıldır muhtelif kamplara vs gider, bir kez valiz hazırlamamış veya hadi hazırlayalım dememiştir. Oğlum dedim ya tam kural adamı, okula başladığı günden beri çıkardığı formasını asla ortada bırakmaz, bir haftadan beri valiz hazırlamaya çalışıyor, zor tuttuk dün akşama kadar.
Dedim ya her çocuk başka.
Bundan sebep, oğlumun yalnız kalmasıyla ilgili endişem yok, kendine bakar çekip çevirir. Yemekse yer, duşsa alır. Ama ben niye takıldım o zaman? Çünkü sanki o daha çok minik gibi geliyor. Küçük çocuğum diye sanırım.
Kızımdaki endişelerim bambaşka idi, yapamaz o gibi gelmişti. Ama kızımla ayrılma anksiyetem bambaşkaydı (duygusal bağ: bu başka bir yazının konusu). İlk kampları Bodrum'da idi, en azından gidip görmüştüm.
Bakalım oğlum neler hissediyor bu ilk yalnızlığında.. Gelince anlayacağız.