Buyrun, ben

Buyrun, ben

26 Şubat 2012

Sana neden...?

Aslında başka bir yazı hazırlamıştım. Polikliniğimde, gelen hastaların çocukları oynasın diye koyduğum oyuncağın resmini çekmiştim, onunla ilgili, işimle ilgili, işime bir şeyler katarak çalışmayı çok sevdiğimle ilgili iki çift laf edecektim. Ama o fotoğrafı yükleyemedim.
Derken, şu oldu:
Dün bir kursa gittik efendim biz. Orada, çok eski bir arkadaşım vardır, 15 yıllık falan, okuldan, kendisi doçentlik sınavına girecek, şu anda da yardımcı doçent. Bilmeyenler için söyleyeyim, yardımcı doçent olmak için şu an Türkiye'de daha ziyade, dekan, rektör, hoca, klinik şefi, vs tanıdığın olmalı. Yani öyle ben çok çalıştım, hadi bana bir kadro en çok %40-50 (iyimser bir oran!). Bunu da bilen bilir. Gerisi, eş durumundan anlayacağınız...
Neyse, bu arkadaşın asistanları ona abla diyorlar diye, espri olsun diye dedim ki, "ya hepsi sana abla diyor, ben de senle aynı yaştayım bana abla diyen yok..."
Şöyle dedi:
"Bana konumumdan dolayı abla diyorlar, sana niye desinler ki?"
Tabii bana kal geldi, bişey diyemedim. Sustum.
Sonra cümlenin devamını okudum içimden (sen nesin ki? perifer devlet hastanesinde düz uzmansın.. Hiç bir sıfatın yok. Asla doçent olamayacaksın. Oysa ben, ulu bir doçent adayıyım. Koskoca hocayım. Benim altımda bisürü asistan, uzman, vs var. Üstüm ben üst.)

Aslında kızmaya hakkım yok, zira herkes tercihleriyle yaşar. Ben ihtisas sınavında hiç ünv. kadrosu yazmadım, düşünmedim. Makale yazmayı seviyorum, biliyorum hatta "düz devlet hastanesi"nden yayınlanmış yayınım da var. Ama kocam ünv.de profesör olmadığından, akademik kariyer düşünmedim. Gerek de görmedim. Şu an gel deseler de gitmem. Hatta, "düz devlet hastanesi"nde aldığım maaşın yarısına razı da olmam, emeğimi yedirtmem. Hoca olunca daha çok kazanılıyorsa, ben o parayı böyle de kazanırım. Bu muhabbet uzar gider...

Ama birşeyi dünden beri içime sindiremedim, ben ne yaptıysam emeğimle, alın terimle yaptım. Yayınlanmış 8 tane yazımın bir tekini başkaları yazıp da benim adımı eklemedi, her satırını kendim yazdım. Babam, kocam, akrabam vs arkamdan iteklemedi. Ne olduysam kendim oldum, kocamın da benimle birlikte yürümeye başlayıp elimden tutmasıyla aldım diplomamı. Hala kendimi eğitiyorum, kimselerin yapmadığı ameliyatları yapmayı öğrenmeye çalışıyorum, o kurs senin bu eğitim benim geziyorum. Hem de "düz devlet hastanesi"nde. Çok şükür her imkanım var.
Ama bu üniversite ile perifer arasındaki kopukluk, kendini bişey zannetme gerçek ötesi geliyor bana.
Herkes tercihleriyle yaşar, ama başkalarını tercihlerinden dolayı aşağılamamak gerek. Ben kimseye sen kendinden 10 yaş büyük bir doçentle evlenip üniversiteye girdin demiyorsam, kimse de bana sen basit bir uzmansın, ne anlarsın, ne saygınlığın var ki senin, sen kimsin demeyecek.
Canımı acıtmak için bile dememiş olabilir, hakkaten öyle hissettiğinden, ya da salak olduğundan da demiş olabilir.
Ama işte bak, iki gündür düşünüp duruyorum. Zaten doçent olasım var, bak benim sinirimi bozmasınlar, gider olurum.

EKLEME: Bi de şunu gördüm bugün facebook'ta:
Mey biter saki kalır
Her renk solar haki kalır
Diploma insanın cehlini alsa da
Hamurunda varsa, eşeklik baki kalır
Fuzuli

12 Şubat 2012

Burası neresi?

Gözlerimi kapatıyorum. Bir yerdeyim, güneşli, yılın çoğusunda yaz. Bahçeli evimdeyim, çocuklarımın gidebilecekleri en iyi okullara gidebilecekleri bir yerde. Trafik gürültüsü, hava kirliliği patırtısı, hayat pahalılığı cayırtısı yok. Dostlarım var, rahat, konforlu bir yaşam. Keyifle çalıştığım bir hastane. Nerdeyim ben? Sanırım burası Adana. Toprağım mı çağırıyor beni?

9 Şubat 2012

Denemedik yeni şeyler

Maymun iştahlıyım da ondan mı herşeyi deniyorum? Yoksa öğrendikçe genişliyorum, açılıyorum, farkındalığım artıyor da ondan mı?
Sanırım kuantumun derin sularına dalan herkesin ortak sorunu bu. Ucundan öğrendikçe ne kadar az bildiğini farkedip okuyorsun. Okudukça kuantum olumlu düşünceyi, olumlu düşünce yogayı, reikiyi, nlp'yi peşinden getiriyor. Fayda gördükçe seviniyorsun. Okudukça anlıyorsun. Anladıkça şaşırıyorsun.
Aslında hepsinin temelinin aynı olduğuna. Hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğuna. Daha çok da bunların hepsinin sırrının Allah inancında, Kuran'da, duada, bilinçaltımızda zaten olduğunu farketmek. Bilinçaltımızı çözdüğümüzde, kontrol edebildiğimizde hepsi yoluna giriyor.
Su akar yoluna girer dememişler mi?
Aykut da diyordu bunu, bilinçaltı kodlarını çözmeye yöneltiyordu bizi zaten.

Lafı uzattım uzattım diyemedim. Geçen ay benim gidemediğim (aslında Antep'e ayağıma kadar gelen) NLP - hipnoterapi kursuna giden arkadaşım bana hipnoterapi yapıyor arada. Şimdilik deneme babında, içimdeki sonsuz oburluğu kontrol etmemi sağlamaya çalışıyoruz. İşe de yaradı gibi... Daha az yiyerek doyabilirim. Bir tabak salata beni gayet güzel doyurabilir. Sağlıklıyım. Tokum.
Ahahahah.. bilinçaltımı kandırabilecek miyim bakalım?
Beni izlemeye devam edin :)))

6 Şubat 2012

Hayal kırıklığı ve muz kabuğu.

Hayatım boyunca pek çok hayal kurdum diyebilirim. Ama bu hayallerden gerçek olanlarını, sonradan dönüp baktığımda, sanki hayal olarak değil de plan gibi gördüğümü farkediyorum. Olacağını zaten biliyormuşum gibi. Kuantum teorisinin sırrını keşfetmişim gibi :) Örneğin, doktor olmak. Bu lise yıllarımda bir hayal değildi, biliyordum er geç doktor olacağımı. Ya da uzmanlık sınavına girip kadın doğum uzmanı olacağımı. Sınava yıllarca girdim, çalışmadan girdiğimden, bişey olmadı. Sonra bir gün kazanacağımı bildim. Çalıştım, elimden geleni de yaptım evet. Ama artık biliyordum da kadın doğum uzmanı olacağımı. Sınavda başka hiçbiryeri yazmadım. İçimde en ufacık bir korku, endişe yoktu sınav için Ankara'ya giderken. Çünkü, inanmaktan öte, biliyordum.

Bu ne tuhaf birşey, ne tuhaf.

Çocuğum olmasını isterken ve olmuyorken, acı çekerken, ne zaman ki inandım, ikna oldum olacağına, bir büyüğümün "nasip olduğunda olacak, merak etme" lafını içime sindirdim, oldu. Hatta sonra bi daha oldu. İkincide, biliyordum istediğim an ikinci çocuğuma sahip olabileceğimi. O kelebek kanatlarının çırpınışını ikinci kez hissettiğimde, bu kez hiç şaşkınlık yoktu içimde.

Bunlar örneklerdi hayallerime. Ama asıl gerçek bir hayalim var ki, beni tanıyan herkes bilir. Bir bahçe. Küçük de olsa, bana ait, papatyalar ekebileceğim, yemyeşil, içinde bebeklerimin güle oynaya koşuşturduğunu izleyeceğim bir bahçe.

Bunu yeterince istemiyor muyum, inanmıyor muyum? Nedir? Haftalardır peşinde koşuyoruz, köy köy geziyoruz, yok, olmuyor. Birinin tapuda sıkıntısı var, biri yok hisseli, yok çok büyük, yok çok pahalı.

Oysa ben kendimi çoktan hamağımda uzanırken, haftasonları bahçemde kitap okurken, salataya doğramak için nane toplarken, çocuklarımla kum havuzunda oynarken görmeye başlamıştım.

Emin değil miydim alabileceğimize? Yoksa yeri ve zamanı mı değil?

Oysa Alaçatı sokaklarında dolaşırken çektiğim şu fotoğrafta bile özetlenmişti hayatın sırrı:




"Anything you want in this world will come."


Evet, doğru. Ama yoksa ben yeterince istemiyor muyum bahçe? Ya da inanmıyor muyum? Şüphelerim mi var? Bilmiyor muyum bu yaz misafirlerimi, Pınarları mesela, bahçemde ağırlayacağımı :)