Benimkiler..

Benimkiler..

22 Ekim 2011

Bir fikirle heyecanlıyım

Dur bakalım. Du bi üstüne yatalım uyuyalım...
Bi fikirle heyecanlıyım. Bugün arabada giderken, bi fikir gelicek bi an, nasıl bi fikir olucak, bilmiyorum ama bıraktım bana gelmesini bekliyorum diye düşündüm.
Geldi. Zamanından beri, Antep'te şu yok bak, olanlar da çok sakil dediğim bir fikir, gerçek bir iş projesi olarak geri geldi bana.
Olur mu olur...
Ekip iyi olursa.. (Fikir yeterince iyi bence)
Tasarımcı Ayça kabul ederse, benimle çalışmayı.
Begüm beni ara, sana ulaşamadım, benimle heyecanlan, sana ihtiyacım var.
Anne, Cico, Şebnem the Ünlü Mimar :) Size ihtiyacım var.
Bu fikir kendi geldi, bakalım nereye gidecek.....

18 Ekim 2011

Hayal alanımda hayal kırıklığı

Hayatın sayfaları arasında dolaşırken, bazı sayfaları uzun uzun okumak istediğimi, ama vakit bulamadığımı farkedip nasıl üzülüyorum. Beni alt eden yorgunluk mu? Aslında biraz spor yapabilsem, yogaya başlayabilsem, yürüyebilsem, vücudum yorgunluğu da yenecek. Ama ya işten geç çıkıyorum, ya da iş çıkışı hemenm eve gelmek zorunda hissediyorum kendimi. Çünkü iki minik çocuğum var ve onların yakınında olmak istiyorum.
Ama öte yandan onlara da kaliteli zaman ayıramıyorum. Onların evcilik oynama ya da öğretmencilik oynama çabalarını yorgunluğumdan savuşturuyorum.
İş yerinde kendimi fazla yormasam? O zaman da işimi yapamam.
Çocuklarım da benim en önemli işim değil mi?
Hep kızdığım şeydir, birisi birşeye zaman bulamadığını söylüyorsa, plansız bir insandır derim. Aslında ben çok da planlıyımdır, herşeyin bir zamanı vardır. Hiç vaktim olmadıysa sabah beş buçukta, altıda yaparım birşeyi, üşenmem.
Hatta şimdi karar verdim, yoga, spor. Hemen bugün. Yürüyüş.

10 Ekim 2011

Komplikasyon yapmak suç mu?

Uzman olduktan sonra ilk komplikasyonumu yaptığımda, bir abim demişti ki: "Komplikasyon yapmıyorsan ameliyat da yapmıyorsun demektir."
Bu içimi rahatlatmıştı. Ben isteyerek komplikasyon yapmıyorum ki.. Pasta yaparken bile yanmayacağının garantisini verebilir misin? Basit bir örnek oldu belki ama, durum bu. İyi niyetle, insanlar şifa bulsun diye, endikasyonlu ameliyat yaptıktan sonra, komplikasyon olur. Kitaplarda da yazar bu.

Ama öte yandan.. Hasta doğum yaparken, diyelim ki, epizyotomi endikasyonu vermedin, multipardı ve yırtıldı. Hem de oldukça ileri bir yırtıktı. Hemen ameliyathaneye alıp diktin (ya da meslektaşın senden yardım istedi, onunla birlikte ameliyata girdin), onardın, çiçek gibi eve yolladın. Derken.. Hastanın yakınları kliniği bastı, seni tehdit ettiler, "sen bizim yakınımızın makatını nasıl yırtarsın bu devirde, hele bir de bıçak attıysan da yırtıldıysa yaktık çıranı" diye ortalığı birbirine kattılar.. Sen saatlerce komplikasyondur, olur, ama biz en güzel şekilde onardık diye dil döktün, insanlar üzülmesin, meslektaşını da üzüp şikayet etmesinler diye. Sen istediğin kadar anlat.. Olay içinde iz bırakır. Sanki kötü niyetle yırttın. Sanki yırtılsın istedin. Sanki yırtılmasın diye ya da dikmek için elinden geleni yapmadın..

Daha da kötü ne olabilir?
İki hafta sonra hastan, dikişlerin atması nedeniyle, fistül olup gelebilir. Bu sefer nasıl anlatacaksın? Bu da komplikasyondur olur mu diyeceksin? (Ki öyle) Temiz tutsaydın da mikrop kaptırmasaydın, ya da ıkınıp dikişini attırmasaydın mı diyeceksin? (Ki öyle)

Bi de hasta yakınları, legal ya da illegal tüm yollardan sizin ananızı ağlatacağız diye tehdit edip giderse...

Nasıl atacağız bu olayın tozunu üzerimizden? Bu olaylar böyle birikip durursa? En iyisi kimseyi ameliyat etmemek mi, doğurtmamak mı? En iyisi evde pasta pişirmek mi?

8 Ekim 2011

Grip, Reiki, pozitif enerji ve bakış açısı

Geçen kış hiç hasta (grip / nezle / soğuk algınlığı) olmadım. Bunu geçen kışımı renklendiren Yoga'ya borçlu olduğumu düşünüyorum.
Bu yaz Reiki ile tanıştım. Reiki öğrendim. Felsefesi ve evrensel şifa enerjisi ile ilgili vaktim olduğunda bol bol yazacağım. Ama bu kış da reiki sayesinde hasta olmayacağımı düşünüyordum. Ama nedense, ev halkı sırayla grip nehirlerinde yüzerken, içimi bir korku aldı. Ya bu kez atlatamazsam gripsiz, bedenim de ruhum da yorgun bu aralar, deyip durdum.

Herkes size de "sen gene iyi atlattın, iyi dayanıyorsun, nasıl dayanıyorsun, bu kadar strese rağmen fena görünmüyorsun" gibi şeyler söylese sürekli, siz de bir süre sonra "eh, stres altındayım, iyi dayanıyorum" diyorsunuz. Sonra da, "iyi dayanıyor muyum acaba, yıkılır mıyım acaba" diyor ve bir süre sonra "zavallı ben, nasıl dayanıyorum ben bunca şeye" aşamasına geçiyorsunuz.

Neye? Stres dediğin nedir ki? Bir bakış açısı sadece.

Bir de baktım ki, bakış açımı kaybetmek üzereyim. Geçen kış kriptik tonsillit olduğumda "ben bunu bu gece uykumda hallederim" diye düşünüp sabaha iyi olarak uyanmışken, dün gece boğazım karıncalanmaya ve burnum tıkanmaya başladığında bir de baktım "hah, tamam işte vücudum zayıf düştü bu defa grip oldum" diye düşünürken yakaladım kendimi.

Eyvah! Bakış açımı kaybediyor muyum? "Ben bu sefil nezle başlangıcını atlatırım ne var ki" demeliydim oysa ki.
Hemen kendime 10 dakika reiki yolladım. Bakış açımı geri çağırdım.
"Evet biraz yorulduğum doğru ama hepsi geçecek. Gribi yapan iki üç mesnetsiz virüs benden daha mı güçlü, yenerim ben onları.
İlaçsız hem de.
Evrensel şifa enerjisi benim yanımda...
Grip de neymiş?"

Bu yazının finali pek yakında.. Ben de sizin kadar merak ediyorum (ama ben finali biliyorum: Tabii ki ben kazanıcam hehe :))

5 Ekim 2011

10. evlilik yıldönümü

Pınar'ın 10. yıl ve Roma yazıdizisi üzerine ben de 10. evlilik yıldönümümüz hakkında yazmaya kadar verdim.

Hayallerim şunlardı: Sevgilimle 10. yıldönümümüzde oğluşumuza bir sünnet düğünü yapacak, ailemizi, dostlarımızı, sevdiklerimizi bir araya toplayacak, hem eğlenecek hem kutlayacaktık. Beyaz bir elbise giyecektim, tıpkı gelinlik gibi. Oğlumu da damat gibi ve kızımı da gelin gibi giydirecek süsleyecektim. Her anına şükredecektim sevgilimle geçirdiğimiz 10 yılın, eğlenecektim. Hiçbir masraftan kaçınmayacak, düğünümde içimde kalan ne varsa yapacaktım. Elbiseme bir gelinlik parası harcayacaktım. Saçlarımı aynı gelinmişim gibi yaptıracaktım.
Sonra sevgilimle kimseleri yanımıza almadan başbaşa biryerlere kaçacak, saklanacak, balayı yapacaktık.

Şöyle oldu: Ben bir hastanenin bahçesinde, sevgilimden ve bebeklerimden çok uzakta, canımın yarısının iyileşmesi için dua ediyordum. Sevgilimin izni bitmişti, işe dönmek zorunda kalmıştı beni orada bırakıp. Bebeklerim uzaktaydı, Ciconun yanında. Üzerimde ne olduğunu bile hatırlamıyorum, muhtemelen Antep'ten fırlayıp yola çıktığım kıyafetlerim olan kot şort ya da (ne alakaysa) çantaya atıp yanıma aldığım sünepe penye eteğim, ayağımda flip flop ev terliklerim vardı. Saçlarımın boyası gelmiş, yaklaşık bir aydır şekillendirilmediklerinden kendilerini kaybetmiş ve fakat kız öğrenci yurdunda bir odada yıkandıkları ve temiz oldukları için şükreder haldeydiler. Dua etmekle, şükretmekle, kendimizi de bebeğimizle birlikte iyileştirmeye çalışmakla o kadar meşguldüm ki ne takvimin ne de yıldönümünün farkındaydım.

Ama, ne güzel bir gündü. Günüm (ve hastane bahçesindeki masamız) sevgilimin gönderdiği koca bir vazo dolusu kırmızı gülle şenlendi çünkü.
Adres: Üniversite B Blok Önündeki Masa.
Alıcı: Sevgilim, seni seviyorum.

Ben de seni seviyorum, iyi ki varsın be aşkım. Ne güzel bi adamsın sen.

3 Ekim 2011

AUTOSHOW ve AUDI Q8

Haftasonu, sevgilimle kızımızı da alıp AUTOSHOW'a gittik. Gittik de ne oldu, AUDI Q8'le tanıştık. Tanıştık da ne oldu, evrene mesajımı yolladım:
Bak evren, beni iyi dinle. Nasıl olacağını bilmiyorum (ilgilenmiyorum da, zira bu senin sorunun) ama bana bir AUDIQ8 yolla. Olmadı PEUGEOT 5008 de olur. Aslında ikincisi daha iyi olur.
Çünkü ben bu 7 koltuklu nefis arabaya bayıldııımmm....

Şimdi basit bir pejoya mı bayıldın demesinler diye de bu yazımı audi kisvesi arkasına sakladım. Kendimi bu arabada seyahatte gördüm bile, sevgilim ve çocuklarımla. Uzun yolda. Ege'de. Avrupa'da. Arka koltuktakiler kulaklıkla film izlerken. Ön koltuktakiler şarkı söylerken.
Evren sana söylüyorum, sevgilim sen anla.

Bize acilen bir PEUGEOT 5008!

1 Ekim 2011

Günlerin tortusu

Bazen, bazı günler, günlerin tortusu üzerine yapışıp kalır insanın. Biçok şey, üstüste gelir, aynı anda olur. Birine üzülmemeyi başarırsın, diğerini kafana takmazsın, bişeyin üzerinde durmazsın, güne devam edersin, çalışmaya, alışverişe, işe, ama yıldızın düşer, yüzün asılır. Sorarlarsa bişey yok dersin, önemsemeden.
Ama gün dönüp de evine gittiğinde bi bakarsın ki yüreğinde bir ağırlık. Kocaman bir taş midende.
Ne olmuştu ki dersin.
Bişey olmadı ki... Bi meslektaşımla (ikimizin de haklı olduğumuz bir konuda) tartıştık, kavga bile ettik ama ben o olayın üzerinde durmadım ki... Bi hastamın ağrısı geçmiyor, ikide bir ağrım var diye arıyor, ama ben gerekli bütün tedaviyi uyguladım... Yakın bir arkadaşım, artık ona sürekli yakınmamdan sıkıldığı bir konuda kızdı, azarladı beni, ben de telefonu suratına kapattım, ama benim iyiliğimi istiyordu biliyorum. Sever beni o. Önemsemez. Karnım ağrıyor çok ama geçer, geçecek. Kızımı baleye verdim, ama saatleri benim çalışma saatlerimle çakışıyor. Kim götürecek onu? Bir türlü organize olamıyorum, ama göndermemezlik edemiyorum, çok eğleniyor, çok istiyor, annesinin çalışıyor olmasının acısını ezikliğinini daha yuvadayken yaşamaya başlamasını istemiyorum. Ama kaç seferdir okul çıkış saatine yetişemiyorum, yavrumu arkadaşlarının anneleri alıp götürüyor baleye, ben ondan daha kötü hissediyorum. O eğlenerek gidip geliyor, ben içim ağlayarak koşuyorum okula. Bi yedeğim olsa mıydı?
Hangisini taktım acaba kafama? Uyandığımda hangisini düşünüyordum?

Sevgili egom, biliçaltım, çıkın aradan, arının, temizlenin, beni sabah sabah üzmeyin.
TM hocamın bir lafı vardı, "grileşmiş bir mendili bir yıkamada bembeyaz olmaz, defalarca yıkadıktan sonra anca beyazlar. Yıkayın, yıkayın bıkmadan.." derdi.
Ben de aynen öyle, böyle günlerin tortusunu atmak için üzerimden, ne yapmalıyım? Yıkansam defalarca? Meditasyon, reiki, yoga? Ne?
Kaçsam gitsem nereye?
Sabah uyandığımda tertemiz, taze, yeni hissetmek için ne yağsam?
Kendimden kaçamadıktan sonra, kendimi temizlesem daha kolay olmayacak mı?